Lunawar
  • ANASAYFA
  • “vanderlyle”nin hiç bir anlamı yok*

    Pazartesi 2 Nisan 2012

    şarkı şöyle başlıyor..

    leave your home

    chance your name

    live alone

    eat your cake

    günlerdir dinlediğim the National’dan “Vanderlyle Crybaby Geeks”

    bazen hala şaşırabildiğime şaşırıyorum..

    hayat çok tuhaf..

    bazen çok zor..

    bazen anlaşılmaz..

    bazen sıradan..

    bazen çok kolay..

    hergün kendimi oyalayacak bir şeyler bulabildiğim için şükretmem lazım..

    yaz geliyor..

    ben kışın geldiği günleri şimdiden özledim..

    *via; quora..

    bazı günler “life is a pigsty” bazı günler değil..

    Cuma 30 Aralık 2011

    çarşamba akşamı bolca içtik departman kutlaması bahnesiyle.. sonra devam ettik bi kaç arkadaş.. sonra evde kardeşle.. sabah 4:30du sanıyorum yattığımda.. sonra mesai yeniden bir iki saat sonra.. bazen akşamdan kalma olmayı çok seviyorum ve dün öyle bir gün geçirdim.. sanki kendim değilmişim gibi.. başka türlü de düşünebildiğim.. o kadar iyi hissettim ki kendimi.. aynı şarkıdaki gibi.. (I thought I was someone else, someone good) sonra nefis bir uyku..
    bu sabah kalktım aklımda binlerce şarkı.. dün o akşamdan kalma ruh haliyle o kadar güzel şeyler dinledim ki.. çalan her nota benim içimdeydi.. aynaya hiç bakmamış olsam ışık falan saçtığımı sanabilirdim içimde çalan müzikle..
    yola çıktım, müziğim hala kulağımda.. önce David Bowie Wild is the Wind‘de “with your kiss my life begins” dedi sonra Morrisey ağız dolusu Life is a Pigsty.. demek ki hala alkollüyüm ki müzik içimde çalmaya devam etti.. sonra nerden geldiği belirsiz bir Kesmeşeker hissi çöktü..
    önce (her zaman) Acıların Kralı, sonra Gitme Kal ardından Tut Beni Düşmeden.. eh ben şiir sevmem ama Kesmeşeker’in şiirlerini kim sevmez ki..
    bu hikaye Grizu Bira ve Kahve’yle devam eder.. sonra daha neler neler..
    belki Mavi Sakal belki Objektif illa biraz Whisky.. görücez..
    ama ben bu ruh halini seviyorum.. nasıl besleyeceğimi de çok iyi biliyorum.. kahveyle yapacağım kahvaltıyı bekliyorum mesela.. bi saniye sonra ağlayabilir.. ardından da deli deli gülebilirim..
    başka bir insan gibi hissetmeyi çok seviyorum..

    **Kesmeşeker yeni albüm yapmış ha..

    drive

    Çarşamba 14 Aralık 2011

    Ryan Gosling‘i çok severim Lars and the Real Girl‘den beri ama şimdilerde o kadar çok adını duydum ki sevdiğim herşeye karşı verdiğim tepkiyi verip onu gözardı ediyorum.. kıskanç adamım ben ya yalnızca ben seveyim ya da gitsin sevenlerine istiyorum..

    yani normalde bu filmi bu bu kadar erken izlememem gerekiyordu  ama evdeki yatak maceram uzayınca dayanamadım izledim.. (bu arada iş başı yaptım bu hafta.. iyi gibiyim, film maceralarım sona erdi.. ama yazacak bişeyler var hala..)

    film üzerine çok konuşuldu, yazıldı, çizildi.. filmden olduğu kadar bunlardan da uzak durmaya çalıştım.. sadece bir yazı okumuştum, izleyince anladım ki o yazıdan başka da birşey okumama gerek yokmuş.. (siz de gerçek bir film eleştirisi istiyorsanız onu okuyun bence..) hatta bu yazıda bile fimden daha çok cümle var sanırım..

