Lunawar
  • ANASAYFA
  • makarnayla ilgili bi yazı

    Pazar 18 Mart 2012

    O kadın telefon ettiğinde mutfakta kendime makarna pişiriyor, bir yandan da Rossini’nin Hırsız Saksağan üvertirüne eşlik ediyordum, ki makarna pişirmek için bu kadar uygun bir müzik olamaz.

    Önce telefonun sesine aldırış etmeyip makarnamı pişirmeyi sürdürmek geldi içimden. Neredeyse hazırdı zaten. Claudio Abbado yönetimindeki Londra Senfoni Orkestrası, kendini müziğin coşkusuna kaptırmış, sesini iyice yükseltiyordu. Ama arayanın, belki de bana bir iş önerisinde bulunmak isteyen bir arkadaş olabileceğini düşündüm. Yemeğin altını kısıp salona geçerek ahizeyi elime aldım.

    -Bana on dakikanı ayır dedi bir kadın sesi, öyle, birdenbire.

    Daha önce duyduğum bir sesin sahibini hemen tanırım, ancak bu sesi hiç duymamıştım.

    -Bağışlayın ama, dedim elimden geldiğince nazik, kiminle konuşmak istemiştiniz acaba?

    -Seninle elbette, diye karşılık verdi kadın. Senden, sadece zamanının on dakikasını istiyorum. Birbirimizi daha iyi anlamamız için.

    Alçak, tatlı ve tanımlanması olanaksız bir sesi vardı, hızlı ve kararlı konuşuyordu.

    -Birbirimizi anlamak mı?

    -Yani, duygusal açıdan demek istiyorum, dedi.

    Başımı aralık bıraktığım kapıdan uzatıp mutfağa bir göz attım. Tencereden iyiye alamet beyaz bir duman yükseliyordu ve Abbado Hırsız Saksağan’ı hala ustalıkla yönetiyordu.

    -Dinleyin, beni bağışlayın ama makarna pişiriyorum, neredeyse hazır sayılır, sizinle on dakika konuşursam bir işe yaramaz artık.

    -Makarna mı? diye bağırdı kadın şaşırmış gibi. Ama sabah sabahın onu! Neden böyle bir saatte makarna pişiriyorsun ki? Biraz garip değil mi?

    -Garip olsun olmasın, sizi ilgilendirmez. Kahvaltıyı atlamıştım, şimdi de acıktım. Bu yüzden, yemek niyetine makarna yapıyorum. İstediğim şeyi istediğim saatte yemeye hakkım var, değil mi?

    -Evet, evet, tabii ki sorun yok. Eh, o halde, ben kapatayım bari, dedi kadın yılışık bir sesle.

    Garip bir sesti. En ufak bir duygusal değişiklikte bir ayar düğmesiyle oynanmış gibi ses de tümüyle değişiyordu.

    -Başka bir zaman ararım seni artık.

    -Durun, dedim telaşla. Eğer niyetiniz bana bir şey satmaksa, on kez de arasanız, sonuç değişmez: şu anda işsizim, hiç bir şey alacak parasal gücüm yok.

    -Haberim var, tasalanma, dedi kadın.

    -Haberiniz var mı?! Neden haberiniz var?

    -Neden olacak, işsiz olduğunuzdan! Biliyorum. Neyse, sen artık makarnana dönsen?

    -Sen kim oluyorsun da…

    Cümleme henüz başlamıştım ki konuşma pat diye kesildi.

    Şaşkın, kafamın içi karmakarışık, bir an öyle, aptal gibi elimdeki ahizeye bakarak kalakaldım. Neden sonra makarnalar aklıma geldi de telefonu bırakıp döndüm mutfağa. Ocağı kapattım, makarnayı bir kevgire alıp süzdüm. Bu aptal telefon yüzünden, artık al dente olmaktan çıkmıştı ama bu pek de önemli değildi.

    “Bir birimizi daha iyi anlamak mı?” Hem de on dakika içinde?

    Yemeği yerken hep bunları geçiriyordum kafamdan.

    Bu kadın ne söylemek istiyordu? Belki de bir telefon şakasıydı. Ya da yeni bir pazarlama tekniği. Ama ne olursa olsun beni ilgilendirmiyordu.

    Mahallenin kütüphanesinden ödünç alınmış bir romanla salondaki kanepeye yerleştim, ama okurken, ikide birde telefona göz atıyordum. O kadının “sadece on dakika”sıyla ne demek istediğini, gittikçe artan bir merakla soruyordum kendime. İnsan on dakika içinde “birbiri hakkında” ne anlayabilirdi ki?

