Lunawar
  • ANASAYFA
  • pansumanlık durumlar

    Perşembe 26 Şubat 2009

    Mirkelam’ın Asuman Pansuman adındaki şarkısıyla ilgili bu bilgiyi ilk duyduğumda acaip hoşuma gitmişti.. yani şarkıyı değil de.. hakkındaki bilgi.. böyle şeyler hep ilgimi çekmiştir.. hani diğerlerinin “lüzumsuz” bilgi olarak gördüğü şeyler.. bu konuda şanslıyım çünkü sevgilimden arkadaşlarıma.. herkes ayrı bir konuda uzman..

    gelelim asıl konuya.. Mirkelam bu konuda herhangi birşeyler söylemişmiydi bilemiyorum.. takipçisi değilim.. ama 28 Nisan 2007 tarihli Sosyomat etiketinde araştırmacı bilgi küpü arkadaşım momovakit bu konuda beni bilgilendirmişti.. şarkının tüm sözlerini yazasım yok burda ama şarkıda geçen üç kelime grubu aslında 80′ler erotik Türk sinemasından alıntı..

    İşte Kapı İşte Sapı; Yavuz Figenli’den 1975 yapımı erotik bir film..

    Kartal Pendik Gittik Geldik; Kemal Kan’dan 1976 yapımı erotik bir film..

    Kıvrıl Fakat Kırılma; Çetin İnanç’tan 1976 yapımı bir erotik film..

    Hazır bunlardan bahsetmişken, Kabalcıdan 2002′de çıkan Erotik Türk Sineması adlı mini ansiklopediyi de burda anmadan geçmiyeyim dedim.. Meraklısına..

    ben X ve sosyalleşememek

    Perşembe 29 Ocak 2009

    elimde kılıçla sokakta yürümek istediğim çok olmuştur..

    kim oldukların bakmadan.. onlar ve ben sadece.. dışımdakilere tahammülde zorlanıyorum bazı zamanlar ve şugünlerde.. hakkında yazmak istediğim başka şeyler vardı ama durum Ben X‘i icap ettirdi.. bazı sahneleri gözlerim dolarak, bazı sahneleri yerimde kıpır kıpır, içimden “hadi.. hadi.. hadi..” diyerek izledim..

    aslında hakkında çok yazılıp çizildi ama gene de filmle ilgili kabaca bilgiler şöyle..

    *öncelikle bilgisayar oyunlarına bağımlı bir gencin hikayesi değil filmde anlatılan..

    *filmde Ben’in oynadığı oyun halen internet üzerinden oynanabiliyor.. ArchLord..

    *Nic Balthazar’ın Belçika’da otistik bir gencin intiharından çok etkilenerek kaleme aldığı roman, daha sonra yine onun elinden film olmuş..

    *Ben X ismi, Flamanca “Ik beniks” deyiminden geliyor.. anlamı; “ben bir hiçim”

    *bunun dışında Belçika’nın 2007 Oscar adayı olmuş.. aldığı ödüller ise burda saymam için fazla.. ama merak edenler için wiki‘de hepsi yazıyor..

    *ayrıca Greg Timmermans‘ın ilk rolü.. ve sanırım artık hep “Ben X” olarak kalacak..

    filmde bir de Ben’in ArchLord’da şifacısı (ve gerçek hayatta) olan Scarlite vardı.. onun olduğu sahneler bence çok güzel ve anlamlıydı.. bir kaos içerisinde yaşayan Ben’in belki de gerçek(!) hayata en yakın olduğu sahnelerdi..

    filmde beni en etkileyen bölümlerden biri, annesinin bir belgesel havasında anlattıklarıydı.. bir yerde “birisinin ölmesi gerekiyordu” dedi gözyaşları içinde..

    bir diğeri ise, Ben’in Scarlite’ın yanında oturduğunda O’na bir bütün olarak değil de (tam da doktorun dediği gibi; ağacı göremez ama yaprakların herbirini tek tek görür..) boynu.. elleri.. gözleri.. parça parça bakmasıydı..

    film özellikle o yaştaki çocukların ne kadar acımasız olabildiklerine ve yetişkinlerin de ne kadar yılgın ve kör olabildiklerine dair çok güzel örnekler var.. herkesin bir “ama”sı var.. öylesine tepkisiz ki yetişkinler, doğru olanın ne olduğunu çok iyi bilmelerine rağmen bir boşluğun içine düşmüş ve hiçbir şeye dokunamıyor gibiler.. daha gençler ise kişiliklerini edinmekten ve farklı birer birey olmaktan o kadar uzaklar ki.. zorbaya gülüp arkasında durarak ve hislerini nasırlaştırarak büyüdüklerinde hiç alternatifsiz etraflarındaki büyükleri gibi olmaya adaylar.. ve sonunda.. “birisinin ölmesi gerekiyordu”.. gözyaşları içinde..

