Lunawar
  • ANASAYFA
  • bazı günler “life is a pigsty” bazı günler değil..

    Cuma 30 Aralık 2011

    çarşamba akşamı bolca içtik departman kutlaması bahnesiyle.. sonra devam ettik bi kaç arkadaş.. sonra evde kardeşle.. sabah 4:30du sanıyorum yattığımda.. sonra mesai yeniden bir iki saat sonra.. bazen akşamdan kalma olmayı çok seviyorum ve dün öyle bir gün geçirdim.. sanki kendim değilmişim gibi.. başka türlü de düşünebildiğim.. o kadar iyi hissettim ki kendimi.. aynı şarkıdaki gibi.. (I thought I was someone else, someone good) sonra nefis bir uyku..
    bu sabah kalktım aklımda binlerce şarkı.. dün o akşamdan kalma ruh haliyle o kadar güzel şeyler dinledim ki.. çalan her nota benim içimdeydi.. aynaya hiç bakmamış olsam ışık falan saçtığımı sanabilirdim içimde çalan müzikle..
    yola çıktım, müziğim hala kulağımda.. önce David Bowie Wild is the Wind‘de “with your kiss my life begins” dedi sonra Morrisey ağız dolusu Life is a Pigsty.. demek ki hala alkollüyüm ki müzik içimde çalmaya devam etti.. sonra nerden geldiği belirsiz bir Kesmeşeker hissi çöktü..
    önce (her zaman) Acıların Kralı, sonra Gitme Kal ardından Tut Beni Düşmeden.. eh ben şiir sevmem ama Kesmeşeker’in şiirlerini kim sevmez ki..
    bu hikaye Grizu Bira ve Kahve’yle devam eder.. sonra daha neler neler..
    belki Mavi Sakal belki Objektif illa biraz Whisky.. görücez..
    ama ben bu ruh halini seviyorum.. nasıl besleyeceğimi de çok iyi biliyorum.. kahveyle yapacağım kahvaltıyı bekliyorum mesela.. bi saniye sonra ağlayabilir.. ardından da deli deli gülebilirim..
    başka bir insan gibi hissetmeyi çok seviyorum..

