Lunawar
  • ANASAYFA
  • kaderin kızı

    Cuma 23 Ekim 2009

    okumaya kıyamadığım Isabel Allende kitapları var.. onlardan biriydi Kaderin Kızı.. istemeye istemeye bitirdim işte yine.. Allende’nin kurduğu dünyalar beni benden alıyor desem yeridir..

    Şili’de Valparaiso adlı liman kentinde şehrin ileri gelenlerinden bir ailenin evlatlığı Eliza’nın hikayesi..  Eliza neredeyse tüm Allende kadınları gibi özel yetenekleri olan bir çocuktur.. tazı gibi bir burnu vardır (sadece bir kez koklamayla bir yemeğin tüm malzemelerini sayabilir) ve istediğinde istemediklerine görünmeyebilir.. küçük bir hanımefendi olmak için yetiştirilir.. piyano çalmayı, kafasında kitapla dik yürümeyi, Fransızca’yı öğrenir.. ancak 17 yaşına geldiğinde bir gün kendi sınıfından olmayan birine aşık olur  ve onun peşinden yollara düşer.. 1850ler.. Amerika’da altına hücum’un yaşandığı yıllar.. tarihte yaşanmış olayların arasında Eliza ve akıl hocası – kader arkadaşı Çinli şifacı Tao Chi’en’in başlarından geçenler etkileyici bir dille anlatılıyor.. yine diğer Allende kitaplarında olduğu gibi hikaye sedece kitabın kahramanı etrafında dönmüyor.. Eliza ile birlikte bir dolandırıcının, müstehcen hikayeler yazan bir kadının, bir kanun kaçağının, bir genelev patroniçesinin, bir şifacının ve daha nicelerinin hayatlarının nasıl değiştiğini görüyoruz..

    Allende bu kitapta bazı yerlerde ileride olacaklardan da bahsetmiş.. hani, flashforward gibi.. olaylar gerçekleşene kadar hikayenin oraya nasıl geleceğini hayal bile edemiyorsunuz..

    şimdi yeni bir Allende kitabı okumadan önce yine bir süre başka kitaplar okuyacağım.. ki elimdeki Allende’ler hemen bitmesin..

    okyanus kokusu ve angoli mala

    Perşembe 15 Ekim 2009

    tatilde okumanın ayrı bir zevk verdiği kitap oldu benim için Okyanus Kokusu ve Angoli Mala.. kendim de denize, ormana yakın ve kafamı kaldırıp gökyüzüne bakabilecek ruh halindeyken, doğayla bu kadar içiçe geçmiş iki hikaye bulmak çok güzeldi.. doğayla içiçe derken kastettiğim, bolca betimleme değil ama.. burda doğa da diğer karakterler gibi ete kemiğe bürünmüştü..

    kitap iki öyküden oluşuyor.. yazarı Le Clézio’nun ağzından bir not var arka kapakta bu öykülerle ilgili..

    “Okuyacağınız iki kısa roman, ya da iki uzun öykünün arasında on beş yıllık bir süre var. Bana öyle geldi ki, ikisi de aynı şeyi, doğa sevgisini ve kötülüğü anlatıyor. Ama sıra ikisini bir araya getirmeye gelince, hangisinin öbürünün aynası olduğunu çözemedim…”

    kitaptaki ilk öyküde on iki yaşında, babası tarfından terkedilmiş, annesiyle bir hayat süren Nesime ve bir gece teknesine gizlice bindiği ünlü film yönetmeni Juan Moguer’in etkileyici ve garip hikayesi anlatılıyor..

    ikinci öyküde ise yazarın kısmen tanık olduğunu söylediği bir olay var.. beyazlar tarafından büyütülen Kızılderili Bravito’nun kabilesine dönüşü, orada aşık olması, bu aşkın tüm kurulu düzeni bozuşu ve Barvito’nun doğaya dönüşü insanın içine işleyen bir dille anlatılıyor..

    doğaya birazcık olsun yakınsanız en az benim kadar keyif alacağınızı umuyorum..

    bu arada kitaptan haberdar olmamı sağlayan Serablog‘a da çok çok teşekkürler..

    tebdil-i bünye

    Salı 26 Mayıs 2009

    tebdili mekanda hayır vardır derler ya.. (hatta benim test etmişliğim de var..) tebdili bünyede de vardır heralde.. yoksa bu kalk gidelim aklımla varacağım yer hayırlı bi yer değil midir?