    tamam çok karamsarım, filmi de öyle anlattım ama okuduğum yorumların içinde filmi en kısa ve öz anlatan cümle sözlükten savager‘a aitti.. o kadar karamsar değil.. umut var.. ama biraz hareket gerek..

    bu film bence de “sağ gösterip sol yanağınıza öpücük konduran bir film”

    kısa kısa

    Çarşamba 21 Ocak 2009

    en son iki günde bir yazı girme kararı almıştım ama günler benim için gitgide kısalmaya başladı.. iş denilen şeyin lüzumsuz karmaşası ve boyundan büyük stresi her geçen gün artıp, hakkı olmayan enerjime el koyarken bir de ben kuyruğuma yeni kabaklar bağladım.. artık haftaiçi her akşam, iş çıkışı ingilizce kursuna gidiyorum.. uzun zamandır ertelediğim birşeydi ve uzun zamandır bu kadar büyük bir zaman dilimini sadece “öğrenmek” için ayırmamıştım.. yorgun ve mutluyum.. (her ne kadar kursumdan çok memnun olmasam da, onlar hakkında yazmadan önce, bir şans daha vermeye karar verdim)

    bunun dışında güzel filmler izliyorum, notlarını alıyorum, anlatacağım ama bir post ayırmaya kıyamadığım bir film var ki, iki laf etmeden geçemeyeceğim.. Elegy.. hayır, bahsediyorum, çünkü ben yaptım, siz yapmayın diye.. Penelope Cruz’u ezelden sevmem ama o var diye filmi izlememezlik de yapmam.. Volver‘i keyiften dörtköşe, yüreğim sıkışarak izlemiştim.. ancak Bandidas‘ın açtığı yarayı silmeye hangi rol, hangi endam yeter bilemiyorum.. neyse.. Elegy.. Ben Kingsley varsa, vardır bir numara diyerek kurulduk 4 kişi filmin başına.. sonuç; birbirimizi korkutmak için hala filmin adını kullanıyoruz, büyümüş insanların öcü masalı.. yaşlılık bunalımında, mutsuz olmak için her imkanı değerlendiren bir profesör ve onun genç, güzel, akıllı öğrencisinin iç bayan,  sıkıntıdan takla attıran hikayesi.. bir daha söylüyorum, ben yaptım, siz yapmayın..

    bir de..

    NTV yayınlarının Tarih dergisini bulmalı, sevmeli, okumalısınız.. bir düredir NTV nin ardı sıra çıkardığı kültür kitaplarından sonra ben reklamlarını görünce çok heyecanlandım açıkçası.. pazartesi günü dergiyi bulup aldım.. şimdi okuyup seviyorum.. klasik “tarih” anlayışının dışında ilginç ve yanlış bilinen konuları içeriyor.. can sıkmayacak bir dili var.. mesela bu ayın ilginç bazı konu başlıkları; yanlış Atatürk, anarşi doğduğu yerde, Obama Beyaz Saray’da, 14 Şubat Sevgililer günü, Hürrem Sultan, Hollywoodlu Turhan Bey, tabiat ananın yeşil savaşçıları.. ayrıca tavanarası, sahaftan, cahillikler tarihi, Anadolu’nun Ustaları, bulmaca gibi bölümleri de var derginin.. benden söylemesi..

    iki gün sonra post girebilmek dileğiyle..

    Charlie Bartlett

    Çarşamba 14 Ocak 2009

    “gençlik filmleri” denen sektörün emeği olan filmlere her zaman şüpheyle yaklaşırım.. The Breakfast Club dan sonra ilk anda aklıma gelen film kalmamış nerdeyse.. (sevgilime sorsanız o da Goonies der kesin..) büyük bir kısmı belden aşağı ergenlik esprileri yaparken, bir kısmı da trajik eğitim sisteminin bitmeyen öğretmen-öğrenci-aile üçgeninin dışına çıkamadan, belki ufak bir tebessümle bir daha izlenmeyecek ve daha kötüsü hatırlanmayacak filmler arasıda yerlerini alır. .tabii bir de bir grup okulda kalmış ya da biryerlere tatile giden, kötü ruhları ya da vahşi hayvaların oyuncağı olan zavallı bir grup genci ertafında dönen filmler vardır.. ki ezberlenmiş bir sıra bile mevcuttur bu filmlerde.. önce şişko ve gözlüklü, sonra zenci olan diye..