    **Kesmeşeker yeni albüm yapmış ha..

    son günlerde

    Pazartesi 6 Haziran 2011

    kendime yeni bir yer keşfettim..
    komik filmler izledim..
    fıstık ezmeli kurabiye yaptım..
    arada bir de Hooverphonic konserine gittim..
    ha bu arada bir de yaz geldi..
    iş yerinde maillerimi okuyamayacak kadar yoğunum bu aralar.. her ne kadar çalışayı çok sevmesem de kendimi eyleyecek şeyler bulduğum zaman da zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorum.. aklımın bir köşesinde lunaland, bir köşesinde lunalinka, bir yanda bilgisayarımda biriken fotoğraflar, diğer yandan güzel ışıklarla birlikte birkaç birşey çekme isteği, dolayısıyla flickr ve yine bir köşede ikizler.. gitmeden görebilecek miyim sıkıntısı..
    ama günler akıp gidiyor.. çok sevdiğim spor salonuma bile gidemedim neredeyse geçen hafta ki hiç bana göre bir hareket değil.. açıkçası bir yandan da böyle yoğun ve yorgun olmayı tam da seçim öncesi haftalarda gönlüm daha bir rızayla karşılıyor.. sokaktaki, televizyondaki insanların gözünün içine baka baka yalan söyleyenleri, yalan ağzının kenarından damlamasına rağmen görmeden onlara alkış tutanları, fanatik kesilenleri, insanları insan yapan duygu, tercih ve hayatlarından dolayı yargılayanları görmeye tahammülüm yok..
    işte tam da televizyona düşman kesilmişken aklımdan geçen başka bir fikir de digiturk’u kapattırıvermek.. zaten digiturk’e malum sebeplerden dolayı kızgınım.. hayatımdan televizyon çıksın gitin istiyorum.. neyse.. bunu da düşüneceğiz.. malumunuz yalnız yaşamıyorum..
    600bundan yaklaşık bir ay kadar evvel E.ye Hooverphonic konserine benle gitmek ister mi diye sordum.. o da kabul etti.. beraber önce nefis bir akşam geçirip ardından da İKSV salonun yolunu tuttuk.. konser anektodlarına geçmeden önce şunu söylemeliyim ki saygıdeğer İKSV mensupları.. iyi iş çıkarmış, güzel bir konser salonu yapmışsınız ama o biralar 9 liradan gitmez.. Efes’in size 33lük birayı 5 liradan satmadığını varsayarak şunu söylemek istiyorum.. bırakın insanlar rahat rahat bira içsin.. güzelim konserin arasında insanlar “ulen bir yudum biraya da 9 tl verdim, bari yudum yudum içeyim de bitmesin, konser sonuna kadar idare ettirsem iyidir..” gibi salak saçma düşüncelere kapılmasın ya da en güzeli dışardan gelirken çantalarında bira getirmesin.. bakkalın kazanacağını siz kazanın.. neyse.. konsere tam da başlamadan 5 dakika önce vardığımız için başta güzel bir yer bulamadık kendimize ama sonra üst katta hem rahat hem de sahneyi gören bir yer bulduk.. üniversite yıllarımın depresif grubu Hooverphonic yeni yüzüyle sahneye çıktığında biraz tedirgindim aslında eski hitleri çalıp çalmayacakaları konusunda (onları çalmayacaklar da ne çalacaklar?) ama hiç bir hayal kırıklığına uğramadan dinlemek istediğim herşeyi dinledim.. dinlediklerimin dışında izlediklerim de yanıma kar kaldı zira Noémie Wolfs’un acaip güzelliğini ve hareketlerini izlemek de ayrı bir keyifti.. o ne uzun kollar ve büyük eller, o ne dik omuzlar, o ne küçük surattı öyle.. hepsi bir yana bu orantısız duruş nasıl da müzikle ahenk içinde salınıyordu. ben ve E. uzun süre bu konuyla ilgili bildiğiniz dedikodu yaptık.. bu arada fotoğrafı da tramvaydurağı.com‘dan aldım (umarım bana kızmazlar) ki konser hakkında daha manalı, daha bir konser yazısı istiyorsanız orayı ziyaret etmenizde fayda var..
    gelelim maddelerden “kendime yeni bir yer keşfettim”e.. aslında konserle gayet bağlantılı.. hatta konsere gecikmemizle de.. konsere beraber gitmek istediğim E.nin evine gittik iş çıkışı.. biraz çilek biraz erik biraz peynir ve 1 litrelik beyaz şarap yanında buz gibi gazozla.. yaz geldiğinin habercisi buz gibi zoop içme isteği.. hemen balkona kurulduk, fonda nefis bir müzik.. hava kararıp serinleyene kadar daldan dala nefis bir muhabbetle konser saatine 15 dakika kalana kadar popolarımızı kaldıramadık.. şimdi o balkonun müdavimi olmaktan korkuyorum.. çünkü hizmtte sınır yok ama insan doğası.. verdikçe daha çok ister.. birgün bir süpürge sapıyla kovalanmam umarım.. işte yukarıdaki resim oranın resmi.. ama çileksiz, eriksiz, peynirsiz sadece zooplu hali..

    o günden beri aklımda.. gene gidesim gene zoop içesim var.. böylece burdan kendi mi de davet ettirmiş olayım..

    fıstık ezmeli kurabiye ve komik filmlere gelince.. onlar da (belki) başka bir postun konusu olsun.. böylece okuyanı da bayıltmayayım..

    ha bu arada.. Sonispher, Efes One Love Fest, Bon Jovi, Amy Winehouse, Judas Priest – Whitesnake için sponsor arıyorum kendime.. iyi gelişmelerle görüşmek üzere:)

    Bursa’ya gözyaşı

    Çarşamba 9 Mart 2011

    bugün Kızıl Kaplan ile günlük selamlaşmalarımız arasında İstanbul’daki havayı sordu bana.. Bursa’da lapa lapa kar yağıyormuş.. Kızıl Kaplan bayılır kara.. ne de olsa o bir snowboardcu.. (bu yazı motorsikletle ilgili olsaydı onun için motorcu, tenisle ilgili olsaydı tenisçi, müzikle ilgili olsaydı süper bir baterist de diyebilirdim ama bu yazı Bursa ve karla ilgili:)) neyse.. ne diyordum.. evet kar..

    bana Bursa’dan birkaç kar fotoğrafı gönderdi.. ama nasıl desem..

