Lunawar
  • ANASAYFA
  • drive

    Çarşamba 14 Aralık 2011

    Ryan Gosling‘i çok severim Lars and the Real Girl‘den beri ama şimdilerde o kadar çok adını duydum ki sevdiğim herşeye karşı verdiğim tepkiyi verip onu gözardı ediyorum.. kıskanç adamım ben ya yalnızca ben seveyim ya da gitsin sevenlerine istiyorum..

    yani normalde bu filmi bu bu kadar erken izlememem gerekiyordu  ama evdeki yatak maceram uzayınca dayanamadım izledim.. (bu arada iş başı yaptım bu hafta.. iyi gibiyim, film maceralarım sona erdi.. ama yazacak bişeyler var hala..)

    film üzerine çok konuşuldu, yazıldı, çizildi.. filmden olduğu kadar bunlardan da uzak durmaya çalıştım.. sadece bir yazı okumuştum, izleyince anladım ki o yazıdan başka da birşey okumama gerek yokmuş.. (siz de gerçek bir film eleştirisi istiyorsanız onu okuyun bence..) hatta bu yazıda bile fimden daha çok cümle var sanırım..

    Drive genel olarak bir çizgi roman havasında geçiyor.. Ryan Gosling harika bir anti-kahraman rolü çizmiş.. tüm hayatı boyunca kendinden emin, yapılması gerekiyorsa yapılır mantığıyla ilerlemiş son sahneye kadar süper bir anti-kahraman gururuyla.. zaten hayatının ipleri bir kez elinden kaçmış.. onda da fazla söze gerek yok.. uzun bakışmalar, saçı kulağının arkasına itişler, bir yudum su içmeler.. tüm bu aşkvari durumlar ve uzun sessizlikler filmin çizgi roman havasını vereniydi.. ufak ayrıntılar, söylenmeyen sözler, kahraman da anti-kahraman olunca boşlukları seyirci kendi kafasından dilediği şekilde doldurabiliyordu.. (hepimiz kendi hayatlarımızın anti-kahramanları değil miyiz ha?) zaten dışardan bakınca absürd gözükebilecek bu sessiz bakışmalar filmin başındaki susuz aksiyon sahnesiyle filmin içine vakumla çekilmiş seyirci için uzun iç diyaloglara dönüşmeye müsait hale geliyor..

    benim istisnasız en sevdiğim tonlardan olan o turuncu ton (bunun bir adı varsa bana söyleyiverin) filmin genel havasına hakim ve insanı daha bir doksanlara götürüyor ya da çizgi roman sayfalarını anımsatıyor.. birçokların bu kadar başarılı oyuncu bir araya gelince daha derin diyaloglu daha komplike senaryolu bir film beklediğini tahmin edebiliyorum, ben de bu kadar sade olabileceğini düşünmemiştim açıkçası.. ama Nino’nun (Ron Pearlman) uzun uzun konuşmasına karaktere bir tarih oluşturmasına gerek var mı ki.. yada  Bryan Cranston‘nun rolü Shannon.. bu adamlar zaten geçmişlerinmi ve kişilikerini yüzlerinde taşıyabilen adamlar.. ve mesela Irene’nin (Carey Mulligan) Driver evden çıktıktan sonra masaya oturuşu için herhangi bir repliğe ihtiyacı var mı ki?

    filmin müziklerine gelince, özellikle College ve Electric Youth’un A Real Hero’su uzun uzun dinlenmeyi hakediyor.. filme karanlık gücünü veren şeylerden biri de bu şarkı gibi ve tabii ki senaryoya..

    ha sahi.. senaryoyu biz yazmıştık değil mi:) bizi daha ne kadar fazla etkileyebilir ki?

    bugün bakınız.com‘da okuduğuma göre James Sallis boş durmamış bir de 6 sene sonrayı anlatan Driven’ı yazmış.. acaba ikinci film mi yolda diye merak ediyor insan.. güzel olmaz mıydı?

    dreamland

    Cuma 19 Aralık 2008

    2006 yapımı bu filmle ilgili doğru dürüst bir tane bile yazı bulamadım yerli kaynaklarda.. yönetmen Jason Matzner‘in imdb’de kayıtlı tek filmi.. puanının da 6,3 olduğu düşünülürse, oldukça önyargısız ve beklentisiz oturduk ekranın karşısına..

    kasabadan uzakta, yerleşimcilerinin “dreamland” dedikleri bir bölgede, karavanlarında yaşayan bi grup “farklı” insanın, kısa süreli hikayesi anlatılıyor filmde.. tabii bu kısa hikaye, tahmin edileceği üzere kahramanların bir çoğunun hayatına karga tulumba bir yön veriyor..

    filmde en beğendiğim karakter yan roldeki Henry idi.. büyük aşkı, karısı öldükten sonra dreamland’den hiç ayrılmamış.. zaten psikolojik olarak buna müsait değil.. koltuğunda elinde birasıyla görüyoruz neredeyse bütün film boyunca.. söyleyecek güzel şeyleri var..