    Düşündüm de, ayırdığı zaman süresini daha başından belirlemişti. Onda, bu kesin belirlenmiş zaman konusunda tam anlamıyla bir kararlılık seziyordum. On dakika. Belki de dokuz dakika, fazlasıyla kısaydı ve on bir dakika da çok uzun. Al dente makarna hazırlama süresi gibi..

    **Haruki Murakami’nin Zemberek Kuşunun Güncesi böyle başlıyor..

    mantar ve bezelyeli kuskus

    Cuma 8 Nisan 2011

    en son kuskusumu övmüş, onun için ayrı bir post yapacağımdan bahsetmiştim di mi.. işte o post taa on gün sonra geliyor.. ben gene tembellik ettim yazma konusunda.. ama gerçekten çok koşturuyorum son günlerde.. mesela kendime bir oyun alanı buldum, akşamları gidip iyi vakit geçiriyorum.. spor eskiden hayatımın kocaman bir parçasıydı, şimdi yeniden öyle oldu.. pek keyifliyim.. insan kendini bu kadar yormaktan keyif alır mı? evet alır.. bunun dışında haftasonları da hala İngilizce öğrenmeye çalışıyorum.. çok kesintili oldu ama canavar gibi bir öğretmenim var.. bu sefer olacak gibi sanki..

    neyse gelelim kuskusa.. şu resimde gördüğünüz bezelyeli, mantarlı, havuçlu, mısırlı ve naneli kuskus.. yaptığım gibi kocaman bir tabak mideye indirdim.. hemen yeni kuskus planları peşine düştüm.. güzel kuskuslar hayal ediyorum anlayacağınız.. bu konuyu görev edindim kendime.. bir kuskus sever olarak hakettiğinden az ilgi gördüğünü düşünüyorum.. ieriki günlerde yeni kuskus tarifleri ve yeni kuskus resimleriyle karşınızda olacağım..

    iyi ki spora başlamışım di mi:)

    evde tek başına

    Cumartesi 26 Mart 2011

    dün demiştim ya yarın Alaçatı’da olacağım diye.. işte olmadı.. ben İstanbul’da evimdeyim.. midemde iki günlük bir sızı.. böyle ani kararlar beni genelde şoka sokar, ne yapacağımı bilemem ve ne yapacağımı bilemezsem sinirli olurum.. bu sefer öyle olmadı.. ama iyi bir ders aldım.. bundan sonra kimseye beni çok mutlu edecek birşeyden bahsetmeyeceğim.. ta ki gerçek olana dek.. çok tesadüf batıl inanç doğurur, o batıl inanç bende çoktan doğdu.. bundan sonra ağzımı açmayacağım..

    boynu bükük valizimiz..

    sabahın 5:30unda kalktım.. yazdım.. okudum.. kahve içtim..

    sonra sevgilimle güzel bir kahvaltı yaptık..

    sevgilim gitti..

    ben de madem Alaçatı’da fotoğraf çekecektim, o zaman evde çekeyim dedim.. evdeki bütün ıvır zıvırlar burda..

    annesinin kızına nazar değmesin diye aldığı yüzük.. hiç çıkarmamak lazım herhalde..

    bu Annie’nin benim için boyadığı teneke kutulardan biri.. ben onu dikiş kutusu yaptım..

    Annie’nin benim için boyadığı başka şeyler de var.. mesela mutfak dolapları.. bu dolaplar atılmayı beklerken Annie onları zımparalayıp benim için boyadı.. İsveç tarzı da neymiş..

    okunan güzel kitaplar..

    ve okunmayı bekleyenler..

    bunlar açmasını beklediğim sümbüller..

    bunlar da masamı şenlendirip küçücük boylarına bakmadan evi mis gibi kokutan sümbüller..

    mideme iyi gelsin diye demlediğim yasemin çayı.. bir faydası olmadı galiba ama onu sadece kokusu yüzünden bile içerim..

    bu da Polonyalı arkadaşımız Kaisa’nın Luna’ya hediyesinden arta kalan kutu.. kendisi kapağındaki bu güzel resimlerden ötürü değerlendirilmeyi hakediyor.. düşüneceğiz birşeyler..

    aslında resmini çektiğim birşey daha var..

    ne zamandır kuskus yapmayı planlıyordum ama bir türlü zaman ayıramamıştım.. işte o kuskusu bugün yaptım.. bence çok güzel oldu.. ama onun ayrı bir postu olsun, hakediyor bence..

