Lunawar
  • ANASAYFA
  • sahilköy

    Pazartesi 21 Haziran 2010

    sonunda oldu.. olacağını biliyordum tabii ama bu kadar çabuk olacağına içten içe inanmamışım demek ki..

    bizim de kapımızın önünde bir arabamız var artık.. hala bizim olduğuna inanamadığım..

    cumartesi sevgilim kalkıp “hadi bir yer seç, gidelim” dedi.. Nazo’dan duymuştum Sahilköy’ü.. haritaya baktık, yarım saatte hazırlanıp yola çıktık.. Polonezköy üzerinden gidiliyor.. sonunda hiç birşey olmasa bile yolu güzel.. bazen ağaçlar öyle sıklaşıyor ki hava karardı sanıyorsunuz.. yolun iki yanındaki ağaçlar yolun üstünde birleşiyor çoğu yerde.. kuş sesleri, cırcır böcekleri..

    yolun sonundaki köy bir çok İstanbullu için cennet.. Karadeniz’e kıyısı olan genelde müstakil yazlık evlerden oluşan bir köy..

    cumartesi çok rüzgarlı bir gündü.. normalde nasıl oluyor bilmiyorum ama sahilde çok rahat ettik devamlı rüzgar estiği için.. ne yazık ki sahiline iyi bakmamışlar, çöpler her yerdeydi ama beklediğimden daha temizdi diyebilirim..

    denize girdik ama sadece serinlemek için, o kadar dalgalı ki yüzemedik.. kitap okudum, insanları seyrettim.. vaktin nasıl geçtiğini anlamadım.. gitme vakti geldiğinde sevgilimle kayalıklara doğru bir yürüyüş yaptık, biraz fotoğraf çektik..

    sonra yola çıkmadan Sahilköy’e ilk geldiğimizde gördüğümüz küçük pazar yerine uğradık, biraz sebze biraz meyve aldık.. mutlu mesut yola düştük..

    cumartesi gecesi temiz bir uyku çektim.. kendimi hafif hissettim.. canın istediğinde gidebilmek böyle kısıtlı imkanlarla da olsa ne güzelmiş..

    bir de Sahilköy’den aldığımız karpuz.. dünyanın en güzel karpuzuymuş meğer..

    Eva Luna’nın ardından

    Pazar 6 Haziran 2010

    “Sonra Şehrazad’a döndü: “Hemşire,” dedi, “Tanrı aşkına, geceyi geçirmemize yardım edecek bir masal anlat bize…” diye başlıyor Eva Luna.. Isabel Allende’nin benim için çok özel olan kitaplarından bir diğeri.. Bundan yıllar öncesinde okuyup, birgün Şili’ye gidersem bu kadına olan hayranlığımın vesile olacağını düşünmüştüm..

    üzerinden yıllar geçti.. kendime bir güzellik yapıp yine aldım elime Eva Luna’yı..

    iş savaş, generaller, diktatörlük, sınıf farkları, çalışmak, yalnızlık, gerilla savaşları, orospular, travestiler, hapishaneler, aşk ve masallar üzerine bir kitap.. daha var mı? elbette var.. herkes için bambaşka bir portresi olacağına inandığım bir kitap..

    ardından gelen Eva Luna Anlatıyor ise bir önceki kitapta tanıştığımız, doğumundan koca bir kadın olana dek hayatına tanıklık yaptığımız Eva Luna’nın sevgilisi için anlattığı masallarla dolu.. yukarıda yazdıklarım, yani Eva’nın hayatında olan herşey bu masallarda da var.. bir general.. çok uzaklardaki bir kasaba.. hemen herşey..

    ancak sadece son bölüm biraz farklı.. son bölümde Eva Luna bize veda ediyor..

    yine bir solukta okudum Allende’yi.. yine yetmedi tadı damağımda kaldı..

    “Aklıma ilk gelen, susarsak hiç birşey olmamış olacağıydı. Dillendirilmeyen şey ok sayılır; suskunluk zamanla herşeyi siler ve anılar solar. ”

    Eva Luna Anlatıyor’un sonunda Eva’nın vedasından sonra şu sözcüklerle uğurluyor yaza bizi..

    “Ve sözlerini bu anında Şehrazad tanyerinin ağardığını gördü ve sustu.”

    zaman yolcusunun karısı

    Cuma 5 Şubat 2010

    bestseller kelimesi imdb puanı kadar tehlikeli olabiliyor..

