Lunawar
  • ANASAYFA
  • Şarap gazoz üzüntü ve muz kabuğu..

    Çarşamba 7 Eylül 2011

    benim burda ne işim var?

    Pazartesi 13 Eylül 2010

    sonunda Sui ve Win beyler insafa geldi de siteme kavuştum.. bu arada anlatacak şeyler de birikti tabii.. ama ben gel git akıllıyım.. umarım toparlayabilirim hepsini..

    bilgisayarımda müzik kalmamış.. bugün laptopumu getirmek zorunda kalmıştım işyerime.. orda Tolga Bey ve GökçeKız‘a İngiltere’ye gidrler iken hazırladığım “sakine” karışık cdsini buldum.. oysa sabah ilk günün stresini kaldırabilmek için bolca B vitamini almıştım ki şimdi de ağlamaklı oldum.. tatilden döneli birbuçuk gün oldu..  daha yolda girdim strese.. oysa iki gün önce tek derdim mangalda pişmiş sucukların üzerine tatlı suda yüzmeye çalışırsam boğulup boğulmayacağımdı.. üzerine de daha kaç tane mısır yiyebileceğim..

    en sevdiğim ay diye birşey yoktu benim ama bu sene karar verdim ki Eylül’e bayılıyorum ben.. daha 1 Eylül’den itibaren gökyüzü karardı, yağmur yağmaya başladı.. Körfez’de gökyüzü yine çok renkliydi.. yukarıdaki resimi Mehmetalan Köyü’nden dönerken çektim.. öyle tatlı bir rüzgar esiyordu ki anlatamam..

    Mehmetalan Köyü bunca zaman Edremit’te yaşadıktan sonra ilk kez tanıştığım biryer benim.. (facebook sayfası bile varmış.. ) yolu Hasanboğuldu’yla aynı ama Mehmetalan daha yukarıda.. dolayısıyla daha az biliniyor ve suyu daha deli..

    güzel kamp yerleri yapmışlar bu sene oraya.. Fethiye’deki gibi.. ama bunların farkı denizin kıyısında değil nefis bir nehrin kıyısında olmaları.. biz Eylül sakinliğinden faydalanarak hemen mangalımızı yaktık.. (Win yazının bundan sonrası senin için acı verici olabilir ama bana çektirdiklerine say..)

    ben bu sefer sucuğu unutmadım..

    tabii mangalda sucuk olur da kırmızı şarap olmaz mı ki? işte engüzel Kayra Cumartesi resmi..

    bunca zaman mangal yapıp da içimde kalan bir diğer güzellik de işte bu..

    “yediğinde gözüm yok, gezip gördüklerini anlat” derseniz işte o biraz daha tehlikeli..

    Mehmetalan Köyünde akan o nehir var ya, işte o bazı yerlerde havuzlar oluşturmuş ve oldukça büyük havuzlar.. bazı yerler boyu oldukça geziyor.. gittiğimiz kampın sahibi üşenmemiş bir iskele bile yapmış.. yemekten sonra çok çok uzun bir süre o buz gibi sudan çıkamadık.. atladık, yüzdük, kahkahalar attık..

    duru suyun üstüne yatıp da gökyüzüne baktığımda tek gördüğüm nehrin üzerine kapaklanmış ağaçların arasından mendil kadar gökyüzüydü..

    artık üşüdük diye hangimiz sudan çıkmaya kalksa, her seferinde geri döndü.. herkes mutluluktan sarhoş kahkahalarla dağları çınlattık..

    sonra gel de gözlerine anlat İstanbul’da ne aradığını.. gel de yüreğine anlat ağzına kadar çıkmışken nasıl olsa tekrar geri döneceğini.. dün akşam Şirince’den aldığım meyve şaraplarından birini daha içtim rahat uyuyayım diye.. bakalım bu gece nasıl geçecek..

    hem Isabel Allende‘nin yeni kitabı da çıkmış..

    bari ağlamadan önce son bir resim daha gireyim..

    işte bu da yüzdüğümüz yer..

    gittiğimiz yerin adı ise Akaleos Camp.. sitede bilgileri var ama çöp atanı, zarar vereni görürsem döverim.. baştan söyliyeyim..

    eiffel

    Pazar 3 Ocak 2010

    yeniyıl tatili bitti gitti göz açıp kapayıncaya.. kalan zamana belki bir film sığdırabilirim..

    bu yandaki resim aslında Paris’ten gelen bir magnetin üzerinden..

    tam da Ice Hotel yaram kaşınmaya başlamışken Nell 3 günlük Paris gezisinden bana o magneti getirmiş..

    (Ice Hotel’de kalmak değil çalışmak istiyorum.. inşaatında yani.. buzların içinde..)

    bakınca içlendim tabii..

    hayallerimden biri çünkü gidip Champs Elysées’deki insanların ve Eiffel’in çekebildiğim kadar fotoğrafını çekebilmek..

    şöyle güzel bir yere konuçlanmak ve günün her saatinde, yağmurda ve karda.. Eiffel’in yüzlerce fotoğrafı..

    çocukluğumda Nice’da yaşamayı hayal ettiğimi saymazsak başka da derdim yok Fransa’yla ilgili.. ne peynir ne şarap ne çikolata..

    sadece Eiffel ve fotoğraflar..

    sucuk peşinde..

