Lunawar
  • ANASAYFA
  • dreamland

    Cuma 19 Aralık 2008

    2006 yapımı bu filmle ilgili doğru dürüst bir tane bile yazı bulamadım yerli kaynaklarda.. yönetmen Jason Matzner‘in imdb’de kayıtlı tek filmi.. puanının da 6,3 olduğu düşünülürse, oldukça önyargısız ve beklentisiz oturduk ekranın karşısına..

    kasabadan uzakta, yerleşimcilerinin “dreamland” dedikleri bir bölgede, karavanlarında yaşayan bi grup “farklı” insanın, kısa süreli hikayesi anlatılıyor filmde.. tabii bu kısa hikaye, tahmin edileceği üzere kahramanların bir çoğunun hayatına karga tulumba bir yön veriyor..

    filmde en beğendiğim karakter yan roldeki Henry idi.. büyük aşkı, karısı öldükten sonra dreamland’den hiç ayrılmamış.. zaten psikolojik olarak buna müsait değil.. koltuğunda elinde birasıyla görüyoruz neredeyse bütün film boyunca.. söyleyecek güzel şeyleri var..

    Henry’nin aklıllı kızı Audrey başrolde.. liseyi bitirmiş.. kasabada markette kasiyerlik yapıyor.. bir çok üniversiteye kabul edilmiş ancak babsının psikolojik sorunu ve en yakın akadaşının hastalığı yüzünden dreamland’de kalmaya karar vermiş..

    Calista (daha önce Lars and the Real Girl‘de izlemiştik..) dreamland’e hastalığı yüzünden gelmiş, o bir MS hastası.. Audrey’in en yakın arkadaşı ve geleceğin Miss America’sı..

    Bir gün Mookie ve ailesinin dreamland’e taşınmasıyla hemen herkesin hayatında bazı değişiklikler olmaya başlıyor..

    filmde kameralar çok etkili kullanılmış.. uçsuz bucaksız gökyüzü.. uçsuz bucaksız bir çöl.. devamlı esen rüzgar ve fonda çalan müzikler dramatik bir hareketlilik katmış tüm bu uçsuz bucaksız görüntüye.. tüm bunlarla tezat oluşturan az makyajlı karakterler (hatta neredeyse makyajsız).. süssüz kıyafetler, gerideki olağandışı manzarayı gerçek seviyesine çekmiş..

    biraz kafa karıştırıcı.. çok derin ve etkileyici olmayan bir konu ve görsel olarak oldukça başarılı bir film.. karakterliğin doğallığı (ya da doğala yakınlığı diyelim..) filmin beni içine almasına yardım etti..

    bu yazıyı okuduktan sonra önyargısız ve beklentisiz oturabilir misiniz filmin karşısına bilemiyorum ama keyifli bir birbuçuk saat için oldukça iyi bir seçim..

    kahveli kakaolu kekim..

    Pazar 7 Aralık 2008

    şu yanda gördüğünüz benim kahveli – kakaolu kekim..

    son günlerde mutfakta fazla vakit geçirmeye başladım.. ama eskisi gibi yemek değil çoğunlukla hamur işleriyle ilgileniyorum.. özellikle ekmek yapmak beni çok keyiflendiriyor..

    daha önceki zeytinli ve çekirdekli ekmek denemelerimden sonra bu akşam da hellim peynirli ve dereotlu ekmek yaptım..

    yaz geldiğinde balkon domateslerim ve zeytinyağ ile muhteşem bir ekip olacaklar..

    ekmek resimleri daha sonraya..

    şimdilik kahveli – kakaolu kek..

    just a perfect day

    Perşembe 20 Kasım 2008

    bir süredir yazamıyorum.. nelerle uğraştığım ise meçhul.. yapılacak işler silsilesi içinde hiç birşey  yapmadan nasıl oluyor da böyle yoruluyorum bilmiyorum.. kafamda hep birşeyler var gibi ama kapağını açıp baktığımda bomboş..

    iki gün önce, günlerden salı.. belki de en güzel salı.. sevgilimle inanması güç ama benim asla inanmaktan vazgeçmediğim bir konuda nefis bir haber aldık.. İstanbul’u sel götürürken Cerrahpaşa’dan Eminönü’ne kadar poşet gibi bir yağmurluğun içinde, ayaklarımız sırılsıklam yürüdük.. Taksim’de en bir sevdiğim restaurant olan Deep’e gittik.. gündüz gündüz bira söyledik kendimize.. eve giderken bir de rakı alalım dedik.. akşamüzeri naçizane soframızı kurup bir de film ayarladık kendimize..