    Drive genel olarak bir çizgi roman havasında geçiyor.. Ryan Gosling harika bir anti-kahraman rolü çizmiş.. tüm hayatı boyunca kendinden emin, yapılması gerekiyorsa yapılır mantığıyla ilerlemiş son sahneye kadar süper bir anti-kahraman gururuyla.. zaten hayatının ipleri bir kez elinden kaçmış.. onda da fazla söze gerek yok.. uzun bakışmalar, saçı kulağının arkasına itişler, bir yudum su içmeler.. tüm bu aşkvari durumlar ve uzun sessizlikler filmin çizgi roman havasını vereniydi.. ufak ayrıntılar, söylenmeyen sözler, kahraman da anti-kahraman olunca boşlukları seyirci kendi kafasından dilediği şekilde doldurabiliyordu.. (hepimiz kendi hayatlarımızın anti-kahramanları değil miyiz ha?) zaten dışardan bakınca absürd gözükebilecek bu sessiz bakışmalar filmin başındaki susuz aksiyon sahnesiyle filmin içine vakumla çekilmiş seyirci için uzun iç diyaloglara dönüşmeye müsait hale geliyor..

    benim istisnasız en sevdiğim tonlardan olan o turuncu ton (bunun bir adı varsa bana söyleyiverin) filmin genel havasına hakim ve insanı daha bir doksanlara götürüyor ya da çizgi roman sayfalarını anımsatıyor.. birçokların bu kadar başarılı oyuncu bir araya gelince daha derin diyaloglu daha komplike senaryolu bir film beklediğini tahmin edebiliyorum, ben de bu kadar sade olabileceğini düşünmemiştim açıkçası.. ama Nino’nun (Ron Pearlman) uzun uzun konuşmasına karaktere bir tarih oluşturmasına gerek var mı ki.. yada  Bryan Cranston‘nun rolü Shannon.. bu adamlar zaten geçmişlerinmi ve kişilikerini yüzlerinde taşıyabilen adamlar.. ve mesela Irene’nin (Carey Mulligan) Driver evden çıktıktan sonra masaya oturuşu için herhangi bir repliğe ihtiyacı var mı ki?

    filmin müziklerine gelince, özellikle College ve Electric Youth’un A Real Hero’su uzun uzun dinlenmeyi hakediyor.. filme karanlık gücünü veren şeylerden biri de bu şarkı gibi ve tabii ki senaryoya..

    ha sahi.. senaryoyu biz yazmıştık değil mi:) bizi daha ne kadar fazla etkileyebilir ki?

    bugün bakınız.com‘da okuduğuma göre James Sallis boş durmamış bir de 6 sene sonrayı anlatan Driven’ı yazmış.. acaba ikinci film mi yolda diye merak ediyor insan.. güzel olmaz mıydı?

    Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu

    Cuma 25 Mart 2011

    Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu.. adı beni benden aldı kitabın.. ama tam da kitap almaya ara vermişken hiç de ucuz olmayan bir fiyatla çıkıverince zamansız geçici bir panik yaşamıştım.. benim canım kuzenlerim acımışlar deli halime doğum günü hediyesi alıvermişler bana.. sevdim sarıldım.. malumunuz Haruki Murakami‘yi çok severim..
    aldıktan sonra öğrendim ki son kitabı da değilmiş, 1985 te yazılmış.. diğer kitaplarından eksik kalacağını düşünüyorsanız sakın aldanmayın yirmi küsür sene önce yazıldığına.. Haruki Murakami adsız kahramanın beyninin kıvrımlarında dolaşan tüm düşünceleri imgeleriyle zenginleştirmiş ve okuyucuya sanki kahraman oymuş gibi birşeyler hissettirerek sunmuş..

