Lunawar
  • ANASAYFA
  • gittim döndüm..

    Cuma 26 Ağustos 2011

    insan uzun süre yazmayınca nerden başlayacağını nasıl yazacağını pek bilemiyor..
    bir Hobbit hikayesi kadar eğlenceli olmasa da döndüm ben..
    gitmeden önce koşuşturdum durdum.. şimdi de farkı yok..
    bir sene boyunca beklenen Kabak ziyareti gerçekleşti.. ve yine karanlık yalanlarla dolu hayatımıza geri döndük.. çok içler acısı ve dramatik bir cümle oldu ama burdan bakınca öyle gözüküyor yapacak bir şey yok..

    Kabak’tan biriyle konuştum geçen gün.. naber dedi.. nolsun dört duvar dedim.. allah sabır versin dedi.. katlanmaya çalışıyoruz dedim..

    gitmeden önce çok çalıştım.. bir güzel bebeğin doğumuna şahitlik ettim, bir “eskici”nin ürün çekimine katıldım.. bu arada makinamı değiştirmeye iyiden iyiye karar verdim.. tabii gene ince hesaplar başladı.. onun dışında iş yerimde de çıkmaz ayın 9 çarşambası bir araya geldi, öyle ki bir ara öğrenci moduna geçip 4 saat uyu 4 saat çalış şeklinde idare ettim.. heralde bu yüzden tatile biraz gergin başladım.. ama kitap okumak ve sadece durmak herşeyin ilacı.. insan kendini bozup hurdaya çıkarabildiği gibi kendi kendine ilaç da olabiliyor..

    tatilimize Kaş’da başladık, Ado bize ev sahipliği yaptı ve bana güzel güzel çiçekler verdi.. eve geldiğim gibi ektim hepsini, umarım tutacaklar.. tutarlarsa ben de isteyenlerle paylaşıveririm.. güzel olur..

    sonra Kabak’ta bol bol kitap okuyup bira tükettim.. kendime bu sene bambaşka bir kıyak geçip Kabak’ta Isabel Allende okudum.. Isabel Allende benim zor gün dostum, enerji verici “sihirli mantar”ım.. o yüzden evde hep okunmamış bir kitabını mutlaka tutarım zor günler için.. hele Kabak gibi enerji dolduğum bir yerde harcamam hiç.. Denizin Altındaki Ada iki günde kum oldu eridi ellerimde.. belki seneye (tabii mutlaka yeni bir kitap yazması lazım bu arada) de Haruki Murakami alırım yanıma bir tane..
    şimdi yine tatilden önceki son gün.. bu sefer büyük beklentilerim yok, o yüzden hayal kırıklıklarına açığım.. (“hayal kırıklıklarına bayılırım” demişti birgün  biri bana..) ama lütfen çok kalbimi kırmaynız.. yeni fotolar istiyorum tatil dönüşü bir sürü.. bir de şu “eskici”nin photoshop işleri bitse çok güzel olur..
    ama yok sana bu kadar yeter, nefis bir tatil olacak, işlerin hem hayatında hem de işinde rast gidecek, mutluluktan al yanak olacaksın diyorsanız ona da eyvallah..

    Kabak’ta bu sene çek dalga vardı.. ben sevdim.. bu dalgalarda yüzdüm.. bu fotoğrafı çektiğimin ertesi günü dalgalar 2 metreyi buldu.. onları da sevdim.. onlarla da yüzdüm..

    bir gece bu gökyüzüne alık alık bakarken hayatımın en parlak ve uzun yıldız kaymasını gördüm.. sandım ki gökyüzü ikiye bölündü..

    o sağda kitap okuyan benim.. kahvaltı üstü..

    işte şimdi burnumun direği sızladı..

    sıcak daha neler yapacak

    Pazar 17 Temmuz 2011

    2008 senesinin Ağustos’unda çıktığımız tatil geldi bu sabah aklıma.. bütün fotoğraflara o kadar yansımış ki 2008in sıcağı, heralde bir ömür unutmamama yetecek kadar.. fotoğrafların bir çoğunda kendimi kaybetmiş bir şekilde sağa sola devrilmişim.. ellerimin arasında bir kitap ama onu kaldıracak derman yok parmaklarımda.. hatırlıyorum da bir öğleden sonra soğuk bira içmeye niyet etmiştim de daha yarısı bitmeden beynimdeki damarlar çatlayacak diye korkmuş bir alacakaranlık kuşağına girmiş çıkmıştım..bir de elimde temizlenmesi gereken bir kaç kilo fasulye vardı:) bu sabah canım o yazda olmak istedi.. benden çok duyulacak birşey değildir sıcağa dair böyle bir dilek.. özellikle yeterince sıcak bir evde yaşarken ama sanırım sıcağın benim beynimde yarattığı alacakaranlık kuşağına ihtiyaç ya da özlem duyuyorum.. hazır işim de bu günlerde beni devamlı alkol almaya ve insani yanlarımı kullanmamaya teşvik ederken belki diyorum.. o sıcak ve beynime yaptıkları beni azıcık insan eder..