    çantamı, kitaplarımı alıp yola çıkasım var.. zaten polenlerin de burnuma kaçası var.. bir de dövme yaptırasım.. ama onun için bir sponsora ihtiyacım var.. bu kadar varlık içinde yokluk çekiyorum ya.. benim iyi bir sopaya ihtiyacım var..

    tembellik ömürboyu

    Perşembe 21 Mayıs 2009

    çok zamandır yazamıyorum biliyorum.. başlığa bakıp da sefada olduğumu düşünmeyin ama itiraf ediyorum sefa peşindeyim.. her daim takipteyim..

    zaten allak bullak olan bünyem, yazın da etkisiyle iyice kendini bilmez oldu..

    yazmadığım süre içinde; pek film izlemedim.. ama birsürü film indirdim.. bir tek Lost’u bitirdim.. annemi İstanbul’a davet edip onunla bol bol gezdim.. akşamları dışarı çıktım.. yeni yeni dinlediğim birşeyler yok.. pazar akşamları hala sıkılıyorum.. ve çok gürültü yapıp az konuşuyorum.. yoksa bu böğrümdeki (doğru noktayı tarif eden en uygun kelime buymuş..) baskıyı başka türlü açıklayamam sanırım..

    ezberlenmiş işler için nasıl oluyor da bu kadar zaman harcamam gerekiyor hergün diye hayretler içinde kalıyorum..

    rutine oturtamadığım ihtiyaçlarım ise devamlı kızgınlık çekmemin sebebi..

    şu teknedeki adamın da hayatında kim bilir ne zorluklar ne rezillikler vardır ama ben şimdi onun yerinde olabilmek için neler vermezdim..

    sahici kitaplardan sıkıldım.. hele bir de Açlık’ı (Knut Hamsun) okudum ki, yaz sıcağında havale geçirmemek için tutunacak hiçbişeyim yoktu.. çabuk bitti de bir derin nefes aldım.. (yok yok kötü demiyorum.. çok sahi diyorum.. anlatırım sonra..) şimdi kendimi sahici olmayan kitaplara verdim.. bayıldığım vampir hikayeleri nasıl da yetişti imdadıma.. (bildiğin aşk hikayesi aslında!!) böyle bayıla bayıla okuyorum.. arkasından bir de Hawkmoon destanını okudum mu.. deymeyin depresyonuma..

    resimdeki adama gelince.. o, sabahtan o sahile gider.. yatar.. kalkar.. arasıra sahile çıkar.. sonra müşteri gelince alır tekneye, civar koyları gezdirir.. nazar değmesin civarda biraz da toprağı olduğunu duymuştum..

    gelsen de bu bilgisayarın başında dursan.. ben de birazcık uyuklasam, tıngır mıngır.. bir ayağım suda..

    pansumanlık durumlar

    Perşembe 26 Şubat 2009

    Mirkelam’ın Asuman Pansuman adındaki şarkısıyla ilgili bu bilgiyi ilk duyduğumda acaip hoşuma gitmişti.. yani şarkıyı değil de.. hakkındaki bilgi.. böyle şeyler hep ilgimi çekmiştir.. hani diğerlerinin “lüzumsuz” bilgi olarak gördüğü şeyler.. bu konuda şanslıyım çünkü sevgilimden arkadaşlarıma.. herkes ayrı bir konuda uzman..

    gelelim asıl konuya.. Mirkelam bu konuda herhangi birşeyler söylemişmiydi bilemiyorum.. takipçisi değilim.. ama 28 Nisan 2007 tarihli Sosyomat etiketinde araştırmacı bilgi küpü arkadaşım momovakit bu konuda beni bilgilendirmişti.. şarkının tüm sözlerini yazasım yok burda ama şarkıda geçen üç kelime grubu aslında 80′ler erotik Türk sinemasından alıntı..

    İşte Kapı İşte Sapı; Yavuz Figenli’den 1975 yapımı erotik bir film..

    Kartal Pendik Gittik Geldik; Kemal Kan’dan 1976 yapımı erotik bir film..