    Alaçatı’ya gidemediğim için üzgündüm ama güzel bir gün geçirmişim sanırım dğil mi?

    tost dediğin..

    Pazar 26 Aralık 2010

    geçtiğimiz günlerde canım tost çekti.. mutfaktaki yersizliğimizden dolayı tost makinasını sarıp sarmalayıp kaldırmıştım.. zaten son zamanlarda sadece ekmek ısıtmak için kullanır olmuştuk..

    ben de işyerim civarınaki “kahvaltı” veren yerlere ve büfelere gitmeye başladım.. ilk gittiğim yer Marmaris Büfe oldu ki temelde tost yaptıklarını sanıyordum.. “salçalı kaşarlı sucuklu bir tost istiyorum” dedim.. “salça yok bizim özel sosumuz var” dediler.. hayal kırıklığı bir.. ertesi gün kahvaltı da veren bir restauranta gittim ki kahvaltılık çeşitleri oldukça boldu.. “bizde salça yok efendim ama değişik soslarımız var” dediler.. (hayır salça yoksa menüdeki o kadar yemeği nasıl yapıyorsunuz.. ne? yemeklerde de mi salça yok! böyle bir diyalog geçmedi tabii.. ama bir tosta 7 lira vereceksem salça isterim be kardeşim..) bu arayışım bir süre böyle sürüp gitti.. ama daha ilk günden aklıma yıllar önce bir “tostçu” açma girişimim geldi.. ve her salçasız yenilgide o günleri düşündüm.. söyleyeyim, kıskanç ve korkak iki kızın mal sahibine eğer luna’ya dükkanını kiralarsan biz çıkarız” diye tehdit savurmasından ve mal sahibinin komşu dükkandaki 3 senelik restaurantlarını kapatacakları yalanını yutması yüzünden kaporam elimde, hayallerim cebimde, eh biraz da zarar etmiş olarak nefis bir hayali hayatımaki “tamamlanmamış işler” hanesine eklememle sonuçlandı bu hikaye..

    bir haftalık uğraşlarım meyvesini evde tost makinamızı sarmalanıp kaldırıldığı yerden çıkarmamla ve kendime nefis bir salçalı, kaşarlı, sucuklu tost yapmamla verdi.. canım nasıl çektiyse artık, lokmaları çiğnemeden yuratak mideme bir yarım ekmeği indirmiş oldum.. evet.. sanki hiç daha önce yememişim gibi tadı da damağımda kaldı yani..

    bu acıları çekmiş bir tostsever olarak şuraya tost yapmakla ilgili bazı kurallar yazacağım.. beğenmeyen varsa gitsin kendi tostunu kendi yapsın..

    1.  (nomalde bu kadar önemli bir ayrıntı olmayabilir ama beni çok dertlendirdiği için 1. madde olarak yazıyorum..) tost yapıyorsan kardeşim, salçalı tost gerçeğini yadsımayacaksın.. salça tostun tatlı bir gerçeğidir..

    2. tost ekmeği isteğe göre hoş olabileceği gibi en güzel tost hafif bayatlamış yarım ekmeğe yapılır.. hatta ekmeğin içindeki fazlalıklar alınır ki hamur olmasın..

    3. 2. madde ucundan değindiğim gibi, tost hafif bayat hatta bayat ekmeğe yapılır.. taze ekmek hamur olur.. can sıkar..

    4. bayat ekmek yumuşasın ve dağalmasın diye tost margarinle yağlanır.. (bırak şimdi diyeti, yarım ekmek tost yiyorsun!!)

    5. tosta konulacak malzemeler ince dilimlenmelidir.. bol konulabilir, kat kat konulabilir ama ince dilimlenmelidir..

    6. tosta eğer sucuk ve benzeri et neşriyatı girecek ise bu malzemeler en önce tost makinası üzerinde hafifçe pişirilmelidir.. ekmeğin içinde pişmeyebilirler çünkü.. ekmeği, salçası, peyniri pişmiş tostun içinde tatsızlık çıkarabilirler..

    7. bu bir kural değil bir tavsiyedir.. sevdiğim bir diğer tost çeşidi.. adı var mı bilmem ama yok ise “lunatost” olsun.. tosta girecek tüm malzemeler tost makinasında ayrı ayrı pişirilip sonradan bir araya getirilince de acaip şukela birşey olur.. tost ekmeği içli dışlı pişirilir.. peynir, sucuk ve diğerleri de makinanın üzerinde güzelce pişirilir.. sonra malzemeler ekmeğin içine doldurulur.. bu tarz tosta ketçap çok yakışır.. ama en güzeli her şey bittikten sonra makinanın üzerine bir de yumurta kırıp güzelce piştikten sonra ekmeğin arasına eklemektir..