    Eric Bana filminde başrol oynayınca, Audrey Niffenegger‘ın Zaman Yolcusunun Karısını okumaya heves ettim.. bir iki günde bitecek şöyle sakin, akıcı birşeyler okumak istedim.. gel gör ki “artık aşk hikayleri yazılmıyor diyenlere” kapak tanıtımıyla yayınlanan kitap özellikle “gözyaşlarımızı tutamayacağımız son 50 sayfa”ya geldiğinde demogojinin ayarını biraz fazla kaçırmış bence..

    kitabın diline ve kurguya bir diyeceğim yok da açıkçası kitabın en güzel yeri ortasıydı.. ilk 100 sayfanın sıkıcılığı ve son 50 sayfanın iç sıkan havasını çıkarırsak geriye 400 sayfalık bir tatlı aşk romanı kalıyor..

    kısaca zaman içinde kendi kontrolü dışında yolculuk yapan bir adamın hem şimdiki zaman hayatını hem de hayatının değişik zamanlarında yine zamanın başka yerlerine yaptığı yolculuklarının hikayesi.. karışık mı oldu.. evet ilk 100 sayfa biraz karışık ama olayı kavrayınca keyifli “orta” sayfalara geçiyorsunuz..

    ama ben Eric Bana’yı son 50 sayfayı canlandırırken görmek istediğime hala emin değilim..

    belli de olmaz tabii..

    imkansızın şarkısı

    Cuma 15 Ocak 2010

    İmkansızın Şarkısı’nı ne yazık ki istediğim zamanda okuyamamıştım.. Yaban Koyununun İzinde‘nin ardından Haruki Murakami’nin başka kitaplarını da okumak istemiş ama bir sürü “tükendi” bilgisiyle karşılaşmıştım.. sonra olaylar nasıl gelişti bilemiyorum ama Sahilde Kafka ile birlikte diğer kitapları da baskı yaptı ve ben muradıma erdim..

    aslında kitabı edindikten sonra da talihsizlik kitabın peşini bırakmadı ve bu nefis kitabı 10 gün gibi bir sürede ancak okuyabildim..

    hikayemiz, kahramanı Vatanabe’nin bir uçak yolculuğu sonunda havaalanına inerken çalan bir şarkıyla geçmişe gitmesi ve yirmi yıl öncesini anımsamasıyla başlıyor.. kitap boyunca fon müzikleri hiç bitmiyor.. şarkılarla anımsamalar.. anlam yüklenen şarkılar..

    yoğun duygu ve aşkın, cinsellik ve müziğin, çaresizlik ve yalnızlığın, ölümün ve şizofreninin alkol ve siyasetin birbirleriyle harmanlandığı bir geçmiş Vatanabe’nin anlattığı..

    betimlemeler o kadar dozunda ve iyiydi ki ister istemez kendimi hikayenin içinde buldum ve kendimce bir film bile çektim hayalimde..

    bu kitap benim ağzımda Garden State ve My Sassy Girl arası bir tat bıraktı.. müzikleri de en az o filmler kadar güzeldi..

    herkese hep tavsiye edeceğim bir kitap..

    kaderin kızı

    Cuma 23 Ekim 2009

    okumaya kıyamadığım Isabel Allende kitapları var.. onlardan biriydi Kaderin Kızı.. istemeye istemeye bitirdim işte yine.. Allende’nin kurduğu dünyalar beni benden alıyor desem yeridir..

    Şili’de Valparaiso adlı liman kentinde şehrin ileri gelenlerinden bir ailenin evlatlığı Eliza’nın hikayesi..  Eliza neredeyse tüm Allende kadınları gibi özel yetenekleri olan bir çocuktur.. tazı gibi bir burnu vardır (sadece bir kez koklamayla bir yemeğin tüm malzemelerini sayabilir) ve istediğinde istemediklerine görünmeyebilir.. küçük bir hanımefendi olmak için yetiştirilir.. piyano çalmayı, kafasında kitapla dik yürümeyi, Fransızca’yı öğrenir.. ancak 17 yaşına geldiğinde bir gün kendi sınıfından olmayan birine aşık olur  ve onun peşinden yollara düşer.. 1850ler.. Amerika’da altına hücum’un yaşandığı yıllar.. tarihte yaşanmış olayların arasında Eliza ve akıl hocası - kader arkadaşı Çinli şifacı Tao Chi’en’in başlarından geçenler etkileyici bir dille anlatılıyor.. yine diğer Allende kitaplarında olduğu gibi hikaye sedece kitabın kahramanı etrafında dönmüyor.. Eliza ile birlikte bir dolandırıcının, müstehcen hikayeler yazan bir kadının, bir kanun kaçağının, bir genelev patroniçesinin, bir şifacının ve daha nicelerinin hayatlarının nasıl değiştiğini görüyoruz..