    Bursa turistik bir şehir olduğu için yığınla turistik fotoğrafı vardır.. karlar altında, minareler gölgesinde, yeşiller içinde.. ama bu fotoğraflar işte şu yandaki fotoğraflar.. hergün önünden geçtiğim hatta vakit geçirdiğim Heykel ve Heykel’in önünden çekilmiş Sönmez’e doğru bir görüntü.. tam da Bursa hayatımın geçtiği yerler işte.. her ikisine de baktığımda kendimi o fotoğraflarda bir yere koyabildim, değişik değişik kişilerle, kimi zaman yalnız.. farklı muhabbetler ve ruh halleri içinde.. kimi zaman ayık, kimi zaman çakırkeyif.. soğukta sigara içerken.. birilerini beklerken.. sadece yalnızken..

    bütün bildiğim goth şarkılar dönmeye başlıyor fonda.. MyDyingBride’lar Katatonia’lar.. sanki fotoğraf değilmiş de ben bakıyormuşum gibi..

    içim buruldu, gözlerim doldu.. Bursa hayatı benim için o kadar karanlık ve tarifsiz ki şimdi.. o kadar sene orda yaşayıp hayatımı şekillendirirken Bursa’ya dair hiç mi elle tutulur bir anım olmaz benim.. her gördüğümün fotoğrafını çeken benim Bursa günlerine ait hiç fotoğrafım yok neredeyse.. ama Bursa adını bile duymak birbiriyle yarışan en az bir milyon anı ve hikayeyi dolduruyor beynime.. diyorum ki.. iyi ki Setbaşı.. Yeşil.. Emirsultan yoktu gönderdiği fotoğraflar arasında.. benim Bursa’nın sevdiğim yakası.. en sevdiğim.. öyle ki Setbaşı köprüsünü ilk gördüğümde (ilk Bursa’ya gittiğim gün) sırf o köprünün hatırına o şehirde kalabileceğimi düşünmüştüm.. onun dışında dağlarla çevrili Bursa çok yabancı gelmişti bana, sevmemiştim.. Setbaşı köprüsünden bakıp Yener Ocakbaşı’nı görüp “ne güzel” diye düşünmüştüm.. “acaba bayanlar da girebiliyor mu..” sonradan öğrendim ki meğer öğrencilerin akşamcı amcaların arasına karıştığı bir mekanmış.. bir kız vardı mesela.. rakı ve maydonoz isterdi.. rakı.. bir tabakta da maydonoz.. bir rakı bir maydonoz..

    işte bu havada Yener’de olmak vardı.. akşam yavaş yavaş olurken.. kardan 10 metre ilerisi görünmezken.. karla kaplanmış derenin suyu hala donmadan usul usul akarken, Yener’in ışıkları yavaş yavaş yanıp dışardaki manzarayı görmemizi engellerken.. televizyonda haber öncesi haberler başlamışken.. rakı hiç o kadar melankolik ve depresif olmamıştır heralde..
    hay allah ya.. Kızıl Kaplan.. naptın sen yahu.. bak içim kabardı..

    işim gücüm var benim daha..

    hem kar da sevmem ben..

    benim burda ne işim var?

