Lunawar
  • ANASAYFA
  • o.k. band

    Pazar 22 Kasım 2009

    geçtiğimiz haftalarda tanıştım grupla.. aslında yaz başından beri Win bahsedip duruyordu.. ama haftaiçi sahne alıyor olmaları izleme şansımı ne yazık ki minimuma düşürmüştü.. neyse sonunda beklenen oldu ve izledim.. o.k. band blues sevenler için bulunmaz fırsat.. kabul etmek lazım ki canlı blues dinleyebileceğimiz çok yer yok.. o yüzden şimdilik salı günleri dorock’ın yolunu tutmak lazım.. grubun facebook sayfasına burdan ulşabilirsiniz..

    ben çok eğlendim..

    bol bol dans ettim..

    coverlar kesinlikle süper.. tavsiye ederim..

    gidecek olursanız da davet beklerim..

    haberiniz olsun..

    kıvanç ocakbaşı; kaldığımız yerden..

    Çarşamba 30 Eylül 2009

    neredeyse bir sene sonra yine aynı yerdeyiz..

    Kıvanç Ocakbaşı‘nın sokağına vardığımızda Ahmet Abi kapının önünde oturuyordu.. onu görünce içim rahatladı.. herşey yerli yerinde demek.. bir fazlayla.. bu sefer Annie de bizimle..

    kapının önünde sokağa atılmış masalardan birine kurulduk.. bu sefer Ahmet Abi’nin işine hiç karışmadık.. bir tek ne içeceğimizi söyledik.. rakı.. gerisini o halletti..

    ilk önce bostane.. nar ekşili, narlı, cevizli o güzel salata.. anlatırken bile o tatlı ekşi tadı hissetmemek mümkün değil.. (”tabaklar bile aynı” şaşkınlığı bende bu arada.. bir tek sanki güvercinler çoğalmış.. hani güvercinler ve küçük bir yapay şelale vardı kapının önünde.. ) sonra kurutulmuş patlıcan ve biber dolması.. öyle kıyma falan değil.. bıçak arası etle hazırlanmış.. kırmızı biber dolması yanında haydariyle.. şakşuka bir de.. biz bunlara sanki mücevhermiş gibi davranırken, üzerlerine hafif acılı biber salçası sürülmüş sıcak pideler geldi masaya..

    Ahmet Abi bu arada arasıra kapının önüne çıkıp bizimle laflıyor.. rakımıza su veriyor biryandan da.. (rakı suyumuzu masada bırakmadı ısınmasın diye, her seferinde dolaptan getirip bardaklarımızı dolduruyor..) bir de yeni elemanı var.. bir hafta kadar önce Ayvalık’a gelmiş ve şans eseri Ahmet Abi ile tanışmış biri.. sonra Ayvalık’a yerleşmiş.. (”Ahmet Abi efsunlu mu” sorusu kafada..)

    biz bunlardan bahsederken içerden ağır ağır et kokusu gelmeye başlıyor.. derken ortaya karışık kebap.. bir porsiyon Adana Kebap, bir porsiyon patlıcanlı kebap, bir porsiyon pirzola ve bir porsiyon da şiş kebap.. biberi domatesi cabası.. üç kişi, beşinci porsiyon olan bir Adana Kebabı daha istedik desem, yemekler hakkında fikir olur sanırım..

    bu arada Ahmet Abi daha siparişi verirken diyor ki “mırrayı köze koyuyorum..” biz kebaplarımızı yerken elinde üç küçük porselen fincan ve bir bakır cezve içerisinde mırrayla başımıza dikiliyor.. “hazmı kolaylaştırır” diyerek yemek arasında mırralarımızı içiriyor.. bu arada Türk Kahveleri de yolda..

    Ahmet Abi herşeyi öyle bir sistem içerisinde yapıyor ki, zaten herhangi bir aşırı doygunluk hali hissetmek mümkün değil.. kebaplardan sonra bize biraz karışık meyva getirdi.. biz onları atıştırırken küçük bakır kupalarda nar şerbeti ve en son da o güzel fincanlarda Türk Kahvesi..

    bize sunduğu herşey sanki kendisi içinmiş gibi..

    bizi gene iyi dileklerle, dünyanın mutlu varlıkları olarak uğurladı..

