Lunawar
  • ANASAYFA
  • I’m throwing my arms around Paris

    Salı 10 Nisan 2012

    In the absence of your touch
    And in the absence of loved ones
    I have decided I’m throwing my arms around all of paris because only stone and steel accept my love
    In the absence of your smiling face
    I traveled all over the place
    and I have decided I’m throwing my arms around all of paris because only stone and steel accept my love
    I’m throwing my arms around all of paris because only stone and steel accept my love.

    I’m throwing my arms around paris because nobody wants my love
    Nobody wants my love
    Nobody needs my love
    Nobody wants my love
    Yes you made yourself plain
    Yes you made yourself very plain

    **bahar başında kış yine geldi.. bu hafta böyle.. bence sakıncası yok.. bir de Morrissey haberi geldi.. 19 Temmuz’da.. bu sefer geçen sefer ki gibi dolunaya denk gelmeyecek, hatta ayı göremeyeceğiz gibi sanki.. ama biraz yağmur yağsa mesela.. sonra hep bir ağızdan “let me kiss you“..

    hindi zahra aşk doğum günü v.s.

    Çarşamba 9 Şubat 2011

    06 Şubat akşamı için sevgilimin bir süprizi vardı bana..akşam hazırlanıp Taksim’e gittik.. o arada bir konser olduğunu öğrendim.. pazar gününün depresif hali ve pazar rehaveti heyecanlanmamı engelledi.. zaten çok gitmek istediğim biri olsaydı haberim olurdu değil mi?

    peki ya çok gitmek istediğim biriyse ve konser tarihi değişmişse..

    Babylon’a girene kadar haberim olmadı Hindi Zahra konserinden, oysa 8-9 Şubatta iki konser verecekti ve ben gitmeyi o kadar çok istiyordum ki..

    Hindi Zahra hakkında ne söyleyebilirim emin değilim.. aslında belki o duygu yoğun halimle yazmalıydım ama pazar akşamı olunca ve ben çılgın bir iş haftasına başlayınca yazamadım gitti.. şimdi de bir sırt ağrısıyla yazıyorum ama yazmam lazım.. kendime saklayamayacağım kadar güzeldi çünkü..

    Hindi Zahra biraz geç çıktı sahneye ama daha ilk dakikadan ele geçirdi herkesi.. müztevazi hali, kendini kaybedercesine dans edişi ve benim o zamana kadar çoktan hatmettiğim şarkılarıyla muhteşemdi.. ama öyle iki şarkı vardı ki daha önce duymadığım.. hem ben hem diğerleri şaşkınlıkla dans ettik desem yeri heralde.. Arapça söyledi bu şarkıları.. progresif, pop, oryantel, jazz.. ritimle dans ederken bir saniye sonra omuz titretirken bulduk kendimizi.. çok kalabalıktı, çok etkileşimliydi.. ben karar verdim, Hindi Zahra ne zaman gelse ben onlayım..

    tabii bu muhteşem müziğin ve benim dansetmeye doyamadığım akşamın bir de güzel sebebi vardı.. sevgilimin bana doğum günü hediyesi.. ah nasıl makbule geçti, nasıl muhteşem bir hediyeydi anlatamam.. bir tek beni o gece görseydiniz anlardınız herhalde.. diyeceğim o ki aşık olmak çok başka güzel bir şey.. o kadar ki doğumgünlerimde “annem iyi ki beni doğurmuş” diye sevin sevin seviniyorum.. sevgilimin doğumgünlerinde de annesini gidip sevesim geliyor, “ne iyi etmişsin” diye.. hani biz birbirimizi bulmasak tüm dünya yanlış olurmuş gibi.. filozoflar hayatın anlamını boşuna arar, astronotlar uzaya boşuna çıkarmış gibi.. Kuantum, karma,hamsi kuşu, izafiyet, dondurmalı irmik helvası, çektiğim fotoğraflar, kalamarlar, dinazorlar, menemen, sudan karaya adım atan ilk zavallı, zippo çakmaklar, en mis kokulu yastıklar, yaz salatasının suyu, deniz kenarları, Kabak Koyu, balığın her türlüsü, karanlıkta gözüken yıldızlar, tüm haşlanmış mısırlar, buz gibi rakı, tadına doyamadığım kitaplar, mis gibi makarnalar, temiz kokan çarşaflar, uykunun en güzel yeri, taze sıkılmış meyve suyu, işten eve dönmek, bütün uzun saçlar, kalın pofuduk çoraplar, her yaz ilk denize girişler, fotoğraf makinasının sesi, uykudan uyanırken çalan müziklerin hepsi yalan olurmuş gibi.. daha neler neler.. neler neler hatta.. hatta v.s.