    Allende bu kitapta bazı yerlerde ileride olacaklardan da bahsetmiş.. hani, flashforward gibi.. olaylar gerçekleşene kadar hikayenin oraya nasıl geleceğini hayal bile edemiyorsunuz..

    şimdi yeni bir Allende kitabı okumadan önce yine bir süre başka kitaplar okuyacağım.. ki elimdeki Allende’ler hemen bitmesin..

    okyanus kokusu ve angoli mala

    Perşembe 15 Ekim 2009

    tatilde okumanın ayrı bir zevk verdiği kitap oldu benim için Okyanus Kokusu ve Angoli Mala.. kendim de denize, ormana yakın ve kafamı kaldırıp gökyüzüne bakabilecek ruh halindeyken, doğayla bu kadar içiçe geçmiş iki hikaye bulmak çok güzeldi.. doğayla içiçe derken kastettiğim, bolca betimleme değil ama.. burda doğa da diğer karakterler gibi ete kemiğe bürünmüştü..

    kitap iki öyküden oluşuyor.. yazarı Le Clézio’nun ağzından bir not var arka kapakta bu öykülerle ilgili..

    “Okuyacağınız iki kısa roman, ya da iki uzun öykünün arasında on beş yıllık bir süre var. Bana öyle geldi ki, ikisi de aynı şeyi, doğa sevgisini ve kötülüğü anlatıyor. Ama sıra ikisini bir araya getirmeye gelince, hangisinin öbürünün aynası olduğunu çözemedim…”

    kitaptaki ilk öyküde on iki yaşında, babası tarfından terkedilmiş, annesiyle bir hayat süren Nesime ve bir gece teknesine gizlice bindiği ünlü film yönetmeni Juan Moguer’in etkileyici ve garip hikayesi anlatılıyor..

    ikinci öyküde ise yazarın kısmen tanık olduğunu söylediği bir olay var.. beyazlar tarafından büyütülen Kızılderili Bravito’nun kabilesine dönüşü, orada aşık olması, bu aşkın tüm kurulu düzeni bozuşu ve Barvito’nun doğaya dönüşü insanın içine işleyen bir dille anlatılıyor..

    doğaya birazcık olsun yakınsanız en az benim kadar keyif alacağınızı umuyorum..

    bu arada kitaptan haberdar olmamı sağlayan Serablog‘a da çok çok teşekkürler..

    tebdil-i bünye

    Salı 26 Mayıs 2009

    tebdili mekanda hayır vardır derler ya.. (hatta benim test etmişliğim de var..) tebdili bünyede de vardır heralde.. yoksa bu kalk gidelim aklımla varacağım yer hayırlı bi yer değil midir?

    çantamı, kitaplarımı alıp yola çıkasım var.. zaten polenlerin de burnuma kaçası var.. bir de dövme yaptırasım.. ama onun için bir sponsora ihtiyacım var.. bu kadar varlık içinde yokluk çekiyorum ya.. benim iyi bir sopaya ihtiyacım var..

    tembellik ömürboyu

    Perşembe 21 Mayıs 2009

    çok zamandır yazamıyorum biliyorum.. başlığa bakıp da sefada olduğumu düşünmeyin ama itiraf ediyorum sefa peşindeyim.. her daim takipteyim..

    zaten allak bullak olan bünyem, yazın da etkisiyle iyice kendini bilmez oldu..

    yazmadığım süre içinde; pek film izlemedim.. ama birsürü film indirdim.. bir tek Lost’u bitirdim.. annemi İstanbul’a davet edip onunla bol bol gezdim.. akşamları dışarı çıktım.. yeni yeni dinlediğim birşeyler yok.. pazar akşamları hala sıkılıyorum.. ve çok gürültü yapıp az konuşuyorum.. yoksa bu böğrümdeki (doğru noktayı tarif eden en uygun kelime buymuş..) baskıyı başka türlü açıklayamam sanırım..

    ezberlenmiş işler için nasıl oluyor da bu kadar zaman harcamam gerekiyor hergün diye hayretler içinde kalıyorum..

    rutine oturtamadığım ihtiyaçlarım ise devamlı kızgınlık çekmemin sebebi..