    gece yatmadan hemen önce mutfakta bir sigara içerken gün boyunca aklımda dönüp duran bir şarkıyı mırıldandım..

    mükemmel bir gün, parkta sangria içmek/ sonra hava karardığında/ eve gitmek/ mükemmel bir gün işte/ yem vermek hayvanlara/ hayvanat bahçesinde/ sonra sinemaya/ eve sonra da

    mükemmel bir gün işte/ mutluyum seninle geçti diye/ iki arada bir derede/ bırakma beni/iki arada bir derede

    mükemmel bir gün işte/ dert,tasa geride/ başbaşa haftasonu keyfi/ ne kıyak be oh

    mükemmel bir gün işte /unutturdun bana kendimi/ başka biriydim sanki/ iyi biri..

    mükemmel bir gün işte/ mutluyum seninle geçti diye/ iki arada bir derede /bırakma beni/ iki arada bir derede

    ne ekersen onu biçersin..

    mükemmel bir gün işte..

    sanki o gün için yazılmıştı.. o şarkıyı bu kadar sevdiğimi daha önce farketmemiştim.. Just A Perfect Day 18 Kasım Salı gününün fon müziğiydi..

    Once

    Pazar 2 Kasım 2008

    herkes hata yapar..

    ben de bu filmi kaçırmışım işte.. üstelik hakkında hiçbirşey bilmeden oturum ekranın karşısına..

    şarkılardan oluşan bir film denebilir.. şarkıların sözleri tamamen kahramanların içinde neler olup bittiğini katıksız bir şekilde anlattığı için, baştan sona o kadar çok şarkı dinlemek insanı hiç rahatsız etmiyor.. aksine izleyeni filmin içine çekiyor..

    film yapmaktan öte anlatacak şeyleri varmış gibi filmdeki herkesin.. yönetmenin.. müzisyenlerin..

    dost işi bir film olmuş.. yönetmen John Carney, başroldeki Glen Hansard‘la birlikte bir dönem The Frames‘de çalışmış.. gece sokakta pijamalarıyla yürüyerek şarkı söyleyen diğer başrol oyuncusu Markéta Irglová ise Glen Hansard’ın konservatuardan arkadaşı.. şarkılar hakkında birşey söylemeyeceğim.. onlar için söze gerek yok..

    film kapıya gelmiş dayanmış tüm duyguların filmi.. Glen Hansard annesinin ölümünden sonra babasına destek olmak için Dublin’e dönmüş bir kalbi kırık.. elektrik süpürgesi tamir dükkanında babasına yardım ettikten sonra vaktinin geri kısmını, hayatını şarkı yaparak ve bu şarkıları sokakta söyleyerek geçiriyor.. bir akşam kimsenin geçmediği sokakta şarkı söylerken Markéta O’nu dinlemeye başlayıp cebindeki son birkaç senti Glen’e verip sohbet etmeye başlıyor.. Markéta’nın bozuk bir elektrik süpürgesinin olması onların kısa arkadaşlığının başlangıcı oluyor.. film insanı biraz üzüp biryandan da gülümseten küçük ayrıntılarla dolu.. mesela Glen çok da önemli bir anda Markéta’yı ararken biz fonda çiçek satan Markéta’nın sesini duyuyoruz ama ne yazık ki Glen bu sesi duyup Markéta’ya ulaşamıyor.. sonra Glen ve babası arasında geçen sohbet.. Markéta’nın Glen’e verdiği birkaç sentin Markéta’nın hayatındaki önemi.. ve Glen’in giderken yüzündeki gülümseyen ifade.. kısacası pamuklara sarılasıca bir film çıktı, başımı hangi yastığa gömeceğimi bilemedim..

    film akacak kan damarda durmaz atasözü gibi birden olmuş ve bitmiş.. birinin anlatmaya ihtiyacı varmış, tam da zamanında , kocman bir duygu seliyle dökülmüş gibi..

    bu arada film birçok ödül de almış.. bir tanesi Oscar..

    çok söze gerek yok.. izlenmemesi ve dinlenmemesi bence büyük bir kayıp..