    ama işte ben doğdum.. o da geldi beni buldu..

    herkes kurtuldu..

    dünya kurtuldu..

    evren kurtuldu..

    I see trees of green, red roses too. .
    I see them bloom, for me and you. .
    and I think to myself, what a wonderful world..

    your pretty face going to hell

    Pazartesi 17 Ocak 2011

    yıllar sonra bir hayal gerçek oldu..

    Anneke‘yi kanlı canlı izledik..

    ilk dinlediğim şarkısı Leaves’in üzerinden belki on seneden fazla zaman geçti ama etkisi hala taze..

    sahneye önce Danny çıktı ve can taşıyan bütün hücrelerimi parmaklarının arasına alıp ezdi.. konser başlayalı daha bir çeyrek saat olmuştu ki Danny çoktan Fragile Dreams’ı damarlarıma zekretmişti..

    sonra Anneke Danny’nin ezdiği hücrelere yeniden can verdi..

    Leaves’i söylerken bütün mimiklerini biliyordum..

    konserin son kısmı Anneke ve Danny beraberce çalıp söylediler.. piyano ve gitarı değiş tokuş ettiler.. şarkıları da.. ve evet çok istediğim gibi Blower’s Daughter‘i de çaldılar.. Anneke’nin doğa üstü sesiyle her “i can’t take my eyes of you” deyişi “kalbimi bir blendera atılmış” gibi hissettirdi..

    biraz alkollü biraz sigaralı konser bitmiş kapının önünde dikilirken kendimi çok mutlu mesut hissettim..

    biraz da içim buruk..

    ama o konserin güzelliğindendi..

    tembel insan yalan olur..

    Çarşamba 21 Temmuz 2010

    “tembel insan yaratıcı olur” idi eskiden.. şimdi öyle bir tembellik geldi ki üstüme.. bırak yaratıcı olmayı susuzluktan baygınlık geçirecek olsam zor kıpırdanıyorum yerimden.. yemek yapmak ve yemek çok zor.. dışarı çıkmak çok zor.. iki kelam edesim yok yani.. yoksa nerde resim çekicem de film izliycem de sonra da bloga girip yazıcam.. hayır, daha kötüsü günler geçtikçe de içimdeki huzursuzluk da uzaklaşıyor benden.. bu vesileyle öğrendim işte, tembel insan daha tembel olur.. vicdanı bile sızlamaz tembellikten..

    tatil yaklaştı bu arada.. onun için de hiç bir hareket yok bende.. ne bir hazırlık, ne bir heyecan..

    sevgilim sağolsun, alıp beni sürüklüyor bi yerlere.. bu hafta sonu yine Sahilköy’e gittik.. insanın arabasının olması ne güzel birşeymiş öyle.. hadi gidelim dedikten onbeş dakika sonra yola çıkabiliyorsunuz.. işte Sahilköy’e de öyle gittik.. ben yolda arka koltuğa devrilip bira içtim.. Win de co-pilot oldu.. biraz denize girdik, çokça yuvarlandık kumlarda.. Sahilköy’ün sahilini pek sevdim ben, bilmem neden.. denizi de pek matah değil hani ama esintili kocaman bir sahil olması çok cezbetti beni.. arabamıza soğutucu da alınca, bi sürü birayla gideceğim..