    şu teknedeki adamın da hayatında kim bilir ne zorluklar ne rezillikler vardır ama ben şimdi onun yerinde olabilmek için neler vermezdim..

    sahici kitaplardan sıkıldım.. hele bir de Açlık’ı (Knut Hamsun) okudum ki, yaz sıcağında havale geçirmemek için tutunacak hiçbişeyim yoktu.. çabuk bitti de bir derin nefes aldım.. (yok yok kötü demiyorum.. çok sahi diyorum.. anlatırım sonra..) şimdi kendimi sahici olmayan kitaplara verdim.. bayıldığım vampir hikayeleri nasıl da yetişti imdadıma.. (bildiğin aşk hikayesi aslında!!) böyle bayıla bayıla okuyorum.. arkasından bir de Hawkmoon destanını okudum mu.. deymeyin depresyonuma..

    resimdeki adama gelince.. o, sabahtan o sahile gider.. yatar.. kalkar.. arasıra sahile çıkar.. sonra müşteri gelince alır tekneye, civar koyları gezdirir.. nazar değmesin civarda biraz da toprağı olduğunu duymuştum..

    gelsen de bu bilgisayarın başında dursan.. ben de birazcık uyuklasam, tıngır mıngır.. bir ayağım suda..

    pansumanlık durumlar

    Perşembe 26 Şubat 2009

    Mirkelam’ın Asuman Pansuman adındaki şarkısıyla ilgili bu bilgiyi ilk duyduğumda acaip hoşuma gitmişti.. yani şarkıyı değil de.. hakkındaki bilgi.. böyle şeyler hep ilgimi çekmiştir.. hani diğerlerinin “lüzumsuz” bilgi olarak gördüğü şeyler.. bu konuda şanslıyım çünkü sevgilimden arkadaşlarıma.. herkes ayrı bir konuda uzman..

    gelelim asıl konuya.. Mirkelam bu konuda herhangi birşeyler söylemişmiydi bilemiyorum.. takipçisi değilim.. ama 28 Nisan 2007 tarihli Sosyomat etiketinde araştırmacı bilgi küpü arkadaşım momovakit bu konuda beni bilgilendirmişti.. şarkının tüm sözlerini yazasım yok burda ama şarkıda geçen üç kelime grubu aslında 80′ler erotik Türk sinemasından alıntı..

    İşte Kapı İşte Sapı; Yavuz Figenli’den 1975 yapımı erotik bir film..

    Kartal Pendik Gittik Geldik; Kemal Kan’dan 1976 yapımı erotik bir film..

    Kıvrıl Fakat Kırılma; Çetin İnanç’tan 1976 yapımı bir erotik film..

    Hazır bunlardan bahsetmişken, Kabalcıdan 2002′de çıkan Erotik Türk Sineması adlı mini ansiklopediyi de burda anmadan geçmiyeyim dedim.. Meraklısına..

    melül bakışlı yaban koyununun bununla ne ilgisi var?

    Salı 10 Şubat 2009

    uzun zamandır hafif bir kitap okumanın hasretini çekiyorum.. Rilke, hayatının eziyetini, günlerce sırt çantamda çektikten sonra daha hafif bişeyler okuma hasretiyle yanan ben Yaban Koyununun İzinde‘yi elime aldım.. bir kere Yukio Mişima (o da sadece bir kitap) dan başka Japon bir yazar okumadığım için ayrı bir merakım da vardı..

    kitap güzeldi.. güzeldiden öte kaymak gibiydi.. birsürü ayrıntısı olan ama sıkıcı olmayan, hani bir oturuşta bitiriliverecek kitaplardan.. hikaye; sırtında yıldızı bulunan bir koyun ve onun peşinden yollara düşen genç bir adamın etrafında gelişiyor..

    benim kitapla ilgili tek sıkıntım; kapağında alnının orta yerinde kırmızı bir yıldız olan koyun resmi..

    bana, bu kitabın kapağından çok komünist bir yayının kapağı olmaya adaymış gibi geldi.. zaten konumuz olan koyunun yıldızı ne kırmızı, ne de alnının orta yerinde.. merak edip internette aradığımda, sol butunda ya da sırtında yıldız olan değişik koyun resimleri olan kapak tasarımlarıyla karşılaştım ama alnının orta yerine yakın (tam ortalanamamış) ve gayet eğreti duran kırmızı yıldızlı bir koyun resmiyle karşılaşmadım.. ayrıca konunun da bu resmi çağrıştıracak hiç bir yanı yok.. meraktan, acaba Hakuri Murakami sayın Bahar Giray ın bu tasarımından haberdar mı diye düşünmeden de edemedim..