    8. tost dediğin kıstırılır kardeşim.. ne biliyim işte.. kıstırılır.. bastırılır.. kağıt gibi olur..

    kurallar bu kadar.. ayriyetten tostun salçalısı kadının kalçalısı makbuldür diyerekten bu konuyu bağlıyorum..

    Erdek’te Gökhan Abi (keşke dükkanın adını da hatırlasaydım ama böyle merkezi bir yer.. aslında bakkal ama Rıfkı felan adını verdiği tostlar yüzünden dükkanın önünde kuyruk olur..) ve Bursa’da Sönmez İş Merkezinin alt katındaki tostçu abiye hayatıma kattıkları nefis tostlar için teşekkürlerimi gönderiyorum..

    yumurtalı ekmek..

    Cumartesi 13 Kasım 2010

    bu sabah yine hava aydınlanmadan kalktım.. yolculuk öncesi stresi diyelim.. (çünkü normalde öğlenlere kadar uyurum da ben !)

    kahve kahve derken midemin sırtıma doğru çekilmesiyle tam bir haftadır aklımda olan düşünce yeniden canlandı..

    ne zamandır yumurtalı ekmek yemiyordum..

    kızartma fikri de cazip gelmiyordu..

    değişik şekillerde yumurtalı ekmek yapıyordum hayalimde..

    herşey çok spontane gelişti..

    bir kaç dilim tost ekmeği kalmış..

    2 yumurta kırılıp çırpıldı..

    ekmekler yumurtaya bulandı..

    az yağlı tavada ters yüz edildi..

    yüz edilen ekmeklerin üzerine birer dilim kaşar kondu..

    sonra..

    ohhh..

    şimdi uyusam mı çanta mı hazırlasam kararsızım..

    bir de.. sanırım bir dahakine beyaz peynirle deneyeceğim..

    ha bir de.. 3 dilim tost ekmeği 2 yumurtayı hüp diye çekti..

    çok şaşırdım..

    benim burda ne işim var?

    Pazartesi 13 Eylül 2010

    sonunda Sui ve Win beyler insafa geldi de siteme kavuştum.. bu arada anlatacak şeyler de birikti tabii.. ama ben gel git akıllıyım.. umarım toparlayabilirim hepsini..

    bilgisayarımda müzik kalmamış.. bugün laptopumu getirmek zorunda kalmıştım işyerime.. orda Tolga Bey ve GökçeKız‘a İngiltere’ye gidrler iken hazırladığım “sakine” karışık cdsini buldum.. oysa sabah ilk günün stresini kaldırabilmek için bolca B vitamini almıştım ki şimdi de ağlamaklı oldum.. tatilden döneli birbuçuk gün oldu..  daha yolda girdim strese.. oysa iki gün önce tek derdim mangalda pişmiş sucukların üzerine tatlı suda yüzmeye çalışırsam boğulup boğulmayacağımdı.. üzerine de daha kaç tane mısır yiyebileceğim..

    en sevdiğim ay diye birşey yoktu benim ama bu sene karar verdim ki Eylül’e bayılıyorum ben.. daha 1 Eylül’den itibaren gökyüzü karardı, yağmur yağmaya başladı.. Körfez’de gökyüzü yine çok renkliydi.. yukarıdaki resimi Mehmetalan Köyü’nden dönerken çektim.. öyle tatlı bir rüzgar esiyordu ki anlatamam..

    Mehmetalan Köyü bunca zaman Edremit’te yaşadıktan sonra ilk kez tanıştığım biryer benim.. (facebook sayfası bile varmış.. ) yolu Hasanboğuldu’yla aynı ama Mehmetalan daha yukarıda.. dolayısıyla daha az biliniyor ve suyu daha deli..

    güzel kamp yerleri yapmışlar bu sene oraya.. Fethiye’deki gibi.. ama bunların farkı denizin kıyısında değil nefis bir nehrin kıyısında olmaları.. biz Eylül sakinliğinden faydalanarak hemen mangalımızı yaktık.. (Win yazının bundan sonrası senin için acı verici olabilir ama bana çektirdiklerine say..)

    ben bu sefer sucuğu unutmadım..

    tabii mangalda sucuk olur da kırmızı şarap olmaz mı ki? işte engüzel Kayra Cumartesi resmi..

    bunca zaman mangal yapıp da içimde kalan bir diğer güzellik de işte bu..