    Bakacak bir şey olmadığından kızın etek ucuna bakarak ilerlemeye devam ettim. Eteği arada sırada yukarı sıyrılıyor, bacaklarının çamur bulaşmamış beyaz kısmı ortaya çıkıveriyordu. Eskilerden örnek alarak konuşacak olursak, jartiyerle kopça arasında kalan boşluk. Eskiden kadın çoraplarının üst kısmı ile jartiyer arasında boşluk kalırdı. Külotlu çoraplar çıkmadan önce.
    Derken kızın beyaz teni bana eskileri anımsattı. Jimmi Hendrix, Cream, Beatles, Otis Redding, işte o dönemler. Peter and Gordon’un “I go to Pieces”inin başlangıç akorlarının bir kısmını ıslıkla denedim. İyi şarkıydı.. Tatlı ve insanın içine işleyen bir şarkı. Duran Duran gibilerinden çok daha iyiydi. Belki de yaşlandığım için böle hissediyordum. Ne de olsa yirmi sene önce moda olmuş bir parçaydı. Yirmi yıl önce kimin aklına külotlu çorapların çkacağı gelirdi ki?
    “Neden ıslık çalıyorsun?!” diye bağırdı, kız.
    “Bilmem. İçimden geldi” diye yanıtladım.
    “Şarkının adı ne?”
    Söyledim.
    “Ben bilmiyorum öyle birşarkı.”
    “Sen doğmadan önce moda olmuş bir parça.”
    “Ne anlatıyor, o şarkıda?”
    “Vücudun parça parça olup, yok olmasını.”

    dünyasının sonuna yaklaşık 24 saat kalmış kahramanın düşünceleri bunlar.. üstelik yeraltından, karanlıkkaralarının vatanından, sülükler kanını emdikten, dünyanın sonuna 24 saat kaldığını öğrendikten ve üstelik yapacak birşeyi de yokken hayatını bir 24 saat uzatabilmek adına yerüstüne gizli geçitler ve tüneller vasıtasıyla ulaşmaya çalışırken aklından geçenler.. hayat size bir oyun oynamışsa ve kendinizi bir bulamcanın içinde bulmuşsanız üstelik bilemden yarattığınız bir başka dünya varsa ve tüm gelecek planlarınızı 24 saatten kısa bir zamana sığdırmanız gerekiyorsa işte uykunuzun gelmemesi gereken vakit tam da o vakittir.. kahramanın trajedisi hiç bitmeyecek gibi.. ama Haruki Murakami’nin öykülerinde sanırım bir son da yok.. ben kitabı bitirdiğim andan itibaren “bu kitabın ne güzel devamı yazılır” diye heveslenmedim değil.. (daha Sanat 3lemesinin 2. kitabını bekliyorum oysa..)

    bu arada çok büyük bir keyifle okuduğum İmkansızın Şarkısı orjinal adıyla Norwegian Wood İstanbul Film Festivalinde izleyici karşısına çıkıyor.. ben tabii ki orada olacağım.. şimdiden aklıma geldikçe heycanlanıyorum.. bir pazartesi öğleden sonrası güzel bir film izleyip mümkünse biraz gözyaşı döküp birkaç bira içmek istiyorum..

    hayatıma bir fon müziği istediğim yıllardan beri bu kadar müzikle ilgili olmayıp içinde müzik barındıran iki kitap okumamıştım sanırım.. mümkünse bahsedilen şarkıları tam da okurken dinlemek ayrı bir güzellik katacaktır diye düşünüyorm ama yok ben bunu yapmadım.. ama “Yağmurlu günde çamaşır, kiralık araba, Bob Dylan” bölümünü okurken iyiden iyiye canım çekti tabii..

    bu yazıyı kitaptan çok sevdiğim bir alıntıyla tamamlayayım bari.. ben yarın Alaçatı’da olacağım.. ordan güzel fotoğraflarla dönmeyi planlıyorum.. dönüğümde görüşmek üzere..

    “Bücür cebinden bembeyaz bir mendil çıkararak ağzına tutup, iki üç kez öksürdü. Sonra bir an mendili kontrol ettikten sonra çıkardığı cebine geri koydu. Bu bir önyargı, ama ben, mendil taşıyan erkeklere pek güvenmem. Benim bu türden çok fazla önyargım vardır. O yüzden insanlar tarafından pek fazla sevilmem. İnsanlar tarafından sevilmeyince önyargılar iyice artıveriyor.”