    Akyaka’dan..

    Çarşamba 8 Aralık 2010

    evelki gün beklenen kış İstanbul’a geldi sanmıştım.. karanlık yağmurlu bir havayla uyandık sabaha.. aklıma bu yaz tatilinde ilk durağımız olan Akyaka’ya varışımız geldi.. navigasyonun azizliğine uğrayıp biraz dolambaçlı bir şekilde akşamüzeri ulaştığımız Akyaka’da yorgunluğumuz yetmezmiş gibi bir de kalacak yer sıkıntısı yaşamıştık.. bırakın kalınacak yerlerin fiyatları arasında uygununu seçmeyi nerdeyse kalacak yer bulamıyorduk.. öyle ki bir ara üçe ayrılıp sokak sokak kalacak yer aramaya başlamıştık.. neyse ki tam da gönlümüze uygun biryer bulduk ama hava kararmaya başlamıştı bile.. sevgilim hayatta denize girmeden yatıp uyumayacağını söyleyice mayolarımızı ve havlularımızı kaptığımız gibi Çınar Plajı‘nın yolunu tuttuk.. vardığımızda iyiden iyiye hava kararmıştı.. kör gözle denize girdik ve büfeden birer bira aldık.. klimasız arabayla ağustos ortasında neredeyse bir gün yolculuk etmemiştik sanki.. gece vakti heryer serinledi.. biralar serinletmekten çok midemizi üşüttü.. biraz oturduk.. sanki o yolu çeken biz değildik.. sanki bütün günü Akyaka’da sahilde geçirmiştik..

    ormanın içinde kaybolmanın, deniz de olmasa yönümüzü bulamayacağımız fikrinin güzel hissi bu yaz terapisine başlamamızı sağlamış oldu..

    bilen bilir.. ben her yaz ayrı kaybolurum..

    işte dün sabah da uyandığımda denizden çıkmış,birbirimizin yüzlerini seçemeyerek karanlıkta oturup gülüştüğümüz akşamı getirdi aklıma..

    iş bugünlerde çok yoğun.. tatil ise çok uzak.. zaten benim de doyacağım yok.. yılbaşında bir parti planlarken DJimizi de askere gönderiyoruz yakında.. zaten hayatım patri olmuş.. ıp tıs ıp tıs.. hergün bir baş ağrısıyla tutuyorum evin yolunu.. kara kara yazdığıma bakmayın.. keyfim de fena sayılmaz aslında.. iki haftadır çok sosoyalim hatta.. geçtiğimiz iki haftasonunu sokak süpürgesi modunda geçirdim.. hatta hafta içlerine taştı biralarım sosyalliğim.. iyidir..

    film falan da izliyorum bunların yanında.. her geçen gün sevgilimin huzurunu kaçırıyorum şunu izleyelim bunu izleyelim diye.. mesela daha geçenlerde Scott Pilgrim vs World ve Ip Man II yi izledik..

    bu hareketliliğin bir de şöyle faydası var bana.. unutuveriyorum bazen kendimi.. tamam çok sevmem kendimi unutmayı.. boşa geçen zaman gibi gelir ve günde sekiz saat çalışınca insan zaten yeterince zaman kaybı yaşamış oluyor.. ama bu sıralar iyi geliyor.. uzun zamandır ilk kez uyumak istiyorum.. erken yatıyorum, saatim çalana kadar kalkmıyorum.. tabii o saat bir de çalmasa.. daha bir güzel olur ama şimdilik yapaca birşey yok gibi..

    bir de uykunun getirdiği; sonunda rüyama pandalar girdi.. daha önce vatos, köpekbalığı görmüşlüğüm var ama pandalar ayrı bir şukela oldu..

    ha bu arada dün gece de kocaman bir koyda denize giriyordum sevgilimle.. yandaki dağın gölgesinin vurduğu yerde açıktaydık.. dibe baktım bir köpekbalığı.. güneşli tarafa üzerinden yüzerek geçtik.. güzeldi..

    daha da sorarsanız iyilik güzellik.. yakın zamanda dinleneceğimi sanmıyorum ama zamanın da durduğu yok ne de olsa..