    “yediğinde gözüm yok, gezip gördüklerini anlat” derseniz işte o biraz daha tehlikeli..

    Mehmetalan Köyünde akan o nehir var ya, işte o bazı yerlerde havuzlar oluşturmuş ve oldukça büyük havuzlar.. bazı yerler boyu oldukça geziyor.. gittiğimiz kampın sahibi üşenmemiş bir iskele bile yapmış.. yemekten sonra çok çok uzun bir süre o buz gibi sudan çıkamadık.. atladık, yüzdük, kahkahalar attık..

    duru suyun üstüne yatıp da gökyüzüne baktığımda tek gördüğüm nehrin üzerine kapaklanmış ağaçların arasından mendil kadar gökyüzüydü..

    artık üşüdük diye hangimiz sudan çıkmaya kalksa, her seferinde geri döndü.. herkes mutluluktan sarhoş kahkahalarla dağları çınlattık..

    sonra gel de gözlerine anlat İstanbul’da ne aradığını.. gel de yüreğine anlat ağzına kadar çıkmışken nasıl olsa tekrar geri döneceğini.. dün akşam Şirince’den aldığım meyve şaraplarından birini daha içtim rahat uyuyayım diye.. bakalım bu gece nasıl geçecek..

    hem Isabel Allende‘nin yeni kitabı da çıkmış..

    bari ağlamadan önce son bir resim daha gireyim..

    işte bu da yüzdüğümüz yer..

    gittiğimiz yerin adı ise Akaleos Camp.. sitede bilgileri var ama çöp atanı, zarar vereni görürsem döverim.. baştan söyliyeyim..

    sahilköy

    Pazartesi 21 Haziran 2010

    sonunda oldu.. olacağını biliyordum tabii ama bu kadar çabuk olacağına içten içe inanmamışım demek ki..

    bizim de kapımızın önünde bir arabamız var artık.. hala bizim olduğuna inanamadığım..

    cumartesi sevgilim kalkıp “hadi bir yer seç, gidelim” dedi.. Nazo’dan duymuştum Sahilköy’ü.. haritaya baktık, yarım saatte hazırlanıp yola çıktık.. Polonezköy üzerinden gidiliyor.. sonunda hiç birşey olmasa bile yolu güzel.. bazen ağaçlar öyle sıklaşıyor ki hava karardı sanıyorsunuz.. yolun iki yanındaki ağaçlar yolun üstünde birleşiyor çoğu yerde.. kuş sesleri, cırcır böcekleri..

    yolun sonundaki köy bir çok İstanbullu için cennet.. Karadeniz’e kıyısı olan genelde müstakil yazlık evlerden oluşan bir köy..

    cumartesi çok rüzgarlı bir gündü.. normalde nasıl oluyor bilmiyorum ama sahilde çok rahat ettik devamlı rüzgar estiği için.. ne yazık ki sahiline iyi bakmamışlar, çöpler her yerdeydi ama beklediğimden daha temizdi diyebilirim..

    denize girdik ama sadece serinlemek için, o kadar dalgalı ki yüzemedik.. kitap okudum, insanları seyrettim.. vaktin nasıl geçtiğini anlamadım.. gitme vakti geldiğinde sevgilimle kayalıklara doğru bir yürüyüş yaptık, biraz fotoğraf çektik..

    sonra yola çıkmadan Sahilköy’e ilk geldiğimizde gördüğümüz küçük pazar yerine uğradık, biraz sebze biraz meyve aldık.. mutlu mesut yola düştük..

    cumartesi gecesi temiz bir uyku çektim.. kendimi hafif hissettim.. canın istediğinde gidebilmek böyle kısıtlı imkanlarla da olsa ne güzelmiş..

    bir de Sahilköy’den aldığımız karpuz.. dünyanın en güzel karpuzuymuş meğer..

    ufak kaçamak; altınoluk

    Perşembe 3 Haziran 2010

    geçen haftasonu bir kaçamak yapmak için fırsatımız oldu Tijj’le.. bir vesile ile Edremit’e gitmek gerekti, tabii biz onu en iyi şekilde değerlendirdik.. uyku dışında Tijj, ben, annem ve teyzemle nefis bir haftasonu geçirdik.. her gece geç saatlere kadar muhabbet edip, sabah erkenden kalktık.. daha Edremit’e indiğimiz gün Altınoluk’un yolunu tuttuk..