    ha bir de anlatmayı ertelediğim Imogen Heap konseri var.. bu kadar erteleyince tabii yazacaklarım da hava oldu gitti.. deli kadın diyim bari.. hayran bıraktı herkesi kendine.. Just For Now’ı da seyirciyi üç gruba bölerek bize söyletti.. ne bileyim bir testere olsun, bir bardak olsun.. hepsinden müzik yapmayı becerdi sahnede.. sesleri üst üste kaydedip şarkılarına müzik yaptı.. yalnız bu cancağazım kadını sirk izlemeye gelmiş gibi gelip çenelerine bir saat hakim olamayanlara, devamlı sahnede olanlar hakkında ya da ıvır zıvır muhabbetler yapan bütün dinleyiciye teessüflerimi gönderiyorum.. iki dakka çenenize mukayyet olamadınız.. hatta kadıncağazın müziğinden yola çıkıp olayı aczimendilere kadar getirebilen saygı değer kişiye de burdan tüm içtenliğimle Bizimkiler’den alıntı bir “dumkof..” göndermek istiyorum..

    ben buralardayım..

    aklıma mukayyet olma peşinde..

    gene gelecek ben..

    Unirock 2010

    Pazartesi 5 Temmuz 2010

    kendimizi konserler verdik.. o konser senin bu konser benim peşi sıra geziyoruz.. en çok ayaklarım bozuluyor bu işe.. cumartesi akşamı artık onlar da su koyuverdiler.. kolay değil tabii gezer haldeki benim hızıma yetişmek.. bu işin arası yok zaten bende.. ya duruyorum, kıpırdatana aşkolsun.. ya da sanki kovalayan varmış gibi geziyorum..

    bu haftasonu da Unirock 2010 vardı.. ben bu sefer konser seçtim.. cuma akşamı Overkill gecesiydi.. taa 2005′te Rock Republic‘te izledikten sonra kaçırmamam gerektiğini biliyordum zaten.. çok keyifli çok şık bir konserdi.. kapanışı Fuck You ve MotöRrhead’ın Overkill‘iyle yaptılar.. bütün akşam Tijj’le son bir haftadır ne çok küfür yediğimizi düşündük.. “you’re fucking amazing..” gelen giden bize benzer şeyler söyledi.. ta ki Amorphis‘e kadar.. onlar ne naif ne kibar insanlar öyle.. çok yorgun bir cumartesinin ardından acaba gitmesem mi konsere derken bir son dakika kararıyla gittik Amorphis’e.. iyi ki de gitmişiz.. gözlerimi kapadım dinlerken.. çok keyifliydi.. onları da öpücüklerle gönderdik.. Black Winter Day ile muhteşem bir kapanış yaptılar..

    yukardaki resim 2005′teki Rock Republic’ten bir Overkill enstantenesi..

    haftaya yine konser var..

    Imogen Heap..

    şık bir performans bekliyorum.. bakalım..

    festival ruhu

    Perşembe 24 Haziran 2010

    çaktı şimşek yağdı yağmur..

    günlerdir böyle hava.. hayır tam da benim istediğim hava ama böyle yağmaya devam ederse haftasonu Sonispher gerçekten kayda değer geçecek gibi.. oysa benim korkum havanın çok sıcak olmasıydı.. ne de olsa ahırdaki koyunlar gibi olacağız İnönü Stadyumu’nda..

    bundan önce Biletix’e çemkirmişliğim var.. her fırsatta da çemkirmeye devam ediyorum.. böyle bir tekelle biletlerin ruhsuzlaşması, anı/koleksiyon niteliğini kaybetmesi üzücü geliyor bana..

    bir de üzerine şu Küçükçiftlik Park organizasyonları çıktı.. geçen sene Unirock‘ta son gün gidememize sebep olan beton zemin.. ne oturup dinlenecek bir çayır çimen, ne bir ağaç gölgesi.. bir de üstüne betonda dikilmenin verdiği bel ağrısı.. sevgilim o gün bugündür konsere gitmez oldu KÇP adını duyunca..