    **resim Norwegian Wood filminden..

    your pretty face going to hell

    Pazartesi 17 Ocak 2011

    yıllar sonra bir hayal gerçek oldu..

    Anneke‘yi kanlı canlı izledik..

    ilk dinlediğim şarkısı Leaves’in üzerinden belki on seneden fazla zaman geçti ama etkisi hala taze..

    sahneye önce Danny çıktı ve can taşıyan bütün hücrelerimi parmaklarının arasına alıp ezdi.. konser başlayalı daha bir çeyrek saat olmuştu ki Danny çoktan Fragile Dreams’ı damarlarıma zekretmişti..

    sonra Anneke Danny’nin ezdiği hücrelere yeniden can verdi..

    Leaves’i söylerken bütün mimiklerini biliyordum..

    konserin son kısmı Anneke ve Danny beraberce çalıp söylediler.. piyano ve gitarı değiş tokuş ettiler.. şarkıları da.. ve evet çok istediğim gibi Blower’s Daughter‘i de çaldılar.. Anneke’nin doğa üstü sesiyle her “i can’t take my eyes of you” deyişi “kalbimi bir blendera atılmış” gibi hissettirdi..

    biraz alkollü biraz sigaralı konser bitmiş kapının önünde dikilirken kendimi çok mutlu mesut hissettim..

    biraz da içim buruk..

    ama o konserin güzelliğindendi..

    when we were young..

    Çarşamba 12 Ocak 2011

    Kızıl Kaplan sağolsun güzel bir film izledik dün akşam.. böyle bir filmin varlığından bile haberim yoktu.. bazen durur
    durur can alıcı bir şarkı gönderiverir bana KızılKaplan..
    “sen seversin Bryan Ferry” dedi ve işte bu klibi izletti.. ben de madem Kızıl Kaplan perşembe burda olacak, muhabbete muhabbet katayım diye hemen Flashbacks of a Fool’u izleyiverdim..
    Daniel Craig hakkında iyi kötü pek fikrim yoktur.. old school bir havası var o bir gerçek ama bir Bond olarak benim ilgimi çekmemişti..
    bu filmde de pek bir kanıya varabildiğimi söyleyemem ama “yaramaz” rollerde iyi olduğu açık..
    gelelim şarkıya.. Roxy Music deyince aklıma ilk Jelaus Guy gelir ama şimdi bir de “if there something” var.. film şarkı üzerine kurulmuş gibi geldi bana ama şarkı içimi sızlattığı için de öyle hissediyor olabilirim..

    kısaca konusu; Joe Scot ünlü ama düşüşe geçmiş bir aktördür.. uyuşturucu kadınlar.. klasik ünlü kafesleri diyelim.. bir gün annesinden bir telefon alır ve büyüdüğü yerdeki en yakın arkadaşının öldüğünü öğrenir.. cenaze için hem büyüdüğü yere (ve bir gün terk ettiği) hem de geçmişine bir yolculuk yapar.. (şimdi Garden State geldi aklıma.. hım..) işte “if there is something”le böyle tanışır Luna..

    şimdi.. son söz olarak filmden öğrendiğim şarkıdan başka bir şey daha varsa o da şudur.. sana ölesiye aşık olduğundan emin olmadığın bir kıza bir arkadaşından bahsederken sakın “David Bowie albümünü baştan sona dinleyemediği için kız arkadaşından ayrılmıştı..” demeyin.. sakın.. sakın..

    Scott Pilgrim vs the World

    Pazartesi 27 Aralık 2010

    sabırla bekledik Scott Pilgrim’i.. sonunda o mutlu akşam geldi.. ben, Annie, Win ve Sui bir heves oturduk filmin başına.. aha.. o da ne.. bir dur bir nefes al.. Scott Pilgrim öyle bir süratle başladı ki.. aman yastığımı düzelteyim aman ayağımı uzatayım demeye kalmadan hepimiz dörtgöz filmi seyre daldık.. hem de ne seyir.. bir saniye gözlerimizi ayırsak ekrandan bir espri kaçıp gidiyor..