    Şaytan Sofrası’nda gün batımına doğru..

    Gümrük Cd. 2. Sk. No:2 (Oyakbank arkası)

    Tel: 266 312 84 82

    **bu arada Ahmet Abi çok güzel çiğ köfte de yapıyormuş ama sipariş üzerine.. beklerse kötü olurmuş.. gitmeden önce arayıp haber veriyorsunuz, O sizin için hazırlıyor..

    sonbahar geldi

    Çarşamba 2 Eylül 2009

    dün gece yağmur sesiyle uyandım.. sabah gökyüzü bulut kaplıydı.. bulutların arasından yere inen sabah ışıkları ıslak sokaklarda parlıyordu.. hafif bir üşüme.. evden tedbirli çıkma durumu..

    hiç kimse laf etmesin.. bir çok insan gibi “yaz gelsin” diye bütün kış konuşup, yaz gelince de “of çok sıcak” hatta “ay çok sıcak, kış gelsin” diyenlerden değilim.. kış gelirken sevinirim.. kış giderken üzülürüm.. bu kadar basit.. sınırsız bulutsuz gökyüzü bende bir sıkıntı, bi duygusuzluk durumu uyandırır..

    neyse, dün sabah kalktım.. havada bir sürü bulut bir sürü ışık vardı.. bütün gün de öyle geçti.. mis gibiydi.. akşam Deep‘de yemek yedim.. kapısının önünde serin serin.. bir bardak da beyaz şarap içtim..

    yandaki resim geçen sene bu zamanlarda yapılan yolculuktan.. yolculuğun ucunda muhabbet, muhteşem yemekler (anneminkileri saymazsak, mesela Kıvanç Ocakbaşı vardı..), Ayvalık, Assos ve daha bisürü keyifli yer, zaman vardı.. bu sene de olacak.. daha kısa zaman ve arabasız.. ama yine nefis olacağına eminim..

    şimdi diyorum.. hazır yağmur yağmışken.. gene yola çıksak.. Dire Straits olur mesela..

    The Darjeeling Limited

    Perşembe 30 Nisan 2009

    kaç zamandır Igor‘dan bahsetmek istiyorum aslında ama elim gitmiyor nedense bir türlü..

    haftasonu, geçen sene festivalde izlediğim The Darjeeling Limited‘i tekrar izlemek istedim.. hem kendim için hem de filmi kaçırmış olan sevgilim için..

    sinemada izlerken de çok keyif almıştım ama ne yalan söyliyim ben sinemaya gitmeyi sadece festivallerde seviyorum.. bir filmi ilk izleyenlerden olabilme ayrıcalığı bana sinemaya katlanma gücü veriyor.. bir kere normalde çok az sigara içen biri olarak, keyifli bir film izlerken illa ki elim sigaraya gidiyor.. ve işte benzer bir sürü sebep..

    neyse, filme döneyim..

    Wes Anderson‘un filmlerinde (senayoda Anderson’a Roman Copolla eşlik etmiş..) birbiriyle gözgöze geldiklerinde o bakışlarda sırlar, yaşanmışlıklar, nefret taşıyan birçok karakter vardır.. ya da birbiriyle gözgöze gelmemeye çalışan.. bu filmde de birbiriyle uzun süredir görüşmeyen üç kardeşin bir bakıma “ruhani” yolculuğu anlatılmış.. Francis, geçirdiği ölümcül bir kazadan sonra üç kardeşi bir araya getirmek için Hindistan’da uzun bir tren yolculuğu organize etmiş.. tabii filmde kondiktöründen, yolcusuna kadar herkes şahsına münhasır kişiler.. ilk sahneden üç kardeşin de bir birlerine katlanabilmek için gösterdikleri büyük çaba had safhada.. bitmeyen baş ağrıları için yarım saatte bir yutulan ağrı kesiciler.. şuruplar..  daha en başından bu üç kişinin bir araya gelmesinin ne büyük bir hata olduğunun göstergesi.. zaman ilerledikçe kardeşler hakkında ayrıntılı bilgiler aldığımız gibi, kendi aralarındaki ilişki de kör topal bir seviyeye gelmeye başlıyor.. ta ki her saniyesi planlanmış yolculuklarında işler plan dışına çıkana değin..

