Lunawar
  • ANASAYFA
  • Bursa’ya gözyaşı

    Çarşamba 9 Mart 2011

    bugün Kızıl Kaplan ile günlük selamlaşmalarımız arasında İstanbul’daki havayı sordu bana.. Bursa’da lapa lapa kar yağıyormuş.. Kızıl Kaplan bayılır kara.. ne de olsa o bir snowboardcu.. (bu yazı motorsikletle ilgili olsaydı onun için motorcu, tenisle ilgili olsaydı tenisçi, müzikle ilgili olsaydı süper bir baterist de diyebilirdim ama bu yazı Bursa ve karla ilgili:)) neyse.. ne diyordum.. evet kar..

    bana Bursa’dan birkaç kar fotoğrafı gönderdi.. ama nasıl desem..

    Bursa turistik bir şehir olduğu için yığınla turistik fotoğrafı vardır.. karlar altında, minareler gölgesinde, yeşiller içinde.. ama bu fotoğraflar işte şu yandaki fotoğraflar.. hergün önünden geçtiğim hatta vakit geçirdiğim Heykel ve Heykel’in önünden çekilmiş Sönmez’e doğru bir görüntü.. tam da Bursa hayatımın geçtiği yerler işte.. her ikisine de baktığımda kendimi o fotoğraflarda bir yere koyabildim, değişik değişik kişilerle, kimi zaman yalnız.. farklı muhabbetler ve ruh halleri içinde.. kimi zaman ayık, kimi zaman çakırkeyif.. soğukta sigara içerken.. birilerini beklerken.. sadece yalnızken..

    bütün bildiğim goth şarkılar dönmeye başlıyor fonda.. MyDyingBride’lar Katatonia’lar.. sanki fotoğraf değilmiş de ben bakıyormuşum gibi..

    içim buruldu, gözlerim doldu.. Bursa hayatı benim için o kadar karanlık ve tarifsiz ki şimdi.. o kadar sene orda yaşayıp hayatımı şekillendirirken Bursa’ya dair hiç mi elle tutulur bir anım olmaz benim.. her gördüğümün fotoğrafını çeken benim Bursa günlerine ait hiç fotoğrafım yok neredeyse.. ama Bursa adını bile duymak birbiriyle yarışan en az bir milyon anı ve hikayeyi dolduruyor beynime.. diyorum ki.. iyi ki Setbaşı.. Yeşil.. Emirsultan yoktu gönderdiği fotoğraflar arasında.. benim Bursa’nın sevdiğim yakası.. en sevdiğim.. öyle ki Setbaşı köprüsünü ilk gördüğümde (ilk Bursa’ya gittiğim gün) sırf o köprünün hatırına o şehirde kalabileceğimi düşünmüştüm.. onun dışında dağlarla çevrili Bursa çok yabancı gelmişti bana, sevmemiştim.. Setbaşı köprüsünden bakıp Yener Ocakbaşı’nı görüp “ne güzel” diye düşünmüştüm.. “acaba bayanlar da girebiliyor mu..” sonradan öğrendim ki meğer öğrencilerin akşamcı amcaların arasına karıştığı bir mekanmış.. bir kız vardı mesela.. rakı ve maydonoz isterdi.. rakı.. bir tabakta da maydonoz.. bir rakı bir maydonoz..

    işte bu havada Yener’de olmak vardı.. akşam yavaş yavaş olurken.. kardan 10 metre ilerisi görünmezken.. karla kaplanmış derenin suyu hala donmadan usul usul akarken, Yener’in ışıkları yavaş yavaş yanıp dışardaki manzarayı görmemizi engellerken.. televizyonda haber öncesi haberler başlamışken.. rakı hiç o kadar melankolik ve depresif olmamıştır heralde..
    hay allah ya.. Kızıl Kaplan.. naptın sen yahu.. bak içim kabardı..

    işim gücüm var benim daha..

    hem kar da sevmem ben..

    karanlıkta yaşıyoruz..