    efendim.. aslında Scott Pilgrim’in hikayesini herkes biliyor heralde.. o yüzden oldukça üstten geçeceğim.. Scott P. bir gün bir gün Ramona Flowers’ı görür ve aklı başından gider.. Ramona yeni kızdır ve hakkında “kalpkırıcı” dedikodularıyla beraber gelmiştir şehre.. Scott Ramona ile tanışmak için elinden gelen bütün beceriksizlikleri yapar ve işte o zaman işler karışmaya başlar.. Çünkü Ramona’nın peşindeki “7 evil exes” Ramona’nın hayatına girenlere hayatı zindan etmek için iş başındadır.. 7 şeytani eski sevgili Scott Pilgrim’in hayatına atari çılgınlığında hareket getirir.. uçan tekmeler, kılıçlar, kaykaylar, kaybedilen canlar, atari müzikleri, ses hızında uçan kızlar, müzikle dövüşen ikizler, gücünü veganlıktan alan süper güçlü delikanlılar, bonuslar vardır artık günlük yaşantısında.. Scott’un Ramona’yla beraber olabilmesi için 7 şeytani eski sevgiliyi yenmesi gerekmektedir..

    bu hengamenin içinde vasatlığa yer bırakmayan ayrıntılarla Scott Pilgrim vs the World temposu bir saniye düşmeden sizi içine çeker ve işte böyle özel güçlere bir kez daha özenirsiniz.. yolda yürürken kılıçla insanları doğramak, bakışlarınızla beyinlerini patlatmak hakkındaki hayalleriniz yeniden filizlenir..

    Scott Pilgrim vs the World’e aynı zamanda nefis oyuncular da konukluk etmiş.. en önemlisi Ramona için efsane niteliğindeki Gideon Graves.. yani Jason Schwartzman.. bir diğeri ise Vegan Police rolünde Thomas Jane.. (Thomas J.’i kötülerin peşinde izlemeye alıştık da yahu vegan polislik de neyin nesi? güçlerini vegan olmaktan alan bir “ex”in süt içtiğinde güçlerini geri almak için paydah oluverdiğinde gülmekten bayıldım ben..) aynı zamanda Smashing Pumpkins‘e ufak birsaygı duruşu da mevcut.. Scott bir sahnede efsana Smashing Pumpkins solisti Billy Corgan‘ın giydiği (ve benim çok özendiğim) “zero” tişörtünden giyer.. diğer bir sahnede ise yine Smashing Pumpkins’in baş harflerinden olşan logolarının bulunduğu bir tişörtü vardır.. (aa.. o da ne? Scott Pilgrim’in de baş harfleri SP)

    ayrıca Michael Cera en sevdiklerim arasına girme aday adayı iken bir anda puanı arttı ve sevdiklerim arasına giriverdi.. sanırım hiç büyümeyecek ve hep terkedilecek.. (ne? sadece 22 yaşında mı.. Juno? Nick and Norah infinite Playlist?) bence onda da Adam Sandler ve Ben Stiller‘da olan şeytan tüyünden var..

    Scott Pilgrim vs the World bu oyuncu kadrosu ve hengameye bir de nefis şarkılar eklemiş.. sırf şarkı sözleri bile ayrı bir yazının hikayesi..

    filmi ben bu kadar sevdiğime göre çok fazla sevmeyeni de çıkacaktır.. kültler arasına gireceğine eminim ama.. yukarıda anlattıklarım yetmediyse bile 2 saati sadece görselliği için harcamaya değer.. ya da  Wallace ve Stacey Pilgrim arasındaki anlaşılmaz/hızlı/karışık telefonlaşma sahneleri için..

    benim burda ne işim var?