    **bir de izleyenlere not..

    ekşi sözlükten öğrendiğime göre Glen’in Çekçe Markéta’ya sorduğu soruya Markéta’nın verdiği yanıt; “seni seviyorum..”

    filtre türk kahvesi

    Perşembe 30 Ekim 2008

    filtre kahveyi severim.. Türk kahvesine bayılırım.. Türk kahvesinin yanında ikram edilen lokum, çikolata gibi mutluluk verici yiyecekleri yalamadan yutar, kahvenin tatlı damakta bıraktığı acılıkla mest olurum..

    iş yerinden bir arkadaşım kısa zaman önce dil eğitimi için İngiltere’ye gitti.. bir kahve sever olarak Türk kahvesini de yanında götürmüş.. evinde kaldığı bayan, kahveyi filtre kahve makinasına doldurup sonra bir de sütle servis yapmış.. arkadaşımın dediğine göre çok da güzel olmuş..

    ne zamandır deniyeceğim, bir türlü olmadı.. sonunda bu sabah doldurdum makinaya Mehmet Efendi’nin kahvesini.. doğru düzgün kokmadı bile.. pişmiş kahveyi termosuma doldurup (biraz duru geldi tam da o sırada) üzerine de biraz süt ekledim..

    ı-ıh.. olmadı..

    koca termostaki 2 parmak süt tadı o kadar belirgin ki.. sanki sütün içine kahve damlatılmış gibi..

    hem benim zorum neyse.. ben çok kaynamış, acılaşmış kahveyi severim..

    üçü bir yerde..

    Cumartesi 25 Ekim 2008

    FilmEkimi’nin son günü benim için en yoğun gündü.. o gün için işten izin alındı.. termosa kahveler dolduruldu.. arka arkaya üç filmi rahat rahat izleyebilmek için rahat kıyafetler seçildi.. tabii isterdim ben de hergüne bir film ama geldi geçiyor.. yapacak başka birşey yok..

    ilk film Limon Ağacı.. İsrail ve Filistinli iki elden çıkmış film.. (İsrailli yönetmen Eran Riklis ve senaryoyu Riklis’le beraber yazan Filistinli eski gazeteci Suha Arraf) bütünden önce ayrıntıya bakmaya meyilli olduğumdan belki, çok klasik gelecek ama film bana  deniz yıldızının hikayesini anımsattı.. filmin insani boyutunun yanında bir de politik boyutu var.. (işler politik boyuta taşındığında insanlıktan çıkmak mümkün.. ve işler politik boyuta taşındığında insanlıktan çıkmak normal..) Filistin – İsrail sınırında yaşayan Selma adında Filistinli dul bir kadının yapayalnız yaşamının geçmişiyle dolu limon bahçesi, bir gün İsrail Savunma Bakanının İsrail sınırından komşu gelmesiyle birlikte ulusal güvenliği tehdit edici bir unsur olur.. o andan itibaren Selma için herşey daha da zorlaşır.. zaten dul ve yalnız bir kadın olmanın zorluğuyla cebelleşirken bir de zor hayatından geriye kalmış tek somut şey ve bir de geçim kaynağı olan limon bahçesi yok olmak üzeredir..

    hemen yarım saat sonra  Küçük Deniz Kızı Ponyo‘da soluğu aldık.. önceki filmin burukluğunu atamamamış olmamızdan olacak daha ilk sahnede gülümsemeye ve hatta kahkahalar atmaya başladık.. bu kahkahaları önceki filme bağlıyorum çünkü aslında Hayao Miyazaki‘den beklediğimden biraz daha farklı bir filmdi.. biraz daha yalın.. biraz daha sakin.. genelde Miyazaki izlerken bir dakika sonra ne olacağını tam da kestiremediğim için konusu biraz daha derli toplu geldi bana.. ama sinemada Miyazaki izlemek bambaşka.. Andersen’in Küçük Deniz Kızı‘nın Miyazaki yorumu diyebiliriz.. mutlu bir gülümseme bıraktı bizde..

    herşey yoluna girdi keyfimiz yerinde derken saat 19:00 oldu ve izlemeden önce bile başımıza ne geleceğini kestirememenin tedirginliği içimizde Rüya için yerlerimizi almıştık.. Kim Ki-duk gene hep zor olan yolu tercih eden iki kahraman yaratmış kendisine.. rüyalarında tanıdık yüzler ve korkunç olaylar gören Jin ve birebir bu olayları gerçekleştiren ama tüm bu yaptıklarından bihaber Ran.. gittikleri bir mistik/doktorun tüm bu rüyaların ve tatsız olayların sonunun gelmesi için önerdiği çok basit yolu denemektense yapılmayacak hertürlü eziyeti kendilerine yaparlar.. filmin ilk yarım saatinde neşeli Kore filmlerinin tatlılığıyla hafifçe kendimizi saldığımızdan olsa gerek bu yarım saatten sonrası oldukça zor geçti.. Kim Ki-duk seyretmeyi sevenlerin alışık olduğu bir durum..