    ** baktım, Akyaka’da hep tembellik fotoğrafları çekmişiz.. o yüzden bu sene ki Kabak’tan bir resim koyuyorum.. ne temiz bir hava..

    pure morning..

    Çarşamba 18 Ağustos 2010

    döndüm..

    normalde gitmeden önce de bir iki satır yazardım ama her zamanki gibi işlerimi son günlere bıraktığım için biraz apar topar oldu gidişim.. hoş, söyleyecek birkaç kelimem olsaydı, illa girer karalardım ama olmadı işte..

    bugün bugüne ait bir yazı değil de tatildeyken bir sabah karaladığım birşeyleri aktaracağım.. o sabah şimdi tarif edemeyeceğim bir ruh halindeydim sanırım, günlerden hangisinde olduğumuzu bile ancak parmak hesabıyla bulabilmiştim ve bu beni çok keyiflendirmişti.. tam emin olmamakla beraber sanırım ayın 10′uydu.. yer Kabak Koyu – Reflections Camp verandası.. saat sabahın körü.. cırcır böcekleri mesaide..

    -bulunduğum yer için tarih “yeniay”.. bunun benim diğer hayatımda ne anlamı var bilmiyorum ama şuan bulunduğum yer için “çok yıldız” demek..

    bu sabah burda uyanıp da biraz vakit geçirdikten sonra içime sebepsiz bir umut geldi çöreklendi.. yüreğim göğüs boşluğumdan büyükmüş gibi ama hüzünsüz.. unuttuğum şeyleri hatırladım ve kendimi yenilmez hissettim tüm yaşama karşı.. yaşadığımız hayatın aslında başka bir hayatta yaptıklarımızın cezası olarak bize verilen cehennem olduğu yönündeki tez bir kez daha anlam kazandı..

    (kağıt kalemi elime alıp yazmayalı ne kadar zaman oldu acaba?)

    neden buraya geldiğimde birçok şey anlamını yitirip yepyeni şeyler anlam kazanıyor acaba?

    (güneş ısıtmaya başladı, bulunduğum yere kadar gelmeden kahvemi bitirmem lazım ki sıcaktan ter dökmeye erkenden başlamayayım..)

    bu sabah kahvaltı edip ekmeği koklarken birçok şey gözlerimde ufalanıp gitti.. hayatımda yediğim hiçbir şeyin gerçekten karnımı doyurmadığını farkettim.. bütün o para ödediğimiz süslü şeyler.. kahvaltımı biraz ekmek, biraz domates ve zeytinle yaptım.. yeniden ekmek yapmaya başlamam lazım.. sanırım o beni doyurabilir..

    biri Vivaldi çalıyor sabah sabah.. Vivaldi elinde olsa dalga ve cırcır böceği sesi de ekler miydi acaba müziğine.. böylesi çok hoş oldu çünkü..

    bu sabah şöyle birşey geçti aklımdan, dün geceki bir konuşma üzerine.. burda beş ay kalmak istediğimden bahsediyordum dün gece.. mayıstan eylüle.. anlatırken düşündüğüm mevsimlerin değişimini izlemekti..

    çocuklar gibi ama bu gözlerle ilk kez.. Chris beş aylık bungalovu kaça kiralar acaba diye bir geyiğe varmıştı muhabbet.. sevgilim “beş ay çok uzun bir süre biliyorsun değil mi?” dedi.. aklıma ilk gelen beş ayda mevsimlerin nasıl değiştiğinden ziyade benim nasıl değişeceğimdi.. tamamen farklı bir insan.. bu sabah bunları düşünürden de farklı bir şey geldi aklıma.. tabii ki kaldığım yerin parasını ödeyebilirim ama burada kalmak ve başka biri olmak için sadece para ödemem tüm bu toprağa, havaya ve suya haksızlık olur ve belki de beni kabul etmek istemezler.. onlar için de birşeyler yapmalı ve minnetimi göstermeliyim.. bu düşünce gözlerimin dolmasına yetti de arttı bile.. tüm bu yazdıklarımı bir hafta sonra okuyunca aklımı kaçırmış gibi mi hissedeceğim (!) acaba? ama şimdi, şuan o kadar büyük ve gerçek ki bu his.. insanların doğada yaşayıp totemlere tapmaması mucize gibi birşey sanırım..