    filmde ısrarla dikkatimi çeken bir şey vardı; JLW armalı, ölen babalarına ait olduğunu bildiğimiz valizlerin sahne sahne bir azalıp bir çoğalması.. ama “bu kadarı kadı kızında da olur” mantığıyla üzerinde düşünmeden geçmem aslında pek de akıllıca değilmiş.. (filmi izlemeyenlerin buradan, paragrafın sonuna kadar olan kısmı okumamalarını öneririm..) “benbilmiyorumsanki”nin sözlükte konuyla ilgili yaptığı yorum çok da şık olmuş.. kısaca üzerlerinde ölen babalarının baş harflerinin olduğu valiz takımı Whitman’ların babalarını temsil etmekte ve o valizlerden kurtulmadıkça yollarına devam etmeleri mümkün olamamaktadır..

    filmi izlemeden önce yine Wes Adndersen’dan Hotel Chevalier adlı kısa filmi izlemekte fayda var.. (Youtube dahil bir çok yerde var, Türkçe altyazılısı var mı bilemiyorum.. o nu bulmak da size kalmılş..) “Natalie Portman neden bu filmde sadece 3 saniyeliğine gözüktü” sorusundan kurtulmak ayrıca Jack hakkında daha fazla bilgiye sahip olabilmekve de parfüm şişesinin ve telefonların sırrını çözebilmek için..

    ayrıca bir de  Bill Murray ve sweet lime..

    tam da bu bahar ayları filmi izlemek için on numara zaman diye düşünüyorum.. yaza girerken biraz yenilenmekten ve sıcak yerlerden bahseden bir film, ertesi gün daha keyifli uyanmanıza yardımcı olabilir.. etkisinin ne kadar süreceği size kalmış..

    Lindt hakkında bilmediklerim..

    Pazartesi 2 Mart 2009

    uçma fikrinden hoşlanmam.. üç kez uçağa binmişliğim vardı ama hepsi ayrı felaket..

    geçtiğimiz haftasonu uzun süredir görmediğim bir arkadaşımın doğum yapması üzerine Adana’ya gitmeye karar verdim.. cumartesi sabah erken gidip pazar akşam dönecektim.. üstelik bu ilk kez uçağa yanımda tanıdığım birileri olmadan binme deneyimim olcaktı..  aklımda birsürü dehşet sahnesi, cumartesi sabaha karşı havaalanı yolunu tuttum.. Sabiha Göçen Havalimanı terkedilmiş bir yer gibiydi.. sabahın o saatinde soğuğu iliklerimde hissedip bir de “bu kadar saat ben burda ne yapacağım” diye kara kara düşünürken bir mağazanın çikolata reyonu gözüme ilişti.. çikolata konusunda derin bilgim yoktur.. Lindt’in binbir çeşit ürününün bulunduğu standla karşı karşıya kalınca kendimi çaresiz hissettim.. uzun uzun inceledikten sonra gözüme Exellence Chili ilişti.. bir arkadaşımın evinde tesadüfen yediğim Magnum Praline Hot Chili geldi hemen aklıma.. siyah çikolatayı ağzımda erittikten sonra yayılan hafif acı beni gerçekten çok etkilemişti.. benzer bir tat yakalama umuduyla kocaman bir paket aldım..

    sonrası mı..

    iyilik güzellik..

    nefis bir uçuş.. nefis bir tat.. hem de.. Magnum’dan kat kat güzel ve akılda kalıcı..