    Altınoluk’un nefis denizinin dışında bir de gurmeler gibi yemek yedik.. kabak çiçeği dolması, kabak çiçeği mücveri, taze bamya, börülce salatası derken yatıp kalkıp yemek yediğimizi farkettik..

    öyle bir boşaltmışım ki beynimi, buraya döndüğümde bir süre alışamadım hiçbirşeye..

    yukardaki resim bir akşamüstü Altınoluk.. bir deniz bu kadar mı hareketsiz olur?! rüya gibi geçti tabi 3 gün.. şimdi gene ofiste günün sekiz saatini geçirdiğim masamın başındayım..

    GökçeKız seni anmadan geçemeyeceğim..

    bir sigara ömrü 20 dakika kısaltır..
    bir şişe bira ömrü 4 dakika kısaltır..
    bir iş günü ömrü 8 saat kısaltır..

    3 vakte kadar 2 yol..

    Pazar 25 Nisan 2010

    uzun zamandır film izlemeyi bu kadar özlememiştim.. sıkıntılarımdan birini attım.. en azından akşamları film izlemeye hazırım artık.. tabii bir de biriken dizileri.. iki üç bölüm birden Lost, Flashforward, V izliyoruz.. ama evde mısır bitmiş.. mısır almak lazım dışarı çıkınca..

    sahi True Blood ne zaman başlıyordu?

    işyerinde bir takvimim var.. unutmamam gereken şeyleri işaretlediğim.. takvim takvimlikten çıktı.. şöyle bir ileriye baktığımda yaklaşık iki ay boyunca boş haftasonu yok gibi..

    falımda iki yol çıktı.. bir hafta arayla.. bakalım, bir terslik çıkmazsa bir Fethiye bir Edremit gözüküyor..

    Fethiye’de beni çeken bir şey var.. nerde doğduğumu bilmesem “toprağım” diyeceğim.. şimdiden heyecan bastı.. o beni hasta eden uzun yoluna bile razıyım.. tabii ayrı güzel yanı da, yanımda Momo’nun olacak olması..

    yandaki resim Deep‘ten tabii yine.. orayı ne kadar sevdiğimi bilmeyen kalmadı heralde.. özgürlüğümün ilk gününde Tijj’le kendimizi hemen Deep’e attık..

    Deep’ten birileri benim blogumu okuyor mu acaba? okuyorsanız söyliyim o krepleri çok özledim.. hem neden çıkardınız ki o krepleri menüden..

    bir de kızartma haznesi yıkamak için yerinden çıkmayan, kullanma kılavuzunda kızartma haznesinin içini deterjanlı ıslak süngerle temizlenmesi gerektiğini yazan bir fritözümüz varmış meğer.. acaba fritözü yapan firma yetkililerinden biri bu ıslak ve deterjanlı süngerle temizlik işini denemişler midir?

    hayır, kim yıkanmayan bir aracı mutfağında kullanmak ister.. (kısmen yıkanan blender setim içinde geçerli bu)

    neyse.. keşke üç senedir durduğu yerde kalsaymış fritöz.. şimdi onu bu haliyle kabul eden biri çıkana kadar orada duracak..

    dağanık bir yazı oldu di mi? olsun.. hiç yoktan iyidir..

    yeni maceralarda görüşmek üzere..

    aşk pastası..

    Cuma 12 Şubat 2010

    birkaç saat sonra yola çıkıyorum..

    çok ani oldu.. yolculuk Adana’ya..

    uçakları hiç sevmiyorum.. ama katlanmama değecek bir şey için çıkıyorum yola.. (Mr. T gibi beni de bayıltsanız ya uçağa binerken..)

    yakın bir arkadaşımın yeğeni katılacak pazar sabahı aramıza.. beni bu eşsiz anı belgelemem için davet ettiler..

    ve evet, daha önce sormuştum ya.. sanırım bağamlılık yapacak.. öyle muhteşem bir an ki..

    ama söylemeden edemeyeceğim.. iki gün üst üste uçağa bineceğimi bilseydim sanırım iki gün önce sigarayı bırakmaya karar vermezdim..

    bu arada bu yandaki kırmızılı sevgilim için..

    pazar akşamına kadar burda olamadığıma göre ben de gider ayak bir süpriz yapayım istedim..

    içi nutellalı ve muzlu..

    üstü bitter çikolatalı ve çilekli..

    kakaolu keki çok şekerli çok..

    bu yol stresiyle yarısını yemesem bari..

    (hmmm.. kafiye mi oldu ne?)