    Charlie Bartlett‘i izlemeden önce okuduğum bir kaç yorum, filmin tarzında oldukça iyi olduğu yönündeydi.. ama genelde biryerlerden kopyalanıp yapıştırılmış yorumlardı, forumların dışındaki tanıtım yazıları..

    film, Charlie Bartlett’ın hayatına bir miktar eylence katmak adına giriştiği yasadışı işler sayesinde özel okuldan atılmasıyla başlıyor.. böylece devlet okulu günleri başlıyor.. Charlie Bartlett okula adım attığı andan itibaren herkes tarafından “farklı” bulunup dışlanıyor.. ta ki birileri ona ihtiyaç duyana kadar..

    evlerinin 3. bir üyesi gibi hep civarlarında bulunan bir  psikiyatrist ile yaptığı bir görüşme sonucu, doktorun verdiği ilaçlarla bir miktar “kafa bularak” bu işten para kazanmaya karar verir.. okuldaki bol miktarda “sorunlu” arkadaşı bu durumu oldukça kolaylaştırır..  Charlie amatör bir psikiyatrist olur ve arkadaşlarının dertlerini okul tuvaletinde dinleyip, onlara önerilerde bulunur.. aile doktorlarına arkadaşlarının sorunlarını sanki kendi derdiymiş gibi anlatıp ağır antidepresanlar alarak, bu depresanları para karşılığı sorunlu arkadaşlarına dağıtmaya başlar..

    tam da istediği gibi herkesin sevdiği ve ihtiyaç  duyduğu kişi olmuştur..

    ta ki Charlie, o arkadaşlarına çok daha farklı bir şekilde yardım edebileceğini farkedene kadar..

    Charlie Bartlett baştan sona hem keyifli hem de düşündürücü bir film..  genç oyuncu Anton Yelchin’e eşlik eden Robert Downey Jr ve Hope Davis de bence filmin keyfine keyif katmış..

    ergenlik bunalımları, aşk acısı, okul-aile-öğrenci üçgeni trajedisi.. hepsi tam ayarında.. filmin hoş bir havası, güzel renkleri var.. ayrıca insanı rahatsız etmeyen, karmaşadan uzak bir pırıltıya sahip..

    yalnız şunu da söylemeden geçemeyeceğm, orjinal ismi “Charlie Bartlett” olan filmin adını “Charlie İş Başında” ya nasıl çevirmişler ve nasıl böyle alakasız bir anımsatma yapmışlar anlayamadım..

    dreamland

    Cuma 19 Aralık 2008

    2006 yapımı bu filmle ilgili doğru dürüst bir tane bile yazı bulamadım yerli kaynaklarda.. yönetmen Jason Matzner‘in imdb’de kayıtlı tek filmi.. puanının da 6,3 olduğu düşünülürse, oldukça önyargısız ve beklentisiz oturduk ekranın karşısına..

    kasabadan uzakta, yerleşimcilerinin “dreamland” dedikleri bir bölgede, karavanlarında yaşayan bi grup “farklı” insanın, kısa süreli hikayesi anlatılıyor filmde.. tabii bu kısa hikaye, tahmin edileceği üzere kahramanların bir çoğunun hayatına karga tulumba bir yön veriyor..

    filmde en beğendiğim karakter yan roldeki Henry idi.. büyük aşkı, karısı öldükten sonra dreamland’den hiç ayrılmamış.. zaten psikolojik olarak buna müsait değil.. koltuğunda elinde birasıyla görüyoruz neredeyse bütün film boyunca.. söyleyecek güzel şeyleri var..

    Henry’nin aklıllı kızı Audrey başrolde.. liseyi bitirmiş.. kasabada markette kasiyerlik yapıyor.. bir çok üniversiteye kabul edilmiş ancak babsının psikolojik sorunu ve en yakın akadaşının hastalığı yüzünden dreamland’de kalmaya karar vermiş..

    Calista (daha önce Lars and the Real Girl‘de izlemiştik..) dreamland’e hastalığı yüzünden gelmiş, o bir MS hastası.. Audrey’in en yakın arkadaşı ve geleceğin Miss America’sı..