    Henry’nin aklıllı kızı Audrey başrolde.. liseyi bitirmiş.. kasabada markette kasiyerlik yapıyor.. bir çok üniversiteye kabul edilmiş ancak babsının psikolojik sorunu ve en yakın akadaşının hastalığı yüzünden dreamland’de kalmaya karar vermiş..

    Calista (daha önce Lars and the Real Girl‘de izlemiştik..) dreamland’e hastalığı yüzünden gelmiş, o bir MS hastası.. Audrey’in en yakın arkadaşı ve geleceğin Miss America’sı..

    Bir gün Mookie ve ailesinin dreamland’e taşınmasıyla hemen herkesin hayatında bazı değişiklikler olmaya başlıyor..

    filmde kameralar çok etkili kullanılmış.. uçsuz bucaksız gökyüzü.. uçsuz bucaksız bir çöl.. devamlı esen rüzgar ve fonda çalan müzikler dramatik bir hareketlilik katmış tüm bu uçsuz bucaksız görüntüye.. tüm bunlarla tezat oluşturan az makyajlı karakterler (hatta neredeyse makyajsız).. süssüz kıyafetler, gerideki olağandışı manzarayı gerçek seviyesine çekmiş..

    biraz kafa karıştırıcı.. çok derin ve etkileyici olmayan bir konu ve görsel olarak oldukça başarılı bir film.. karakterliğin doğallığı (ya da doğala yakınlığı diyelim..) filmin beni içine almasına yardım etti..

    bu yazıyı okuduktan sonra önyargısız ve beklentisiz oturabilir misiniz filmin karşısına bilemiyorum ama keyifli bir birbuçuk saat için oldukça iyi bir seçim..

    lars and the real girl

    Cuma 1 Ağustos 2008

    2008 if! istanbul’da gösterime giren ve sessiz sedasız kayıplara karışan bir film lars and the real girl..

    lars “hayallerinin kızı(!)” nı bulmuş belki de kasabanın en şanslı adamıdır.. filmde kocaman gerçek üstü bir sevgi var.. izlerken ilk başta lars’ın ailesinin içine düştüğü durumlar yüzünden stres ve sıkıntıyla oflayıp puflasam da bir süre sonra kasabanın kahramanca ve içten davranışıyla ister istemez hayaller alemine daldım.. hatta o kadar ki ben bile bianca’nın gerçek olduğunu hissedip, giydiği pantolonun ayakkabılarıyla ne kadar da uyumsuz olduğunu düşünmeden edemedim..

    ancak filmin hikayesinin dışında bir lars’ın abisi rolündeki Paul Schneider‘in içinde bulunduğu durumla ilgili halleri beni keyiften öldürdü diyebilirim..

    izlemeyenler bu paragrafı okumasın  lütfen;

    filmin beni en çok etkileyen sahnelerinden biri, lars ve bianca’nın beraber gittikleri bir ev partisinde geçen küçük bir sahne.. lars ve bianca bir grup hatunla beraber muhabbet etmektedir.. lars gruptaki bayanlardan birine içki almak için gruptan ayrılır.. içkiyi alırken uzaktan gruba bakmaktadır.. bianca’yla  gözgöze gelir.. bakışırlar.. lars sevgiyle gülümser.. işte o bakışı gördükten sonra bianca’nın gerçek olmadığını kimse söyleyemez..

    işte bakışlarıyla bir kadını ve bir aşkı “gerçek” yapan oyunculuğu sayesinde filmde sadece Ryan Gosling için bile izlemeye değer..

    ha bir de unutmadan.. filmdeki kasaba gördüğüm en güzel kasabalardan biriydi.. geniş caddeler, durgun havasıyla zaten birçok şeyi yaşayıp görmüş, en küçük kıpırtıya hasret bir hali vardı..