    Pazartesi 13 Eylül 2010

    sonunda Sui ve Win beyler insafa geldi de siteme kavuştum.. bu arada anlatacak şeyler de birikti tabii.. ama ben gel git akıllıyım.. umarım toparlayabilirim hepsini..

    bilgisayarımda müzik kalmamış.. bugün laptopumu getirmek zorunda kalmıştım işyerime.. orda Tolga Bey ve GökçeKız‘a İngiltere’ye gidrler iken hazırladığım “sakine” karışık cdsini buldum.. oysa sabah ilk günün stresini kaldırabilmek için bolca B vitamini almıştım ki şimdi de ağlamaklı oldum.. tatilden döneli birbuçuk gün oldu..  daha yolda girdim strese.. oysa iki gün önce tek derdim mangalda pişmiş sucukların üzerine tatlı suda yüzmeye çalışırsam boğulup boğulmayacağımdı.. üzerine de daha kaç tane mısır yiyebileceğim..

    en sevdiğim ay diye birşey yoktu benim ama bu sene karar verdim ki Eylül’e bayılıyorum ben.. daha 1 Eylül’den itibaren gökyüzü karardı, yağmur yağmaya başladı.. Körfez’de gökyüzü yine çok renkliydi.. yukarıdaki resimi Mehmetalan Köyü’nden dönerken çektim.. öyle tatlı bir rüzgar esiyordu ki anlatamam..

    Mehmetalan Köyü bunca zaman Edremit’te yaşadıktan sonra ilk kez tanıştığım biryer benim.. (facebook sayfası bile varmış.. ) yolu Hasanboğuldu’yla aynı ama Mehmetalan daha yukarıda.. dolayısıyla daha az biliniyor ve suyu daha deli..

    güzel kamp yerleri yapmışlar bu sene oraya.. Fethiye’deki gibi.. ama bunların farkı denizin kıyısında değil nefis bir nehrin kıyısında olmaları.. biz Eylül sakinliğinden faydalanarak hemen mangalımızı yaktık.. (Win yazının bundan sonrası senin için acı verici olabilir ama bana çektirdiklerine say..)

    ben bu sefer sucuğu unutmadım..

    tabii mangalda sucuk olur da kırmızı şarap olmaz mı ki? işte engüzel Kayra Cumartesi resmi..

    bunca zaman mangal yapıp da içimde kalan bir diğer güzellik de işte bu..

    “yediğinde gözüm yok, gezip gördüklerini anlat” derseniz işte o biraz daha tehlikeli..

    Mehmetalan Köyünde akan o nehir var ya, işte o bazı yerlerde havuzlar oluşturmuş ve oldukça büyük havuzlar.. bazı yerler boyu oldukça geziyor.. gittiğimiz kampın sahibi üşenmemiş bir iskele bile yapmış.. yemekten sonra çok çok uzun bir süre o buz gibi sudan çıkamadık.. atladık, yüzdük, kahkahalar attık..

    duru suyun üstüne yatıp da gökyüzüne baktığımda tek gördüğüm nehrin üzerine kapaklanmış ağaçların arasından mendil kadar gökyüzüydü..

    artık üşüdük diye hangimiz sudan çıkmaya kalksa, her seferinde geri döndü.. herkes mutluluktan sarhoş kahkahalarla dağları çınlattık..

    sonra gel de gözlerine anlat İstanbul’da ne aradığını.. gel de yüreğine anlat ağzına kadar çıkmışken nasıl olsa tekrar geri döneceğini.. dün akşam Şirince’den aldığım meyve şaraplarından birini daha içtim rahat uyuyayım diye.. bakalım bu gece nasıl geçecek..

    hem Isabel Allende‘nin yeni kitabı da çıkmış..

    bari ağlamadan önce son bir resim daha gireyim..

    işte bu da yüzdüğümüz yer..

    gittiğimiz yerin adı ise Akaleos Camp.. sitede bilgileri var ama çöp atanı, zarar vereni görürsem döverim.. baştan söyliyeyim..

    karanlıkta yaşıyoruz..