    Bir gün Mookie ve ailesinin dreamland’e taşınmasıyla hemen herkesin hayatında bazı değişiklikler olmaya başlıyor..

    filmde kameralar çok etkili kullanılmış.. uçsuz bucaksız gökyüzü.. uçsuz bucaksız bir çöl.. devamlı esen rüzgar ve fonda çalan müzikler dramatik bir hareketlilik katmış tüm bu uçsuz bucaksız görüntüye.. tüm bunlarla tezat oluşturan az makyajlı karakterler (hatta neredeyse makyajsız).. süssüz kıyafetler, gerideki olağandışı manzarayı gerçek seviyesine çekmiş..

    biraz kafa karıştırıcı.. çok derin ve etkileyici olmayan bir konu ve görsel olarak oldukça başarılı bir film.. karakterliğin doğallığı (ya da doğala yakınlığı diyelim..) filmin beni içine almasına yardım etti..

    bu yazıyı okuduktan sonra önyargısız ve beklentisiz oturabilir misiniz filmin karşısına bilemiyorum ama keyifli bir birbuçuk saat için oldukça iyi bir seçim..

    Once

    Pazar 2 Kasım 2008

    herkes hata yapar..

    ben de bu filmi kaçırmışım işte.. üstelik hakkında hiçbirşey bilmeden oturum ekranın karşısına..

    şarkılardan oluşan bir film denebilir.. şarkıların sözleri tamamen kahramanların içinde neler olup bittiğini katıksız bir şekilde anlattığı için, baştan sona o kadar çok şarkı dinlemek insanı hiç rahatsız etmiyor.. aksine izleyeni filmin içine çekiyor..

    film yapmaktan öte anlatacak şeyleri varmış gibi filmdeki herkesin.. yönetmenin.. müzisyenlerin..

    dost işi bir film olmuş.. yönetmen John Carney, başroldeki Glen Hansard‘la birlikte bir dönem The Frames‘de çalışmış.. gece sokakta pijamalarıyla yürüyerek şarkı söyleyen diğer başrol oyuncusu Markéta Irglová ise Glen Hansard’ın konservatuardan arkadaşı.. şarkılar hakkında birşey söylemeyeceğim.. onlar için söze gerek yok..

    film kapıya gelmiş dayanmış tüm duyguların filmi.. Glen Hansard annesinin ölümünden sonra babasına destek olmak için Dublin’e dönmüş bir kalbi kırık.. elektrik süpürgesi tamir dükkanında babasına yardım ettikten sonra vaktinin geri kısmını, hayatını şarkı yaparak ve bu şarkıları sokakta söyleyerek geçiriyor.. bir akşam kimsenin geçmediği sokakta şarkı söylerken Markéta O’nu dinlemeye başlayıp cebindeki son birkaç senti Glen’e verip sohbet etmeye başlıyor.. Markéta’nın bozuk bir elektrik süpürgesinin olması onların kısa arkadaşlığının başlangıcı oluyor.. film insanı biraz üzüp biryandan da gülümseten küçük ayrıntılarla dolu.. mesela Glen çok da önemli bir anda Markéta’yı ararken biz fonda çiçek satan Markéta’nın sesini duyuyoruz ama ne yazık ki Glen bu sesi duyup Markéta’ya ulaşamıyor.. sonra Glen ve babası arasında geçen sohbet.. Markéta’nın Glen’e verdiği birkaç sentin Markéta’nın hayatındaki önemi.. ve Glen’in giderken yüzündeki gülümseyen ifade.. kısacası pamuklara sarılasıca bir film çıktı, başımı hangi yastığa gömeceğimi bilemedim..

    film akacak kan damarda durmaz atasözü gibi birden olmuş ve bitmiş.. birinin anlatmaya ihtiyacı varmış, tam da zamanında , kocman bir duygu seliyle dökülmüş gibi..

    bu arada film birçok ödül de almış.. bir tanesi Oscar..

    çok söze gerek yok.. izlenmemesi ve dinlenmemesi bence büyük bir kayıp..

    **bir de izleyenlere not..

    ekşi sözlükten öğrendiğime göre Glen’in Çekçe Markéta’ya sorduğu soruya Markéta’nın verdiği yanıt; “seni seviyorum..”

    üçü bir yerde..