    eve dönüş

    Pazar 15 Şubat 2009

    aslında müzik hakkında yazmak beni biraz tedirgin ediyor.. bir albüm, bir şarkı, bir müzisyen hakkında birşeyler söyleme kalktığımda doğru kelimeleri bulamıyorum bir türlü.. onların hakkında konuşmak haddim değilmiş gibi geliyor.. iki nota basamayan, sesi kargadan hallice olan ben nasıl olur da tüm duygularını ortaya dökecek kadar cesaretli insanlar karşısında “ı ıh.. olmamış..” diyebilirim ki..

    bi yerden başlamak lazım ama.. madem bu kadar hayatımın içinde müzik.. iki kelimeyi biraraya getirebilmeli..

    son aylarda mp3 çalarımda sıksık dinlediğim biri Edwyn Collins.. aslında “A Girl Like You” dışında hakkında birşey bilmediğim bir adamdı Roll’da yeni albüm haberini alana kadar.. haberin içeriği beni öyle etkiledi ki.. albümünü indirip mp3 çalarıma yükledim.. sonra da eski olanları..

    Edwyn Collins 2005 şubat ayında birgün evinde bir beyin kanaması geçirip hastaneye kaldırılmış.. 2 ameliyat ve sonra birgün kendine gelmiş.. yazılanlara göre bildiği herşeyi unutmuş.. yürümeyi, konuşmayı, okumayı, yazmayı, gitar çalmayı.. herşeyi yeniden öğrenmek zorunda kalmış.. 7. solo albümü olan Home Again çıktığında hala gitar çalmayı öğreniyormuş.. Home Again’in birçok şeyi aslında Collins hastalanmadan önce hazırmış.. fakat bitişi Collins iyileştikten sonra gerçekleşmiş.. ama sanki tümden bir miladı var gibi albümün.. aynı mp3 çalarda eski albümleri ve yeni albümleri bir arada dinlerken Home Again tarz olarak eski parçalarından hemen ayrılabiliyor.. biraz daha sakin, biraz daha görmüş geçirmiş.. biraz daha ağır.. hit şarkıları olan değil de baştan sona sıkılmadan dinlenebilecek bir albüm..

    A Girl Like You eski albümlerini arayıp bulmama sebebiyet vermemişti ama Home Again daha büyük bir etkiye sahip.. Home Again’deki parçaları tek tek ayırmak mümkün değil.. tabii eski albümlerinden Out of This World ya da The Campaign For Real Rock da dinlemeye doyamayacağım şarkılardan..

    ** The Campaign For Real Rock bende Gravedigger’a benzer bir etki yaptı.. onun gibi değil ama ona benzer.. başka zaman anlatırım..

    derya büfe

    Perşembe 12 Şubat 2009

    haftasonu ben yine evimin arkabahçesi bellediğim Eminönü’ndeydim.. bir arkadaşımla sabahtan buluşup ortalık kalabalıklaşmadan alışveriş yapalı istedik.. aklıma hemen Derya Büfe geldi.. kahvaltıyı orda yapmaya karar verdik.. bi kere az yağmurlu, ferah bir gündü.. biraz erken gidip Karaköy’de birkaç fotoğraf çektim, sonra da arkadaşımla buluşup Derya Büfe’ye gittik..

    Derya Büfe, Karaköy’de Galata Köprüsü’nü karşınıza aldığınızda, sol tarafta, deniz kıyısında kalan restaurantların arasında kalıyor.. onlara göre daha bir esnaf lokantası görünümü var.. ızgara balık ve döner de yapıyor ama ben menemen yemeyi seviyorum orda.. temizlik ve hijyen konusunda ya da kusursuz servis konusunda söyleyeceğim pek bişi yok.. ama menemen tüm bunlara değer.. sade, kaşarlı ya da karışık (kaşar ve sucuk) yiyebiliyorsunuz.. hem de yumurtadan yumurta parası alıyorlar.. biz iki kişi 11 Lira hesap ödedik.. az sonra başlayacak ve saatler sürecek Eminönü turumuz için iyi bir yakıt oldu..

    zihin açar..