    Salı 13 Ekim 2009

    BellekKutusu’nda gördüğüm şu yazının ardından heralde gitmeseydim, rahatım kaçardı.. fikri sunduğum hemen herkes geldi.. Win, Momo, Tijin, Annie, Suiwar.. süper bir ekipti.. pazar 12:00 vapuruyla Kabataş iskelede buluştuk.. o kadar kalabalıktı ki, ek sefer koydular..

    adaya vardığımızda manastıra kadar yürümeye karar verdik, aslında yürümek istemeseydik de o kalabalıkta faytona binmemiz de pek mümkün gözükmüyordu..

    hava sıcak, yolumuz uzundu.. Yücetepe Kır Gazinosu’na vardığımızda artık hepimiz iyice acıkmıştık.. manastıra bile uğramadan hemen bir masa bulduk ve yemek sırasına girdik.. orada memnun kalmadığımız tek şey bu sıra oldu.. diğer günlerde de olan birşey mi bu bilmiyorum ama yemek almak biraz eziyetli geldi bize.. müşteriler siparişlerini vermek ve yemek almak için sıraya giriyorlar.. çok kalabalık olduğu için yorucu bir sıraydı.. yarım saatten fazla sürdü.. ama mutlu son için değerdi doğrusu..

    bu bekleyişin ardından, manzaraya karşı, ağaçların altında nefis bir yemek yedik.. Bağcı’nın kırmızı ve beyaz şarabını satıyorlar ve bence kırmızı olan çok lezzetliydi.. bol baharatlı taze sucuğu, taze ekmek ve çoban salata eşliğinde yerken mutluluktan gözlerim yaşardı.. kışın tekrar gelmek üzere planlar yapıldı..

    bu not sevgilime; ada yolculuğu sandığım kadar sıkıcı değilmiş.. kışın tekrar tekrar gidebiliriz diye düşünüyorum.. yolda bulmaca çözüp, kar kıyamette şarap içip sucuk yeriz..

    Deep Restaurant

    Cuma 24 Nisan 2009

    geçenlerde bir yazıda demiştim ya değişiklikleri sevmem.. yıllardır yemeğimi aynı restaurantta yerim diye.. (tabii istisnalar var.. ama bahsedeceğim yer beni hiç hayal kırıklığına uğratmadı..) madem böyle dedim.. bahsetmek farz oldu..

    bir önceki seneyi hatırlamıyorum ama geçen sene 23 Nisan bana yaramıştı.. bisiklet tepesinde güzel bir gün geçirmiştim.. bu sene de evde bilgisayar başında pineklerken, kuzenim dedi ki.. hadi Taksime gel, sana Deep’te yemek ısmarlayayım..

    süper bir teklif..

    Deep Restaurant’a kaç senedir gidiyoruz bilmiyorum ama kuzenler olarak bizim için Taksim’de düşünmeden gidilecek tek yer.. sanıyorum hayatımızda 8-9 senelik geçmişi var.. aynı restaurantta aynı yemeği yiyen psikopat italyan tetikçiler gibiyiz..her gittiğimizde ezberlediğimiz menüyü baştan sona okur, sonra da birbirimize “sen ne yiyeceksin” diye sormaya başlarız..

    Deep, tahta sandalye masaları ve mavi beyaz ekoseli örtüleri ile benim için herzaman en güzel dekorasyon ödülüne adaydır.. masalarda denizci fenerleri, duvarlarda denizcilikle ilgili binbir obje ve resim vardır.. genelde sakin müzikler çalar.. bazen fransızca bişiler.. bazen tribal bişiler.. küçük bir mekan olmasına rağmen masalar sıkışık ve küçücük değildir.. yemeğiniz bitse de kimse gözünüzün içine “ne zaman kalkacaksınız” der gibi bakmaz.. hesap geldiğinde de hiçbir süprizle karşılaşmassınız..

    benim favori yemeklerim.. en başta.. “çıtır tavuk salata”.. salata deyip geçmeyin.. oldukça doyurucudur.. “iki katlı kaşarlı schnitzel” efsane gibidir.. hatta yediğim en güzel fish&chips de Deep’te yapılır.. sosu muhteşemdir.. meraklısına bir çok restaurantta karşılaşamayacağı kadar seçenekte sosis de var.. resimde gördüğünüz “ızgara sebze ve pesto sos ile hazırlanmış tavuklu wrap”.. yemekler kocaman tabaklarda ve ya kızarmış patates ya da haşlanmış sebze ile servis yapılır.. her zaman için yiyebileceğinizden fazlası vardır.. ve içecek konusunda ise.. meşrubatların ve kahvelerin yanında yaklaşık beş çeşit bira ve en az on çeşit şarap seçeneği mevcut..

    Deep’e gitmek için, İstiklal Caddesinde sağda 2. araya (AkSanat’ın sokağı) giriyorsunuz.. 50 metre sonra o sokak dörtyol ağzı oluyor.. sol karşı köşede Deep mavi beyaz örtülü masalarıyla sizi bekliyor.. (yazın kapısının önündeki küçük bahçede de oturabiliyorsunuz..)

    açık adres ise.. Kurabiye Sk. No:2

    212-243 44 83