    Pazartesi 13 Eylül 2010

    sonunda Sui ve Win beyler insafa geldi de siteme kavuştum.. bu arada anlatacak şeyler de birikti tabii.. ama ben gel git akıllıyım.. umarım toparlayabilirim hepsini..

    bilgisayarımda müzik kalmamış.. bugün laptopumu getirmek zorunda kalmıştım işyerime.. orda Tolga Bey ve GökçeKız‘a İngiltere’ye gidrler iken hazırladığım “sakine” karışık cdsini buldum.. oysa sabah ilk günün stresini kaldırabilmek için bolca B vitamini almıştım ki şimdi de ağlamaklı oldum.. tatilden döneli birbuçuk gün oldu..  daha yolda girdim strese.. oysa iki gün önce tek derdim mangalda pişmiş sucukların üzerine tatlı suda yüzmeye çalışırsam boğulup boğulmayacağımdı.. üzerine de daha kaç tane mısır yiyebileceğim..

    en sevdiğim ay diye birşey yoktu benim ama bu sene karar verdim ki Eylül’e bayılıyorum ben.. daha 1 Eylül’den itibaren gökyüzü karardı, yağmur yağmaya başladı.. Körfez’de gökyüzü yine çok renkliydi.. yukarıdaki resimi Mehmetalan Köyü’nden dönerken çektim.. öyle tatlı bir rüzgar esiyordu ki anlatamam..

    Mehmetalan Köyü bunca zaman Edremit’te yaşadıktan sonra ilk kez tanıştığım biryer benim.. (facebook sayfası bile varmış.. ) yolu Hasanboğuldu’yla aynı ama Mehmetalan daha yukarıda.. dolayısıyla daha az biliniyor ve suyu daha deli..

    güzel kamp yerleri yapmışlar bu sene oraya.. Fethiye’deki gibi.. ama bunların farkı denizin kıyısında değil nefis bir nehrin kıyısında olmaları.. biz Eylül sakinliğinden faydalanarak hemen mangalımızı yaktık.. (Win yazının bundan sonrası senin için acı verici olabilir ama bana çektirdiklerine say..)

    ben bu sefer sucuğu unutmadım..

    tabii mangalda sucuk olur da kırmızı şarap olmaz mı ki? işte engüzel Kayra Cumartesi resmi..

    bunca zaman mangal yapıp da içimde kalan bir diğer güzellik de işte bu..

    “yediğinde gözüm yok, gezip gördüklerini anlat” derseniz işte o biraz daha tehlikeli..

    Mehmetalan Köyünde akan o nehir var ya, işte o bazı yerlerde havuzlar oluşturmuş ve oldukça büyük havuzlar.. bazı yerler boyu oldukça geziyor.. gittiğimiz kampın sahibi üşenmemiş bir iskele bile yapmış.. yemekten sonra çok çok uzun bir süre o buz gibi sudan çıkamadık.. atladık, yüzdük, kahkahalar attık..

    duru suyun üstüne yatıp da gökyüzüne baktığımda tek gördüğüm nehrin üzerine kapaklanmış ağaçların arasından mendil kadar gökyüzüydü..

    artık üşüdük diye hangimiz sudan çıkmaya kalksa, her seferinde geri döndü.. herkes mutluluktan sarhoş kahkahalarla dağları çınlattık..

    sonra gel de gözlerine anlat İstanbul’da ne aradığını.. gel de yüreğine anlat ağzına kadar çıkmışken nasıl olsa tekrar geri döneceğini.. dün akşam Şirince’den aldığım meyve şaraplarından birini daha içtim rahat uyuyayım diye.. bakalım bu gece nasıl geçecek..

    hem Isabel Allende‘nin yeni kitabı da çıkmış..

    bari ağlamadan önce son bir resim daha gireyim..

    işte bu da yüzdüğümüz yer..

    gittiğimiz yerin adı ise Akaleos Camp.. sitede bilgileri var ama çöp atanı, zarar vereni görürsem döverim.. baştan söyliyeyim..

    festival ruhu

    Perşembe 24 Haziran 2010

    çaktı şimşek yağdı yağmur..

    günlerdir böyle hava.. hayır tam da benim istediğim hava ama böyle yağmaya devam ederse haftasonu Sonispher gerçekten kayda değer geçecek gibi.. oysa benim korkum havanın çok sıcak olmasıydı.. ne de olsa ahırdaki koyunlar gibi olacağız İnönü Stadyumu’nda..