    Salı 27 Nisan 2010

    evet, klasik sızlanmalarımdan biri bu yazı da..

    hayır bahar geldi de nereye geldi anlamadım..

    akşamüzeri 6 dan güneş batana kadar bir miktar güneş görüyoruz ama o sayılmaz..

    sabahları ofise gelip açılmayan plaza camlarımızın ardında, floresan ışığının altında, bahardan beter alerjiye sebep olan halıflekslerimizle kutucuklarımızda hemsterlar gibi çırpınıp (sanıyorum hemsterlar bundan en azından keyif alıyor..) akşam servisin camından aydınlık güne bakıp eve varıyoruz.. bir iki saat sonra evde de ışıklar yanıyor..

    güneşte kalınca yüzümün gözümün şişmesi boşuna değil.. bünyeye o kadar yabancı ki güneş..

    yanlış anlaşılmasın, geceleri çok severim ben.. ama  bu başka birşey.. zaten gündüz bu kadar çırpınıp efor sarfedince geceden bir tat almak pek zor oluyor..

    yazının resmi Momo.. bir yaz gecesi belki sabaha karşı, orman gibi bir bahçenin içinde, karanlıkta, rakı içerken..

    izmir’de..

    Perşembe 15 Nisan 2010

    evet benim bir blogum vardı değil mi?

    bu sıralar çokca ihmal ettiğim blogum..

    bahardandır desem belki yeterli açıklama olacak ama.. neyse..

    haftasonu İzmir’deydim.. hayırlı bir iş için..

    iki dolu gün geçirdik.. ben, Umo, Nazo ve Eko..

    dolu diyorum çünkü nerdeyse uyumamacasına, bir çatı altına girmemecesine..

    yandaki kare biz buluştuktan birkaç saat sonra Kaos’ta..

    Kaos hem güzel müzikler çalıyor.. hem bahçesi var.. hem de serin..

    masa benim seçimim, kocaman masalar da vardı ama ben bu küçücük masalara bayıldım.. muhabbet edip içki içmek için on numara..

    çok gezdik İzmir’de.. çok fotoğraf çektik.. çok eğlendik.. bi sürü de bira içtik..

    ben en çok Kordon’u sevdim..

    çimenlere yayılıp bira içme kısmını..

    kendini hiçbir zaman biryere ait hissedememiş ben için böyle geziler çok kafa karıştırıcı oluyor genelde.. oturduğum yerden hemen hayal kurmaya başlıyorum.. sanki yaşadığım yer orasıymış gibi.. ne iş yaparım, nerelere giderim.. nasıl bir hayatım olur.. tabii kafası karışmış olarak döndüm izmir’den..

    İzmir’den döndüm derken, bir de Edremit’e uğradım arada.. yani yaptıklarımın arasına bir de yolculuk etmeyi katmam lazım..

    evett..yedim, içtim, gezdim, yattım, okudum, muhabbet ettim..

    ve işte bendeniz.. döndüm geldim..

    sangria

    Salı 2 Mart 2010

    haftasonu annecim bir süpriz yaptı ve İstanbul’a geldi.. ben de herşeye bir ara verdim zorunlu olarak.. bana kalsa duracağım yoktu..yetti mi derseniz yetmedi tabii..

    yukarıdaki resimleri bu sefer ben çekmedim.. Nell çekti.. annemi de alarak kuzenlerimin evine gittik yemeğe.. dört kuzen bir teyze olunca muhabbet de tatlı oldu tabii.. ailenin kadınları olarak tüm muhabbetleri mutfakta sandalye tepesinde tamamlamaya bayılıyoruz..

    ben gözüme litrelik votkayı kestirince uzun süredir sözünü verip durduğum sangria’yı sonunda hayata geçirdik..resimleri ben çekmedim ama resimlerdeki eller bana ait..sangria’nın bir çok tarifinden biri benim yaptığımda.. votka+şarap+portakal suyu ve bol meyvadan oluşuyor. bir de servis yaptığım bardakların dibine bir parmak kadar soda koyuyorum.. koca sürahiyi bitirdik.. hatta biraz daha fazlasını..