    filmler bitip de karnımızda şişmiş mısırlarla sinemadan çıktığımızda aslında İstanbul’da mutlu bir FilmEkimi’ni atlatmış gibi değil de sanki tüm dünyanın yükü sırtında ve gözkapaklarında olan bir zavallı gibi hissettim kendimi.. replikler birbirine karışmaya başlamış, konuşmalar anlamsızlaşmıştı.. eve doğru hayatımın en uzun yolculuklarından birini yaptım..

    ama gece kafamı yastığıma koyduğumda seneye daha iyisini yapabileceğimden emindim..

    denizkızı / mermaid / rusalka

    Pazartesi 20 Ekim 2008

    festivalin beni en etkileyen filmi diyebilirim Denizkızı için..

    tabii sadece beni etkilemekle kalmamış film, ödül üstüne ödül almış..

    Anna Melikyan; 2008 Sundance Dünya Sineması En İyi Yönetmen, 2008 Berlin FIPRESCI Ödülü ve 2008 Sofia En İyi Film Ödüllerini kazanmış, rengarenk bir vizörden baktığı Alisa’nın dünyasıyla..

    küçük bir deniz kıyısı kasabasında küçük bir kadınlar ailesinin birbirini aratmayacak gariplikteki karakterlerinin içine açılıyor perde..

    saatlerce sallanan sandalyesinde tek zevki dondurma yemek olan bir anneanne..

    hayatın her türlü (!) zevkine aç bir anne ve bir gün konuşmaktan vazgeçen küçük kızı Alisa.. yani balık annesinin doğuduğu küçük denizkızı.. doğaüstü küçük Alisa’nın bir de doğaüstü bir gücü  var.. eğer çok isterse istediği şey gerçek oluyor ancak kontrol edemediği yollarla..

    yıllarca hemen hergün babasının geleceği günü bekleyen Alisa kıyamet(!)in olduğu gün vazgeçiyor konuşmaktan ve bu yüzden zihinsel engellilerin gittiği bir okula gitmek zorunda kalıyor.. ve 17 yaşına gelip de o kasabadan ayrılmak istediği gün yola çıkıyorlar..

    bir avuç insanın yaşadığı kasabasından kapitalizme kucak açmış Moskova’ya..

    rüzgarın bile kayıtsız kalamadığı Alisa’nın; kalp sızlatan öyküsü bu film.. aslında biraz da herkesin..


    Radyo Boğaziçi Sınırsız Müzik Günleri Helldorado Konseri

    Çarşamba 15 Ekim 2008

    Radyo Boğaziçi’nin sunduğu Helldorado konserine ne yazıkki ben gidemedim..

    konser, önceden de duyrulduğu gibi cuma gecesi (10.10.2008) gerçekleşmedi.. biz filmimizden çıkmış, hafif yağan yağmur altında Boğaziçi Üniversitesi kampüsüne doğru  ilerlerken açıkçası bu ihtimali gözönünde bulundurmadık.. oraya vardığımızda yağmur şiddetlendi.. seyirci adayları buldukları her ağacın, şemsiyenin altına girerek, tamamen sırılsıklam olmuş bir şekilde, ellerinde biralarıyla azimle Helldorado’nun sahne almasını bekledi.. ancak meğerse kurulan sahne hiç de korunaklı bir sahne değilmiş ve grup elemanlarının hazırlığını yapan ekip çoktan elektrik kaçağına maruz kalmışmış..

    üzgün bir şekilde, o yağmurda ve trafikte evimize döndük..

    12.10.2008 pazar akşamı Helldorado konserinin yapılacağı haberini aldık ama artık çok geçti.. ben kuzenimle cumartesi katıldığım bir yürüyüş sonucu yorgun ve harap düşmüş bir halde pazar gününü evde geçirmenin daha uygun olacağına karar verdim.. ama kardeşimi gönderip, konseri izletip, benim için fotoğraf çekmesini istemekten de geri kalmadım..

    konser daha öncekiler gibi yine çok güzelmiş.. (bu sefer kapalı bir salonda yapılmış..) grup elemanları bir ara sahneden inip seyircilerin arasına bile karışmış..

    konserle ilgili tatsız durum, konserin pazar akşamına alındığından birçok insanın haberdar olamaması.. bu yüzden bileti olduğu halde Helldoradoyu izleyemeyen birçok kişi olduğunu sanıyorum.. tüm bu tersliklerin yanında Radyo Boğaziçi ekibini kendimce tebrik etmeden geçemeyeceğim.. her türlü olumsuzluğa rağmen Helldorado’yu sahneye çıkarmadan göndermediler..

    ben mi..

    ben konsere gidemediğim için o kadar da üzülmüyorum.. nasıl olsa bir gün Helldorado benim barımda sahne alacak..  o zaman bol bol dinlerim..