    Salı 27 Nisan 2010

    evet, klasik sızlanmalarımdan biri bu yazı da..

    hayır bahar geldi de nereye geldi anlamadım..

    akşamüzeri 6 dan güneş batana kadar bir miktar güneş görüyoruz ama o sayılmaz..

    sabahları ofise gelip açılmayan plaza camlarımızın ardında, floresan ışığının altında, bahardan beter alerjiye sebep olan halıflekslerimizle kutucuklarımızda hemsterlar gibi çırpınıp (sanıyorum hemsterlar bundan en azından keyif alıyor..) akşam servisin camından aydınlık güne bakıp eve varıyoruz.. bir iki saat sonra evde de ışıklar yanıyor..

    güneşte kalınca yüzümün gözümün şişmesi boşuna değil.. bünyeye o kadar yabancı ki güneş..

    yanlış anlaşılmasın, geceleri çok severim ben.. ama  bu başka birşey.. zaten gündüz bu kadar çırpınıp efor sarfedince geceden bir tat almak pek zor oluyor..

    yazının resmi Momo.. bir yaz gecesi belki sabaha karşı, orman gibi bir bahçenin içinde, karanlıkta, rakı içerken..

    kıvanç ocakbaşı – ayvalık

    Cumartesi 3 Ocak 2009

    biraz gezmek istiyor canım.. Kabak Koyu depreşti yine son günlerde.. insanın hayatına kıyasla çok küçük bir zaman dilimini geçirdiği yeri “ev”i bellemesi garip belki ama orda kendimi gerçekten iyi hissediyorum..

    fotoğraflara bakarken, zamanında siteye koymak ve hakkında bilgi verebilmek için çektiğim bir fotoğrafla karşılaştım.. sonra ertelemişim..

    şimdi tam zamanı..

    daha önce sevgilimle yaptığımız küçük bir tatilden bahsetmiştim.. bu tatilin Ayvalık ayağında bir akşam eve dönecekken, vazgeçip, Ayvalık’ta güzel balık yiyebileceğimiz bir yer aramaya başladık.. merkezde, denize paralel sokaklarda gözüme kestirdiğim küçük bir restaurant geldi aklımıza.. denize dik inen bir sokağın köşesindeydi.. sokağın bir kısmının üzerini çardak gibi kapatılmış ve masalar atılmış, içeriye ise sadece 3 masanın sığabileceği bir restaurant.. kapısının önünde küçük yapay bir şelale, şelalenin civarında kuşlar.. şelalenin çevresinde ve masaların olduğu sokakta ise saksı ve tenekelerde yetişen patlıcan, biber ve domates..

    bizi bir bayan karşıladı.. mekanın balık değil et resturantı olduğunu söyledi.. biz biraz boynu bükük ayrılırken “biraz gezin, bir yer bulamazsanız balıklarınızı alıp buraya gelin, eşim geldiğinde balıkları sizin için pişirir..” tabii biz hiç gezmeden balık haline gidip bir kilo çipura ile geri döndük.. sokakta yerimizi aldık.. rakımızı söyledik.. mevsim salatası, patlıcan salatası ve Ahmet Bey’in tavsiyesiyle nar ekşili bostane istedik..

    sonrası yazıya dökülmeyecek kadar kusursuz bir sohbet ve lezzetler birliği.. o küçücük dükkanın sakladıkları bizi hayrete düşürdü.. rakılarımızın “ehl-i keyif” ile servis edilmesi, mezelerimizin lezzeti, Ahmet Bey’in pişirdiği tazecik deniz çipuraları.. hepsi bizi tek kelimeyle mest etti..