    Kıvrıl Fakat Kırılma; Çetin İnanç’tan 1976 yapımı bir erotik film..

    Hazır bunlardan bahsetmişken, Kabalcıdan 2002′de çıkan Erotik Türk Sineması adlı mini ansiklopediyi de burda anmadan geçmiyeyim dedim.. Meraklısına..

    melül bakışlı yaban koyununun bununla ne ilgisi var?

    Salı 10 Şubat 2009

    uzun zamandır hafif bir kitap okumanın hasretini çekiyorum.. Rilke, hayatının eziyetini, günlerce sırt çantamda çektikten sonra daha hafif bişeyler okuma hasretiyle yanan ben Yaban Koyununun İzinde‘yi elime aldım.. bir kere Yukio Mişima (o da sadece bir kitap) dan başka Japon bir yazar okumadığım için ayrı bir merakım da vardı..

    kitap güzeldi.. güzeldiden öte kaymak gibiydi.. birsürü ayrıntısı olan ama sıkıcı olmayan, hani bir oturuşta bitiriliverecek kitaplardan.. hikaye; sırtında yıldızı bulunan bir koyun ve onun peşinden yollara düşen genç bir adamın etrafında gelişiyor..

    benim kitapla ilgili tek sıkıntım; kapağında alnının orta yerinde kırmızı bir yıldız olan koyun resmi..

    bana, bu kitabın kapağından çok komünist bir yayının kapağı olmaya adaymış gibi geldi.. zaten konumuz olan koyunun yıldızı ne kırmızı, ne de alnının orta yerinde.. merak edip internette aradığımda, sol butunda ya da sırtında yıldız olan değişik koyun resimleri olan kapak tasarımlarıyla karşılaştım ama alnının orta yerine yakın (tam ortalanamamış) ve gayet eğreti duran kırmızı yıldızlı bir koyun resmiyle karşılaşmadım.. ayrıca konunun da bu resmi çağrıştıracak hiç bir yanı yok.. meraktan, acaba Hakuri Murakami sayın Bahar Giray ın bu tasarımından haberdar mı diye düşünmeden de edemedim..

    rilke’den yaşam dersleri

    Cumartesi 10 Ocak 2009

    yaklaşık 1 asır önce yaşamış ve kendini yazmaya “mecbur” hissetmiş bir adamın tüm hikayelerinin toplandığı kitabı bitireli çok zaman olmadı.. kurguladığı karakterler, mekanlar, durumlar, ölümü içlerinde taşıyorlardı hep.. yaşamla derdi olan binbir karakter, buldukları yollarla (belki) hayatlarını anlamlı kılmaya çalışıyorlardı.. bazıları ise çocuk yaşında sorularının sayısı zirvedeyken tanışıyorlardı ölümle.. (Rilke’nin hep içinde taşıdığı..)

    kitaptaki bir hikaye beni diğerlerinden biraz daha fazla etkiledi.. belki kafamı kurcalamaktan vazgeçmeyen sorular yüzünden, belki de anlatmak istediğini çok net olarak anlatmış olmasından..

    1875-1926 yıllarında yaşamış bir adamın kendine dert edindiklerinin hala tüm gerçekliğiyle burnumun direğini sızlatması biraz üzücü bir durum sanırım..

    “Yaşamda” hikayesinden bir paragraf..

    “Bir yaz gününü düşün. Ne kadar da sınırsız görünüyor, öyle değil mi? Ve bu hiçbirşey değil üstelik, çünkü yazın pek çok günü var. Ve biri diğerine benzemez; her biri ayrı, kendi başına bir mucize. Dışarıda ise sayısız mucize var, hepsi de bizler için. Biz oraya bakmazsak, kim bakabilir ki? Biz burada oturmuş, zekice işler yapıyoruz. Rakamlar yazıyoruz. ‘Aralık ayı kömür sevkiyatı’ yazıyoruz, dışarıda ise yaşam duruyor. ‘Sandık vagon no 7815 yazıyoruz, dışarıdaysa mutluluk var.”

    şimdi biz, hala masamızınn başında.. yaşam dışarda.. “hesap”lar yapıyoruz.. bir gün yaşayacağımız hayatın hesapları..