    bir de bu yetmezmiş gibi şimdi bir festivali şehrin göbeğindeki bir stadyumda yapma çılgınlığı.. biletleri aylar öncesinden tükenen ve üç gün sürecek bu festivalin şehir trafiğine etkisi ne olacak bilemiyorum.. birileri bunu düşünmüş olmalı diye geçiriyorum içimden.. ama göreceğimiz rezilliği de tahmin etmiyor değilim.. ha bir de konser civarından geçen makam arabaları da olabilir tabii.. geçen sene Unirock’taki gibi..

    ama söyleyeceğim şu ki ben trafikten de geçtim.. nasıl olsa şehir merkezi, yürüyerek de ulaşırız.. (üzgünüm trafiktekiler..) ama böyle büyük bir festivalin ağacın, gölgenin, dinlenebilecek biryerlerin olmadığı çevresi duvarlarla çevrili bir alanda yapılması ne kadar doğru, festivalcileri ne kadar mutlu edecek bilemiyorum.. yüzlerce kişi şehirdışından gelecek üstelik.. çadır kampı olarak önerilen yer de yine KÇP..

    şimdi Atatürk Ormanı’nda yapılan, ParkOrman’da yapılan festivalleri anmamak mükün mü? gün boyunca konser izlemekten yorulanların oturduğu, uzandığı hatta uyuduğu ağaç dipleri nerde.. İnönü stadyumu nerde..

    bakalım yarın göreceğiz neler olacak.. aylar önce bilet alırken duyduğum heyecanı duyamıyorum bugün ne yazık ki.. yarın geçer diyorum.. yarın şans yüzümüze güler de Alice In Chains’e yetişebilirsek belki geçer bu stres.. ama bende festival ruhundan eser yok..

    dolma saran tavşanlarız..

    Cuma 24 Temmuz 2009

    bu sabah Bekir Coşkun‘un yazısını okumama sevgilim vesile oldu..

    festival alanına ilk gittiğimde aklımdan geçen şey “bu konserler için ne kadar uluorta bir mekan” diye düşünmek oldu.. genelde ParkOrman, MehmetAkifErsoy Orman’ı gibi yerlerde yapıldığından, KüçükçiftlikPark bana çok gözönünde gelmişti.. (bilmeyenler için; Dolmabahçe-Maslak yolundaki lunapark alanı) göz önünde olmasından hoşlanmayışımın sebebi utanılacak çekinilecek bir durumda olmamız değidi tabii ki.. çok kısa bir süre önce konser basan, galyana gelmiş, birbirini fişteklemiş bir grubu televizyonda gözlerim yuvalarından fırlamış bir şekilde izlediğim içindi.. kendine benzemeyeni sevmeyen, sevmediği yetmezmiş gibi canına kasteteden, hatta yolda yürürken bile başına gelecekten korkan, korku içinde yaşamaya mahkum edilen bir toplumda yaşıyorum çünkü ben..

    böyle şeyler yazmak bana pek uygun değil.. ben Bekir Coşkun’un yazısını kopyalıyorum buraya.. izniyle..

    Rock çocukları…

    ŞARKILAR söylüyorlar…

    Şarkılar onlar için ekmek-hava-su gibi…
    Bir konser öncesi, sabahın ayazında, montlarına sarılmış, ıslak çimenlerin üzerine kıvranmış uyurken görmüştüm onları.

    “Neyi bekliyorlar?..”

    “Şarkıları…”

    Çoğu birkaç dil biliyor. Her şeyi tartışmaya hazırlar. Dünyanın tümünü kendilerinin kabul ediyorlar. Onlar için ırk-dil-din ayrımı yok…

    Çevre savaşçıları, küresel emperyalizme karşı duranlar, savaşlara “hayır” diyenler de onlardan çıkıyor…

    Kirli dünyaya itirazları var…

    Ve özgürler…

    *

    Küçükçiftlik Parkı’nda yerli-yabancı grupların katıldığı Unirock Festivali vardı. İşte Başbakan Harbiye’ye geçerken onları gördü.

    Çocuklar dans ederek şarkılarını söylüyorlardı.