    Ahmet Bey’in sofrasındaki hemen herşey Antep’ten gelmiş.. nar ekşisi, şalgam suyu, kahve..

    yemeğimiz bittikten sonra Ahmet Bey bize kahve ikram etmek için ısrar etti.. herşey bu kadar lezzetli olunca en iyisi Ahmet Bey’in sözünden çıkmamak diye düşündük.. kahvelerimiz ehl-i keyiflerimiz gibi bakır bir muhafazanın içinde geldi.. (onun resmi de başka bir yazıda artık..) nefis kahvelerimizi de içtikten sonra Ahmet Bey ve eşine bol bol teşekkür ederek ordan ayrıldık..

    Kıvanç Ocakbaşı ile ilgili iki önemli dipnot;

    * Hesabı istedikten sonra eşime gelecek hesapla ilgili bir tahminde bulundum.. ve doğru çıktı.. orda o yemekleri yedikten ve o tatlı muhabbetle ağırlandıktan sonra (hele de içkinin geldiği bir masada) ödemeye çekineceğiniz kadar düşük.. bırakacağınız hiçbir bahşiş de ne yazık ki karşılığı değil (zaten tek çalışan Ahmet Bey ve eşi)..  o yüzden, aldığımızın karşılığını ödeyemediğimiz için, biraz buruk ayrıldık..

    * Kıvanç Ocakbaşı’nı bir daha ziyarete gittiğimizde Ayvalık’ta olduğumuzu unutup Kıvanç Ocakbaşı’nda olduğumuzu kendimize hatırlatacağız.. balık yok, et var.. çünkü bu kadar lezzetli mezeler ve salata yapabilen Antepli bir ustanın elinden et yemediğimiz için çok pişmanız..

    son olarak da size Kıvanç Ocakbaşı’nın iletişim bilgilerini vermek istiyorum.. Ayvalık’a yolunuz düşerse.. mutlaka..

    Gümrük Cd. 2. Sk. No:2 (Oyakbank arkası)

    Tel: 266 312 84 82

    just a perfect day

    Perşembe 20 Kasım 2008

    bir süredir yazamıyorum.. nelerle uğraştığım ise meçhul.. yapılacak işler silsilesi içinde hiç birşey  yapmadan nasıl oluyor da böyle yoruluyorum bilmiyorum.. kafamda hep birşeyler var gibi ama kapağını açıp baktığımda bomboş..

    iki gün önce, günlerden salı.. belki de en güzel salı.. sevgilimle inanması güç ama benim asla inanmaktan vazgeçmediğim bir konuda nefis bir haber aldık.. İstanbul’u sel götürürken Cerrahpaşa’dan Eminönü’ne kadar poşet gibi bir yağmurluğun içinde, ayaklarımız sırılsıklam yürüdük.. Taksim’de en bir sevdiğim restaurant olan Deep’e gittik.. gündüz gündüz bira söyledik kendimize.. eve giderken bir de rakı alalım dedik.. akşamüzeri naçizane soframızı kurup bir de film ayarladık kendimize..

    gece yatmadan hemen önce mutfakta bir sigara içerken gün boyunca aklımda dönüp duran bir şarkıyı mırıldandım..

    mükemmel bir gün, parkta sangria içmek/ sonra hava karardığında/ eve gitmek/ mükemmel bir gün işte/ yem vermek hayvanlara/ hayvanat bahçesinde/ sonra sinemaya/ eve sonra da

    mükemmel bir gün işte/ mutluyum seninle geçti diye/ iki arada bir derede/ bırakma beni/iki arada bir derede

    mükemmel bir gün işte/ dert,tasa geride/ başbaşa haftasonu keyfi/ ne kıyak be oh

    mükemmel bir gün işte /unutturdun bana kendimi/ başka biriydim sanki/ iyi biri..

    mükemmel bir gün işte/ mutluyum seninle geçti diye/ iki arada bir derede /bırakma beni/ iki arada bir derede

    ne ekersen onu biçersin..

    mükemmel bir gün işte..

    sanki o gün için yazılmıştı.. o şarkıyı bu kadar sevdiğimi daha önce farketmemiştim.. Just A Perfect Day 18 Kasım Salı gününün fon müziğiydi..