    Chelsea On The Rocks

    Pazar 12 Ekim 2008

    Abel Ferrar‘ya ait bir belgesel Chelsea on the Rock..

    FilmEkimi dahilinde izlediğimiz ilk film..

    içinde yokyok.. efsane otelin daim kiracıları ve gelip geçici konuklarıyla olan gerçek anlamda 1957 de işletmeyi babasından devralan Stanley Bard ile başlayan “hayat”ını  84 dakikaya sığdırmaya çalışmış Ferrar.. ( otelin ’57 den öncesi de var tabii.. 1884 de açılmış ilk olarak ve 1940 da S. Bard’ın babası David Bard tarafından devralınmış.. o dönemde de bir çok ünlü konuğu olmuş.. ama belgeselimizin konusu biraz daha yakın tarih..) bence? benim öğrenmek istediğim daha çokkk şey var..

    belgeselde (kısalığının dışında) can sıkıcı canlandırmalar vardı.. Janis Joplin, Sid Vicious gibi karakterleri canlandırmalarla filme dahil etmişler.. şimdi oturup Janis Joplin’in hayatını anlatan bir film/belgesel izlesem, acaba Janis’i canlandıracak karakteri ne kadar içime sindirebilirim, ne kadar Janis olarak bakabilirim çok iyi kestiremiyorum.. ancak bir de bu canlandırmalar 5er 10ar dakika olunca.. insanın içine hiç sinmiyor, hafif iç gıcıklayıcı, can sıkıcı bir etki yaratıyor.. ama bu eğreti durumu affedilir kılan bir nokta var ki; Nancy’nin ölüm gecesi de canlandırmalara dahil edilmiş.. yıllarca yazılıp çizildiğinin aksine burada hayatının aşkı Nancy’yi öldüren kişi Sid değil.. sanırım bu konu bir muamma olarak kalacak ama ben burada işleniş şeklinden çok memnun kaldım..

    bunun dışında Ethan Hawk, Milos Forman ve hayatlarının bir bölümünde otelde ziyaretçi olmuş sanat adamından otelle ilgili hikayeler ve anılar dinliyoruz..  otel intiharlara (ki bir vücudun betona çarpma sesi sıradan bir olaymış gibi anlatılıyor), uyuşturucu partilerine ve bir çok sanat eserine ev sahipliği yapmış.. (Jack Kerouac’ın Yolda’sını bu otelde yazdığı söylenir..) ayrıca filmlere ve şarkılara ilham vermiş.. (Leonard Cohen bu otelde Janis Joplin’le geçirdiği bir geceden sonra “chelsea hotel no.2” yi yazmış, Luc Beson “Leon: The Professional”ı bu otelde çekmiş..)

    Chelsea Hotel yeraltı hayatının, kara kitapların, hastalıklı şarkıların yuvası olup; karanlık insanların, uyuşturucuya emanet edilmiş zihinlerinin özgürce dokuduğu hiç bir benzeri olmayan sanat eserlerinin doğduğu, bazı hayatların söndüğü bir sır yuvası olarak hayatını devam ettirmiş..

    şimdilerde ise bir müze havasında zamanının en pahallı müşterilerini ağırlıyor..

    belgeselde iyi/kötü herkes için birşeyler var..

    izlemek isteyenler için belgeselin tekrarı 15 Ekim Çarşamba günü saat 13:30da..

    lüzumsuz bilgi:

    * otelde en uzun süre konaklayan kişi Virgil Thompson.. tam 54 sene..

    * Hotel Chelsea’nin bütün odaları birbirinden farklı döşenmiş..

    bu arada resimde William S. Burroughs ve Andy Warhol aynı masada.. (olacak iş değil..)

    bir de izleyecek olanlara bir öneri.. havaya girmek için otel hakkında biraz araştırma fena olmaz..

    (Helldorado konseriyle ilgili bilgi sonra..)

    sonbahar film haftası

    Cuma 10 Ekim 2008

    FilmEkimi bugün başlıyor..

    Uzun zamandır hayalini kurduğum gibi bu sene istediğim hemen her filme biletim ve hatta film için ayrılmış iki koca günüm var..

    Hepsini anlatacağım iyi kötü..

    Bugünün bir de başka güzel yanı var ama..

    Akşam Radyo Boğaziçi’nin Helldorado konseri..

    Sahnede ilk izlediğim günden beri aklımda onlarla ilgili bir hayal; birgün o çok istediğim barı açarsam, her cumartesi Helldorado çalmaya gelecek..

    Kısmet..

    Herkese iyi seyirler..