    gün geçtikçe insanın bağımlı olduğu eşyalara ihtiyacı o kadar büyük bir hızla artıyor ki insan gerçekten bir yalanı yaşamanın çaresizliğiyle parçalara bölünüyor.. herşeyi çok basite indirgiyorum, aynasız yaşayabileceğinizi düşünür müydünüz? insanların sizi o gün nasıl göründüğünü bilmeden.. ben buradan ayrılıp da bir aynayla karşılaştığımda şaşkına dönüyorum çoğu zaman.. insan kendi sandığına bu kadar mı yabancılaşır? aynasız olmak insanı “rol”den bu kadar mı çabuk uzaklaştırır? ne kadar acınacak halde olduğumu anlamak şakaklarımın uyuşmasına sebep oluyor.. gözlerim dolu dolu.. bu yazı ben ağlamadan bitse bari.. insan ağaçlara ve denize bakarak kendini görebiliyor.. gerçekten kendini.. sonra herşey bütünlüğünü yitiriyor, beş dakika önce denizi izlerken sonrasında bir bitkinin yeni sürgününe takılıyor gözlerim..

    yeterince uzun süre bakarsam nasıl büyüdüğünü görebileceğimi biliyorum.. tüm bu şeylerin bir arada varolabilmesi ama bizim onların arasında varolamamamız hatta kendi aramızda bile varolamamamız ne kadar acı değil mi?

    denizin enginliği yanında bir bitkinin tomurcuklanması daha büyük bir mucize gibi geliyor şimdi.. mucizelerin bir açıklaması, “neden”lerin bir cevabı var mı bilmiyorum ama öğrenme ihtimaline (bu ihtimal ne kadar küçük olursa olsun) bile razıyım ben.. yeter ki minnetle kurban edeceğim herşeyi alsın benden ve bana bilmediğim  (çok az, minicik de olsa) fazlasını versin.. öğrenmeme izin versin..

    güneş yavaş yavaş yakmaya başladı.. üçüncü kahve bitmeyecek galiba..

    bu arada Vivaldi’yi herkes sever heralde.. sevmeyen var mı ki? -

    dışarda

    Çarşamba 11 Kasım 2009

    bu haftasonu iki kez rüyamda kendimi Fethiye’de gördüm.. evet aç tavuk – buğday ambarı ilişkisi..
    yaptığım işler nereye gidiyor merak ediyorum..
    hani burda, masa başında, tam sekiz saat.. haftada beş gün.. sonra ev..

    dağlara doğru dalıp giderken bile daha üretken olduğumu hissediyorum..

    o zaman beynimi, gözlerimi, ellerimi, ayaklarımı bağlayan hiçbirşey olmuyor çünkü..

    o mis gibi kokuyu.. o mis gibi sesi.. o mis gibi sessizliği özledim..

    şimdi ne güzel rüzgar esiyordur dışarda..

    kekik

    Salı 11 Ağustos 2009

    şu yandakiler kekik.. hem de dağ kekiği..

    bir haftadır yoktum ya.. işte sebebi.. yıldızların altında uyumaya gittik.. sevgilim ve ben.. ve bize katılan nefis arkadaşlar..

    anlatmaya dilim varmıyor..

    sondan önceki gün Winmaker ve Suiwar’ın peşine takılarak Likya Yolundan şelalelere ulaşmayı denedim.. 10 senelik sandaletlerim parçalandı.. yükseklikten başım döndü.. hiç görmediğim bir cins kertenkele gördüm.. bir kaplan kelebeği suratıma kondu.. ve her sabah domateslerin üzerine serptiğim dağ kekiklerinden topladım.. topladık..

    mamma mia

    Cuma 27 Mart 2009

    filmin afişi, filmin fragmanı, hakkında yazılanlar filmin ne kadar eğlenceli olduğunu ne yazık ki anlatmaya yetmiyor.. tabii benim anlattıklarım da yetmeyecek..

    biraz film hakkındaki yorumlara baktım.. genelde çok beğenip eğlenenler var benim gibi.. bir de filmde boşluklar olduğunu (göz doldurucu bir müzikal olmasaydı benim de takılıp keyfimin kaçacağını düşündüğüm  boşluklar..) ve de saçma bir konu olduğunu düşünenler olmuş..