    Cumartesi 25 Ekim 2008

    FilmEkimi’nin son günü benim için en yoğun gündü.. o gün için işten izin alındı.. termosa kahveler dolduruldu.. arka arkaya üç filmi rahat rahat izleyebilmek için rahat kıyafetler seçildi.. tabii isterdim ben de hergüne bir film ama geldi geçiyor.. yapacak başka birşey yok..

    ilk film Limon Ağacı.. İsrail ve Filistinli iki elden çıkmış film.. (İsrailli yönetmen Eran Riklis ve senaryoyu Riklis’le beraber yazan Filistinli eski gazeteci Suha Arraf) bütünden önce ayrıntıya bakmaya meyilli olduğumdan belki, çok klasik gelecek ama film bana  deniz yıldızının hikayesini anımsattı.. filmin insani boyutunun yanında bir de politik boyutu var.. (işler politik boyuta taşındığında insanlıktan çıkmak mümkün.. ve işler politik boyuta taşındığında insanlıktan çıkmak normal..) Filistin – İsrail sınırında yaşayan Selma adında Filistinli dul bir kadının yapayalnız yaşamının geçmişiyle dolu limon bahçesi, bir gün İsrail Savunma Bakanının İsrail sınırından komşu gelmesiyle birlikte ulusal güvenliği tehdit edici bir unsur olur.. o andan itibaren Selma için herşey daha da zorlaşır.. zaten dul ve yalnız bir kadın olmanın zorluğuyla cebelleşirken bir de zor hayatından geriye kalmış tek somut şey ve bir de geçim kaynağı olan limon bahçesi yok olmak üzeredir..

    hemen yarım saat sonra  Küçük Deniz Kızı Ponyo‘da soluğu aldık.. önceki filmin burukluğunu atamamamış olmamızdan olacak daha ilk sahnede gülümsemeye ve hatta kahkahalar atmaya başladık.. bu kahkahaları önceki filme bağlıyorum çünkü aslında Hayao Miyazaki‘den beklediğimden biraz daha farklı bir filmdi.. biraz daha yalın.. biraz daha sakin.. genelde Miyazaki izlerken bir dakika sonra ne olacağını tam da kestiremediğim için konusu biraz daha derli toplu geldi bana.. ama sinemada Miyazaki izlemek bambaşka.. Andersen’in Küçük Deniz Kızı‘nın Miyazaki yorumu diyebiliriz.. mutlu bir gülümseme bıraktı bizde..

    herşey yoluna girdi keyfimiz yerinde derken saat 19:00 oldu ve izlemeden önce bile başımıza ne geleceğini kestirememenin tedirginliği içimizde Rüya için yerlerimizi almıştık.. Kim Ki-duk gene hep zor olan yolu tercih eden iki kahraman yaratmış kendisine.. rüyalarında tanıdık yüzler ve korkunç olaylar gören Jin ve birebir bu olayları gerçekleştiren ama tüm bu yaptıklarından bihaber Ran.. gittikleri bir mistik/doktorun tüm bu rüyaların ve tatsız olayların sonunun gelmesi için önerdiği çok basit yolu denemektense yapılmayacak hertürlü eziyeti kendilerine yaparlar.. filmin ilk yarım saatinde neşeli Kore filmlerinin tatlılığıyla hafifçe kendimizi saldığımızdan olsa gerek bu yarım saatten sonrası oldukça zor geçti.. Kim Ki-duk seyretmeyi sevenlerin alışık olduğu bir durum..

    filmler bitip de karnımızda şişmiş mısırlarla sinemadan çıktığımızda aslında İstanbul’da mutlu bir FilmEkimi’ni atlatmış gibi değil de sanki tüm dünyanın yükü sırtında ve gözkapaklarında olan bir zavallı gibi hissettim kendimi.. replikler birbirine karışmaya başlamış, konuşmalar anlamsızlaşmıştı.. eve doğru hayatımın en uzun yolculuklarından birini yaptım..

    ama gece kafamı yastığıma koyduğumda seneye daha iyisini yapabileceğimden emindim..

    denizkızı / mermaid / rusalka

    Pazartesi 20 Ekim 2008

    festivalin beni en etkileyen filmi diyebilirim Denizkızı için..

    tabii sadece beni etkilemekle kalmamış film, ödül üstüne ödül almış..