    Cuma 6 Şubat 2009

    olacak iş değil..

    nutella’nın 5 kilogramlık kavanozları satılmaya başlanmış memleketimde..

    görseller işyerine bomba gibi düştü.. görseller diyorum, çünkü kimse görmeden inanmaz biliyorum..

    “abi nutellanın 5 kilogramlık kavanozu çıkmış”

    “yaa di mi, iski çeşmeden su diye nutella akıtacakmış..”

    forward mailler mailboxları doldurdu..

    sorduk araştırdık.. şimdilik metro cash&carry’lerde.. başka da biryede satılmaz muhtemelen.. ama en azından adres belli..

    **şimdi güzel bir pandispanya yapsak.. ikiye kesip, arasına bol nutella, bol çilek, bol muz ve kırılmış fındık parçalarını doldursak.. sonra da üzerini bolll nutellayla kaplasak.. ne güzel waffle olur..

    **kardeşi “nutella kavanozu” olmak için evden kaçan ilk abla ben olacağım galiba..

    kıvanç ocakbaşı - ayvalık

    Cumartesi 3 Ocak 2009

    biraz gezmek istiyor canım.. Kabak Koyu depreşti yine son günlerde.. insanın hayatına kıyasla çok küçük bir zaman dilimini geçirdiği yeri “ev”i bellemesi garip belki ama orda kendimi gerçekten iyi hissediyorum..

    fotoğraflara bakarken, zamanında siteye koymak ve hakkında bilgi verebilmek için çektiğim bir fotoğrafla karşılaştım.. sonra ertelemişim..

    şimdi tam zamanı..

    daha önce sevgilimle yaptığımız küçük bir tatilden bahsetmiştim.. bu tatilin Ayvalık ayağında bir akşam eve dönecekken, vazgeçip, Ayvalık’ta güzel balık yiyebileceğimiz bir yer aramaya başladık.. merkezde, denize paralel sokaklarda gözüme kestirdiğim küçük bir restaurant geldi aklımıza.. denize dik inen bir sokağın köşesindeydi.. sokağın bir kısmının üzerini çardak gibi kapatılmış ve masalar atılmış, içeriye ise sadece 3 masanın sığabileceği bir restaurant.. kapısının önünde küçük yapay bir şelale, şelalenin civarında kuşlar.. şelalenin çevresinde ve masaların olduğu sokakta ise saksı ve tenekelerde yetişen patlıcan, biber ve domates..

    bizi bir bayan karşıladı.. mekanın balık değil et resturantı olduğunu söyledi.. biz biraz boynu bükük ayrılırken “biraz gezin, bir yer bulamazsanız balıklarınızı alıp buraya gelin, eşim geldiğinde balıkları sizin için pişirir..” tabii biz hiç gezmeden balık haline gidip bir kilo çipura ile geri döndük.. sokakta yerimizi aldık.. rakımızı söyledik.. mevsim salatası, patlıcan salatası ve Ahmet Bey’in tavsiyesiyle nar ekşili bostane istedik..

    sonrası yazıya dökülmeyecek kadar kusursuz bir sohbet ve lezzetler birliği.. o küçücük dükkanın sakladıkları bizi hayrete düşürdü.. rakılarımızın “ehl-i keyif” ile servis edilmesi, mezelerimizin lezzeti, Ahmet Bey’in pişirdiği tazecik deniz çipuraları.. hepsi bizi tek kelimeyle mest etti..

    Ahmet Bey’in sofrasındaki hemen herşey Antep’ten gelmiş.. nar ekşisi, şalgam suyu, kahve..

    yemeğimiz bittikten sonra Ahmet Bey bize kahve ikram etmek için ısrar etti.. herşey bu kadar lezzetli olunca en iyisi Ahmet Bey’in sözünden çıkmamak diye düşündük.. kahvelerimiz ehl-i keyiflerimiz gibi bakır bir muhafazanın içinde geldi.. (onun resmi de başka bir yazıda artık..) nefis kahvelerimizi de içtikten sonra Ahmet Bey ve eşine bol bol teşekkür ederek ordan ayrıldık..