    O an içinden belki “Fesuphanallah…” dedi Başbakan…

    Arabanın siyah camının arkasından, gözlerini kısarak, dolma saran tavşan görmüş gibi şaşkınlıkla baktı onlara.

    Nitekim ilk konuşmasında “…Giderken maalesef gençliğimizin bir bölümünün halini gördük. Üzüntü vericiydi. Böyle sınırsız-kontrolsüz bir ahlaki erozyonun olduğu yapılanma bizi dertlendiriyor” dedi…

    Ne yaptı ki çocuklar?..

    Babalarının iktidarında tavuk yemi ithalatı işine mi girdiler?..

    Büyük çarşıların önünü bedava kapatarak haşlanmış mısır ticareti mi yapıyorlar, babalarının adını sermaye yaparak?..

    Baba dostunun bursu ile okuyup, bir anda mücevherat şirketi sahibi olma olanakları da yok…

    Gemicik hayalleri de olamaz…

    *

    Onlar şarkılarını söylüyorlar…

    Niye bu kadarcık haklarını “ahlaki erozyon” sayıp, ayıplayıp, sonra da oturup dertleneceksiniz?.. Şarkı söylüyorlar, şarkı…

    Cennet kadar güzel, ama yağmalanmış-çalınmış bir ülkede doğdular… Onları bekleyen kötü yaşamlara, bunalımlara, işsizliklere, haksızlıklara, hukuksuzluklara karşı, şarkı söyleyerek yürüyorlar.

    Sadece şarkıları var… ”

    unirock fest 2009 fiyaskosu

    Pazartesi 20 Temmuz 2009

    geçen sene ParkOrman’da yapılan Uni-Rock Fest‘in ardından bu sene tam bir fiyasko yaşadık..

    Maçka Küçükçiftlik Park (hani şu lunaparkın olduğu alan..) 3 günlük bir festivali kaldıracak büyüklükte değildi.. cuma akşamı Arch Enemy için gittiğimizde  adım atacak yer bulamayınca şaşırdık kaldık.. sırayla; sahne, ayakta dikilmekten başka şansı olmayan yüzlerce katılımcı, yiyecek tezgahları ve çadır alanı olarak 4 katmandık ve hiçbirinin arasında boşluk yoktu.. el mahkum konserin başlamasını bekledik.. ayakta..

    bir diğer şok edici durum ise alanın tamamen beton olmasıydı.. hiç beton “festival” alanım olmamıştı.. çok şaşırdım.. yani ayakta durmaya artık dayanamayıp da mendil kadar, poponumu koyacğınız bir alan bulacak kadar şanslıysanız, o alan da beton olmak durumunda.. nerde ParkOrman’ın yapay çimleri.. nerde o çimlerin üzerinde fink atan karıncalar.. her yer beton ve.. toz tabii ki.. bir de.. Beşiktaş’ın göbeğinde çadır alanı da neyin nesi.. Beşiktaş yürüyerek 10 dakika ve ordan da her yere ulaşım var zaten..

    tüm bu olumsuzluklara cumartesi gecesi bir de bel ağrım eklenince pazar günü Amon Amarth‘ı izlemeye gidemedik.. ancak Arch Enemy ışıldıyordu diyebilirim.. zaten festivale gitmek için beni heycanlandıran ilk şey Angela Gossow‘u sahnede görmekti.. gerçekmiş.. o ses ona aitmiş.. ve detone olmadan arka arkaya bisürü şarkı söyleyebiliyormuş.. Angela’nın sanırım “müzik kası” var.. muhteşemdi.. Paradise Lost ise duruşu ağır çok şık bir sahne performansı sergiledi.. arkasından sahne alacak olan Kreator fanları rahat durmadı ama onlar çok iyiydi.. Kreator hakkında ise pek konuşmaya gerek yok sanırım.. Kreator seyircisinden çok memnundu.. syircisi de Kreator’dan.. Arch Enemy’den sonra en çok görmek istediğim grup olan Rotting Christ‘i ise saçma sahne saatleri yüzünden kaçırdım.. evet kaçırdım.. bu konu hakkında tek kelime duymak istemiyorum..