    Anna Melikyan; 2008 Sundance Dünya Sineması En İyi Yönetmen, 2008 Berlin FIPRESCI Ödülü ve 2008 Sofia En İyi Film Ödüllerini kazanmış, rengarenk bir vizörden baktığı Alisa’nın dünyasıyla..

    küçük bir deniz kıyısı kasabasında küçük bir kadınlar ailesinin birbirini aratmayacak gariplikteki karakterlerinin içine açılıyor perde..

    saatlerce sallanan sandalyesinde tek zevki dondurma yemek olan bir anneanne..

    hayatın her türlü (!) zevkine aç bir anne ve bir gün konuşmaktan vazgeçen küçük kızı Alisa.. yani balık annesinin doğuduğu küçük denizkızı.. doğaüstü küçük Alisa’nın bir de doğaüstü bir gücü  var.. eğer çok isterse istediği şey gerçek oluyor ancak kontrol edemediği yollarla..

    yıllarca hemen hergün babasının geleceği günü bekleyen Alisa kıyamet(!)in olduğu gün vazgeçiyor konuşmaktan ve bu yüzden zihinsel engellilerin gittiği bir okula gitmek zorunda kalıyor.. ve 17 yaşına gelip de o kasabadan ayrılmak istediği gün yola çıkıyorlar..

    bir avuç insanın yaşadığı kasabasından kapitalizme kucak açmış Moskova’ya..

    rüzgarın bile kayıtsız kalamadığı Alisa’nın; kalp sızlatan öyküsü bu film.. aslında biraz da herkesin..


    sonbahar film haftası

    Cuma 10 Ekim 2008

    FilmEkimi bugün başlıyor..

    Uzun zamandır hayalini kurduğum gibi bu sene istediğim hemen her filme biletim ve hatta film için ayrılmış iki koca günüm var..

    Hepsini anlatacağım iyi kötü..

    Bugünün bir de başka güzel yanı var ama..

    Akşam Radyo Boğaziçi’nin Helldorado konseri..

    Sahnede ilk izlediğim günden beri aklımda onlarla ilgili bir hayal; birgün o çok istediğim barı açarsam, her cumartesi Helldorado çalmaya gelecek..

    Kısmet..

    Herkese iyi seyirler..

    kışın ilk yağmuru

    Cumartesi 20 Eylül 2008

    kışın ilk yağmuruna günler öncesinden hazırlık yapmıştım oysa ki..

    kışın ilk yağmuru ile aynı güne denk gelmiş bi sultanahmet buluşması genelde tarafımdan daha farklı karşılanan ilk yağmuru biraz farklı kıldı..
    sultanahmette yemek üzeri türk kahvesi, sigara, fal masasında esti ilk sert rüzgar.. isteyip istememek konusunda kararsız kaldığım nargileleri devirdi önce, sonra başımızdaki tenteyi savurdu.. hadi kalkalım demeye kalmadan eşyalarımızı aceleyle toparlatıp hesabı ödetti bize..
    tam da tramvay yolu üzerinde mehter takımıyla karşılaştık.. kırmızı giymiş uygun adım bir ahenkle sallanan, vur davula, bur bıyığı mehter takımı çok keyifliydi..
    sonbahrın sonuna doğru yağan bu yağmurlar bende sanki su gökyüzündeki bütün kiri, dumanı bizim üzerimize sıvıyormuş gibi bir izlenim bırakır.. hava temizlenir, pis olan biziz.. daha rahat nefes aldığımı, havanın daha bir ince olduğunu hissederim, bir de bu havanın bana hatırlattığı başka bir şey..
    eric draven‘in detroit şehri.. çocukluğumdan izlemeye başladığım için sanki yaşamışım da anılarıma dahil olmuş bir hikayedir the Crow ve benim kendime ait hiç çizilmemiş ve senaryoya girmemiş anılarım vardır o şehirde o adamla.. inanmıyorsanız sorun kendisine.. onunla evliyim ben..
    detroit şehrinde büyümüş biri için mehter takımının ne anlamı olabilir diye düşünenlere şunu söyliyeyim.. o şimşekler altında ve o yağmurda mehter takımının “ya allah” ve “desturrr” nidaları benim gibi kahramanlıklara inanan bir insanda zeus etkisi yarattı..
    şimşekleri elimle yakalayıp başka yerlere fırlatabilirmişim gibi.. bir adım atsam bütün binalar zangır zangır sallanacakmış gibi.. ya da tramvayı beklemekten vazgeçip (!) gideceğim yere ulaşmak için kendimi haliçten bıraksam sulara denizi yüzerek geçebilecekmişim gibi..
    bu yazı için mehter takımının resmi mi yoksa  the Crow‘dan bir çizim mi alsam diye düşündüm kısaca ama mehter takımı hemen öne geçti.. bende bu acaip etkileri yapanların kim olduğunu görün ve siz de şaşırın diye..
    diğer resim ise daha karanlık ve ıslak bir yazının süsü olacak..