    bundan önce Biletix’e çemkirmişliğim var.. her fırsatta da çemkirmeye devam ediyorum.. böyle bir tekelle biletlerin ruhsuzlaşması, anı/koleksiyon niteliğini kaybetmesi üzücü geliyor bana..

    bir de üzerine şu Küçükçiftlik Park organizasyonları çıktı.. geçen sene Unirock‘ta son gün gidememize sebep olan beton zemin.. ne oturup dinlenecek bir çayır çimen, ne bir ağaç gölgesi.. bir de üstüne betonda dikilmenin verdiği bel ağrısı.. sevgilim o gün bugündür konsere gitmez oldu KÇP adını duyunca..

    bir de bu yetmezmiş gibi şimdi bir festivali şehrin göbeğindeki bir stadyumda yapma çılgınlığı.. biletleri aylar öncesinden tükenen ve üç gün sürecek bu festivalin şehir trafiğine etkisi ne olacak bilemiyorum.. birileri bunu düşünmüş olmalı diye geçiriyorum içimden.. ama göreceğimiz rezilliği de tahmin etmiyor değilim.. ha bir de konser civarından geçen makam arabaları da olabilir tabii.. geçen sene Unirock’taki gibi..

    ama söyleyeceğim şu ki ben trafikten de geçtim.. nasıl olsa şehir merkezi, yürüyerek de ulaşırız.. (üzgünüm trafiktekiler..) ama böyle büyük bir festivalin ağacın, gölgenin, dinlenebilecek biryerlerin olmadığı çevresi duvarlarla çevrili bir alanda yapılması ne kadar doğru, festivalcileri ne kadar mutlu edecek bilemiyorum.. yüzlerce kişi şehirdışından gelecek üstelik.. çadır kampı olarak önerilen yer de yine KÇP..

    şimdi Atatürk Ormanı’nda yapılan, ParkOrman’da yapılan festivalleri anmamak mükün mü? gün boyunca konser izlemekten yorulanların oturduğu, uzandığı hatta uyuduğu ağaç dipleri nerde.. İnönü stadyumu nerde..

    bakalım yarın göreceğiz neler olacak.. aylar önce bilet alırken duyduğum heyecanı duyamıyorum bugün ne yazık ki.. yarın geçer diyorum.. yarın şans yüzümüze güler de Alice In Chains’e yetişebilirsek belki geçer bu stres.. ama bende festival ruhundan eser yok..

    izmir’de..

    Perşembe 15 Nisan 2010

    evet benim bir blogum vardı değil mi?

    bu sıralar çokca ihmal ettiğim blogum..

    bahardandır desem belki yeterli açıklama olacak ama.. neyse..

    haftasonu İzmir’deydim.. hayırlı bir iş için..

    iki dolu gün geçirdik.. ben, Umo, Nazo ve Eko..

    dolu diyorum çünkü nerdeyse uyumamacasına, bir çatı altına girmemecesine..

    yandaki kare biz buluştuktan birkaç saat sonra Kaos’ta..

    Kaos hem güzel müzikler çalıyor.. hem bahçesi var.. hem de serin..

    masa benim seçimim, kocaman masalar da vardı ama ben bu küçücük masalara bayıldım.. muhabbet edip içki içmek için on numara..

    çok gezdik İzmir’de.. çok fotoğraf çektik.. çok eğlendik.. bi sürü de bira içtik..

    ben en çok Kordon’u sevdim..

    çimenlere yayılıp bira içme kısmını..

    kendini hiçbir zaman biryere ait hissedememiş ben için böyle geziler çok kafa karıştırıcı oluyor genelde.. oturduğum yerden hemen hayal kurmaya başlıyorum.. sanki yaşadığım yer orasıymış gibi.. ne iş yaparım, nerelere giderim.. nasıl bir hayatım olur.. tabii kafası karışmış olarak döndüm izmir’den..

    İzmir’den döndüm derken, bir de Edremit’e uğradım arada.. yani yaptıklarımın arasına bir de yolculuk etmeyi katmam lazım..

    evett..yedim, içtim, gezdim, yattım, okudum, muhabbet ettim..

    ve işte bendeniz.. döndüm geldim..