    şimdi önümüzdeki konserlere bakacağız.. canım çok fena Faith No More çekiyor ama konser nerde tahmin edin..

    2 bilet arasındaki sınırsız fark

    Salı 7 Temmuz 2009

    konserle başladı bu yaz da.. tam gaz devam ediyor.. açıkçası Dream Theater dışında beni şuana kadar cezbeden olmadı.. belki Placebo ama bu sefer Dream Theater’ı kaçırmam sanıyordum.. olmadı..

    şimdilik hazır olan tek konser biletim geçen sene de gittiğimiz festival; UniRock Fest.. Arch Enemy’den Paradise Lost’a bir sürü grup var.. hiç birini tek tek gidecek kadar sevmem ama bu kadro bir araya gelince gidip görmemek kayıp olur diye düşündüm..

    yandaki resimde 19 Eylül 1998 tarihinde İstanbul’da gerçekleşen the Rolling Stones konserinin bileti var.. 19 yaşındaydım ve 650 kilometre yol gelmiştim İstanbul’a.. aklıma geldince bile kalbim hızlanıyor.. gördüğüm en muhteşem konserdi.. biletini elimde tutmak bile garip bir his yaratıyordu.. o zamanlar biletix yoktu.. iyiki de yokmuş.. anlıyorsunuz değil mi.. çok söze gerek yok.. üzerindeki the Rolling Stones kabartmalı damga, hatta (burda gözükmese de..) the Rolling Stones logolu 3 boyutlu bandrol bile böyle “tarihi” olaylar yaşamış insanlar için paha biçilmez bir değer taşıyor.. du..

    flight 666

    Pazartesi 4 Mayıs 2009

    09 mayısta sadece bir günlüğüne belli birkaç sinemada (bu linkten gösterim yapılacak sinemaları görebilirsiniz..) gösterilecek olan Iron Maiden: Flight 666 adlı belgesel filmi izleme şansım oldu geçtiğimiz hafta.. İstinye Park AFM de ufak bir kokteylin ardından gala gösterimi yapıldı..

    daha önce nefis 2 adet rock belgeseline imza atan Sam Dunn ve  Scot McFayden in eseri olan belgeselde Bruce Dickinson‘un pilotluğunu yaptığı, 45 günlük ve 23 konserlik Somwhere Back In Time Tour’dan nefis sahneler izleyebiliyorsunuz..

    farklı ülkelerde, farklı kültürler tarafından, her seferinde coşkuyla karşılanan grubun hayranlarıyla olan röportajlar ve konser öncesi görüntüleri benim en çok ilgimi çeken kısım oldu.. Malezya’dan, Avusturalya’ya, Şili’den Arjantina’ya, Japonya’dan Kolombiya’ya kadar birçok ülkeyi gezdiler; bazı ülkelerin haberlerinde “satanik” olarak nitelendirildiler, bazı ülkelerde gençler konsere girebilmek için aramadan geçerken ayakkabılarını bile çıkarmak zorunda kaldı..sonuç her seferinde muhteşemdi..

    grup elemanlarıyla, sahne arkasında çalışanlarla birçok söyleşi yapıldı..en çok da Dickinson ile.. sahnede gözlerinden yayılan ateş bu söyleşilerde yerini bilgeliğe bırakıyordu sanki.. (tamamen hayranlığımdan uyduruyor da olabilirim tabi..)

    filmde akla kazınan bir çok sahne var.. Nicko McBrain‘ın bageti ellerinde ağlayan grup fanı.. vücuduna onlarca Maiden dövmesi yaptırmış bir başka fan.. hepsi çok etkileyiciydi.. ben ise en çok Japonya konseri öncesi sahne arkasında Adrian Smith‘i doğaçlama blues çalarken görmekten keyiflendim..

    bir de film boyunca düşünmeden edemedim.. bu kadar insan (tüm konserlere giden fanların toplamından bahsediyorum..) bu kadar istekli ve ısrarcı ve kalpten inanarak bir araya gelse.. ve dünyanın yörüngesini değiştirmeyi istese.. sanırım olurdu..