    Pierce Brosnan‘ı neredeyse ilk kez hayranlıkla izledim.. James Bond’un Sean Connery ile tarihe karıştığını düşünen ben, o bir kaşı her daim kalkık adamı hiç mi hiç hazetmezdim.. ta ki bu filmde kırışmış cildiyle yakın çekimlere müsade edip, elleri ceplerinde sesini son gücüne kadar zorlayıp şarkılar söylerken görene kadar..

    Stellan Skarsgard ise nedendir bilmem, Taking Sides filmiyle öyle bir zihnime kazınmış ki.. Onu hep mutsuz göreceğim zannediyordum.. filmde izledikten sonra aklımdaki Stellan imajı sisler arasında silikleşti..

    Meryl Streep’in yakın arkadaşı Tanya rolünde izlediğimiz Christine Baranski ise en hayretle izlediğim karakterlerden biriydi filmde.. Wikipedia’ya göre 56 yaşında olan bu muhteşem kadının hem görüntüsü, hem dansları bence filme nefis bir tat katmış..

    en sona tabii ki Meryl Streep‘i bıraktım.. nefis bir hanımefendi olan Meryl Streep filmde Donna rolünde pasaklı saçları, daimi telaşlı haliyle, kızını babasız büyütmüş ve 20 yaşındaki kızını evlendirmek üzere olan bir anneyi canlandırıyor.. Meryl Streep’i yalnız başına izlemek bile benim için çok büyük bir keyifti..

    özellikle Sam (Pierce Brosnan) ve Donna (Meryl Streep) düeti olan S.O.S bence çok çok güzel olmuş.. tabii onun dışında şarkı söylerken denize atlayanlar, denizden karaya çıkıp şarkı söyleyenler.. ortalık cıvıl cıvıldı..

    Donna’nın bir Yunan adasında kurduğu oteli ve ada da filme nefis bir hava katmış.. söylemeden edemeyeceğim, adanın bir çok yeri benim sevgili Vadi‘me benziyordu, içim bir parça da buruktu bu yüzden..

    kıvanç ocakbaşı – ayvalık

    Cumartesi 3 Ocak 2009

    biraz gezmek istiyor canım.. Kabak Koyu depreşti yine son günlerde.. insanın hayatına kıyasla çok küçük bir zaman dilimini geçirdiği yeri “ev”i bellemesi garip belki ama orda kendimi gerçekten iyi hissediyorum..

    fotoğraflara bakarken, zamanında siteye koymak ve hakkında bilgi verebilmek için çektiğim bir fotoğrafla karşılaştım.. sonra ertelemişim..

    şimdi tam zamanı..

    daha önce sevgilimle yaptığımız küçük bir tatilden bahsetmiştim.. bu tatilin Ayvalık ayağında bir akşam eve dönecekken, vazgeçip, Ayvalık’ta güzel balık yiyebileceğimiz bir yer aramaya başladık.. merkezde, denize paralel sokaklarda gözüme kestirdiğim küçük bir restaurant geldi aklımıza.. denize dik inen bir sokağın köşesindeydi.. sokağın bir kısmının üzerini çardak gibi kapatılmış ve masalar atılmış, içeriye ise sadece 3 masanın sığabileceği bir restaurant.. kapısının önünde küçük yapay bir şelale, şelalenin civarında kuşlar.. şelalenin çevresinde ve masaların olduğu sokakta ise saksı ve tenekelerde yetişen patlıcan, biber ve domates..

    bizi bir bayan karşıladı.. mekanın balık değil et resturantı olduğunu söyledi.. biz biraz boynu bükük ayrılırken “biraz gezin, bir yer bulamazsanız balıklarınızı alıp buraya gelin, eşim geldiğinde balıkları sizin için pişirir..” tabii biz hiç gezmeden balık haline gidip bir kilo çipura ile geri döndük.. sokakta yerimizi aldık.. rakımızı söyledik.. mevsim salatası, patlıcan salatası ve Ahmet Bey’in tavsiyesiyle nar ekşili bostane istedik..

    sonrası yazıya dökülmeyecek kadar kusursuz bir sohbet ve lezzetler birliği.. o küçücük dükkanın sakladıkları bizi hayrete düşürdü.. rakılarımızın “ehl-i keyif” ile servis edilmesi, mezelerimizin lezzeti, Ahmet Bey’in pişirdiği tazecik deniz çipuraları.. hepsi bizi tek kelimeyle mest etti..