    Kıvanç Ocakbaşı ile ilgili iki önemli dipnot;

    * Hesabı istedikten sonra eşime gelecek hesapla ilgili bir tahminde bulundum.. ve doğru çıktı.. orda o yemekleri yedikten ve o tatlı muhabbetle ağırlandıktan sonra (hele de içkinin geldiği bir masada) ödemeye çekineceğiniz kadar düşük.. bırakacağınız hiçbir bahşiş de ne yazık ki karşılığı değil (zaten tek çalışan Ahmet Bey ve eşi)..  o yüzden, aldığımızın karşılığını ödeyemediğimiz için, biraz buruk ayrıldık..

    * Kıvanç Ocakbaşı’nı bir daha ziyarete gittiğimizde Ayvalık’ta olduğumuzu unutup Kıvanç Ocakbaşı’nda olduğumuzu kendimize hatırlatacağız.. balık yok, et var.. çünkü bu kadar lezzetli mezeler ve salata yapabilen Antepli bir ustanın elinden et yemediğimiz için çok pişmanız..

    son olarak da size Kıvanç Ocakbaşı’nın iletişim bilgilerini vermek istiyorum.. Ayvalık’a yolunuz düşerse.. mutlaka..

    Gümrük Cd. 2. Sk. No:2 (Oyakbank arkası)

    Tel: 266 312 84 82

    dreamland

    Cuma 19 Aralık 2008

    2006 yapımı bu filmle ilgili doğru dürüst bir tane bile yazı bulamadım yerli kaynaklarda.. yönetmen Jason Matzner‘in imdb’de kayıtlı tek filmi.. puanının da 6,3 olduğu düşünülürse, oldukça önyargısız ve beklentisiz oturduk ekranın karşısına..

    kasabadan uzakta, yerleşimcilerinin “dreamland” dedikleri bir bölgede, karavanlarında yaşayan bi grup “farklı” insanın, kısa süreli hikayesi anlatılıyor filmde.. tabii bu kısa hikaye, tahmin edileceği üzere kahramanların bir çoğunun hayatına karga tulumba bir yön veriyor..

    filmde en beğendiğim karakter yan roldeki Henry idi.. büyük aşkı, karısı öldükten sonra dreamland’den hiç ayrılmamış.. zaten psikolojik olarak buna müsait değil.. koltuğunda elinde birasıyla görüyoruz neredeyse bütün film boyunca.. söyleyecek güzel şeyleri var..

    Henry’nin aklıllı kızı Audrey başrolde.. liseyi bitirmiş.. kasabada markette kasiyerlik yapıyor.. bir çok üniversiteye kabul edilmiş ancak babsının psikolojik sorunu ve en yakın akadaşının hastalığı yüzünden dreamland’de kalmaya karar vermiş..

    Calista (daha önce Lars and the Real Girl‘de izlemiştik..) dreamland’e hastalığı yüzünden gelmiş, o bir MS hastası.. Audrey’in en yakın arkadaşı ve geleceğin Miss America’sı..

    Bir gün Mookie ve ailesinin dreamland’e taşınmasıyla hemen herkesin hayatında bazı değişiklikler olmaya başlıyor..

    filmde kameralar çok etkili kullanılmış.. uçsuz bucaksız gökyüzü.. uçsuz bucaksız bir çöl.. devamlı esen rüzgar ve fonda çalan müzikler dramatik bir hareketlilik katmış tüm bu uçsuz bucaksız görüntüye.. tüm bunlarla tezat oluşturan az makyajlı karakterler (hatta neredeyse makyajsız).. süssüz kıyafetler, gerideki olağandışı manzarayı gerçek seviyesine çekmiş..

    biraz kafa karıştırıcı.. çok derin ve etkileyici olmayan bir konu ve görsel olarak oldukça başarılı bir film.. karakterliğin doğallığı (ya da doğala yakınlığı diyelim..) filmin beni içine almasına yardım etti..

    bu yazıyı okuduktan sonra önyargısız ve beklentisiz oturabilir misiniz filmin karşısına bilemiyorum ama keyifli bir birbuçuk saat için oldukça iyi bir seçim..