    Ahmet Bey’in sofrasındaki hemen herşey Antep’ten gelmiş.. nar ekşisi, şalgam suyu, kahve..

    yemeğimiz bittikten sonra Ahmet Bey bize kahve ikram etmek için ısrar etti.. herşey bu kadar lezzetli olunca en iyisi Ahmet Bey’in sözünden çıkmamak diye düşündük.. kahvelerimiz ehl-i keyiflerimiz gibi bakır bir muhafazanın içinde geldi.. (onun resmi de başka bir yazıda artık..) nefis kahvelerimizi de içtikten sonra Ahmet Bey ve eşine bol bol teşekkür ederek ordan ayrıldık..

    Kıvanç Ocakbaşı ile ilgili iki önemli dipnot;

    * Hesabı istedikten sonra eşime gelecek hesapla ilgili bir tahminde bulundum.. ve doğru çıktı.. orda o yemekleri yedikten ve o tatlı muhabbetle ağırlandıktan sonra (hele de içkinin geldiği bir masada) ödemeye çekineceğiniz kadar düşük.. bırakacağınız hiçbir bahşiş de ne yazık ki karşılığı değil (zaten tek çalışan Ahmet Bey ve eşi)..  o yüzden, aldığımızın karşılığını ödeyemediğimiz için, biraz buruk ayrıldık..

    * Kıvanç Ocakbaşı’nı bir daha ziyarete gittiğimizde Ayvalık’ta olduğumuzu unutup Kıvanç Ocakbaşı’nda olduğumuzu kendimize hatırlatacağız.. balık yok, et var.. çünkü bu kadar lezzetli mezeler ve salata yapabilen Antepli bir ustanın elinden et yemediğimiz için çok pişmanız..

    son olarak da size Kıvanç Ocakbaşı’nın iletişim bilgilerini vermek istiyorum.. Ayvalık’a yolunuz düşerse.. mutlaka..

    Gümrük Cd. 2. Sk. No:2 (Oyakbank arkası)

    Tel: 266 312 84 82

    tatil dönüşü, garip duygular..

    Çarşamba 20 Ağustos 2008

    tatilde olduğumuza inanamadan geçti bir hafta.. günler ne kadar da çabuk geçmeye başladı.. hemen herşeyi bir ekrandan öğrenir oldum.. çok daha fazla merak ettiklerimi ise telefonun bir ucundan.. (artık kablolu telefon da kullanmadığımıza göre “telefonun bir ucu” demek  ne kadar doğru bilemiyorum..)

    tam da dediğim gibi ayaklarımı suya soktum.. zihnimi temizledim de geldim.. suya yakın olduğum yerde zihnim ne kadar temiz ve yüreğim büyükse, şehre geri döndükten sonra aklım karışık, içim sıkılgan oluverdim..

    ben bütün bu işleri geri döndüğümde üstlenmek zorundaysam fazlasıyla, yaptığım şeye “tatil” demek ne kadar doğru bilemiyorum ama geçti günler.. hem de yılın belki de en sıcak haftasında..

    yaz aylarını pek sevmem.. sıcak beni anlayışı kıt, anlaşılması zor yapabilir.. üzülmeye ve düşünmeye bünyem el vermeyebilir.. yaşadığım herşey dışımdan akıp giden bir film gibi kalabilir algımda.. evet.. tembellik ettim ve yazmadım.. bütün tatil bir o yana bir bu yana yatıp dışarıdan baktım herşeye..  ama yaz aylarında “dışarıda” olmak benim için en iyisi..

    şimdi tatil bitti.. yepyeni bir tatile kadar “dışında” ve “içinde” olunacak şeyleri iyi seçmeli..

    ***

    1. şalgam çorbası içtim..

    2. dört kitap okudum, bir sürü insan dinledim..

    3. akşamüzerleri bira ve sigara içtim..

    4. parmak uçlarım buruşana kadar denizde kaldım..

    5. ayışığında denize girdim..

    6. dalgalarla oynadım..

    7. bol su içtim..

    8. bir daha ki “vadi” ziyareti için planlar ve bir de liste yaptım..

    yazar tatilde

    Cuma 8 Ağustos 2008

    yazar cuma sabahı itibariyle tatilde..

    ayaklarını kuma gömüp, deniz sesiyle beynini yıkayacak..

    içine limon dilimleri atılmış bira içecek..

    kitap okuyup hayal kuracak..

    eğer kıpırdanabilirse birkaç satır yazı yazacak..

    döndüğünde eğer depresyona girmesse güzel hikayeler anlatacak..

    güzel resimler paylaşacak..

    ben burda yokken herkes birbirine mukayyet olsun..

    domateslerime iyi bakın..