    şimdi sırada yine uzun zamandır söz verdiğim WhiteRussian gecesi var.. malzemeler hazır.. kızlar da tamam.. geriye kalan tarih belirlemek..

    kıvanç ocakbaşı – ayvalık

    Cumartesi 3 Ocak 2009

    biraz gezmek istiyor canım.. Kabak Koyu depreşti yine son günlerde.. insanın hayatına kıyasla çok küçük bir zaman dilimini geçirdiği yeri “ev”i bellemesi garip belki ama orda kendimi gerçekten iyi hissediyorum..

    fotoğraflara bakarken, zamanında siteye koymak ve hakkında bilgi verebilmek için çektiğim bir fotoğrafla karşılaştım.. sonra ertelemişim..

    şimdi tam zamanı..

    daha önce sevgilimle yaptığımız küçük bir tatilden bahsetmiştim.. bu tatilin Ayvalık ayağında bir akşam eve dönecekken, vazgeçip, Ayvalık’ta güzel balık yiyebileceğimiz bir yer aramaya başladık.. merkezde, denize paralel sokaklarda gözüme kestirdiğim küçük bir restaurant geldi aklımıza.. denize dik inen bir sokağın köşesindeydi.. sokağın bir kısmının üzerini çardak gibi kapatılmış ve masalar atılmış, içeriye ise sadece 3 masanın sığabileceği bir restaurant.. kapısının önünde küçük yapay bir şelale, şelalenin civarında kuşlar.. şelalenin çevresinde ve masaların olduğu sokakta ise saksı ve tenekelerde yetişen patlıcan, biber ve domates..

    bizi bir bayan karşıladı.. mekanın balık değil et resturantı olduğunu söyledi.. biz biraz boynu bükük ayrılırken “biraz gezin, bir yer bulamazsanız balıklarınızı alıp buraya gelin, eşim geldiğinde balıkları sizin için pişirir..” tabii biz hiç gezmeden balık haline gidip bir kilo çipura ile geri döndük.. sokakta yerimizi aldık.. rakımızı söyledik.. mevsim salatası, patlıcan salatası ve Ahmet Bey’in tavsiyesiyle nar ekşili bostane istedik..

    sonrası yazıya dökülmeyecek kadar kusursuz bir sohbet ve lezzetler birliği.. o küçücük dükkanın sakladıkları bizi hayrete düşürdü.. rakılarımızın “ehl-i keyif” ile servis edilmesi, mezelerimizin lezzeti, Ahmet Bey’in pişirdiği tazecik deniz çipuraları.. hepsi bizi tek kelimeyle mest etti..

    Ahmet Bey’in sofrasındaki hemen herşey Antep’ten gelmiş.. nar ekşisi, şalgam suyu, kahve..

    yemeğimiz bittikten sonra Ahmet Bey bize kahve ikram etmek için ısrar etti.. herşey bu kadar lezzetli olunca en iyisi Ahmet Bey’in sözünden çıkmamak diye düşündük.. kahvelerimiz ehl-i keyiflerimiz gibi bakır bir muhafazanın içinde geldi.. (onun resmi de başka bir yazıda artık..) nefis kahvelerimizi de içtikten sonra Ahmet Bey ve eşine bol bol teşekkür ederek ordan ayrıldık..

    Kıvanç Ocakbaşı ile ilgili iki önemli dipnot;

    * Hesabı istedikten sonra eşime gelecek hesapla ilgili bir tahminde bulundum.. ve doğru çıktı.. orda o yemekleri yedikten ve o tatlı muhabbetle ağırlandıktan sonra (hele de içkinin geldiği bir masada) ödemeye çekineceğiniz kadar düşük.. bırakacağınız hiçbir bahşiş de ne yazık ki karşılığı değil (zaten tek çalışan Ahmet Bey ve eşi)..  o yüzden, aldığımızın karşılığını ödeyemediğimiz için, biraz buruk ayrıldık..

    * Kıvanç Ocakbaşı’nı bir daha ziyarete gittiğimizde Ayvalık’ta olduğumuzu unutup Kıvanç Ocakbaşı’nda olduğumuzu kendimize hatırlatacağız.. balık yok, et var.. çünkü bu kadar lezzetli mezeler ve salata yapabilen Antepli bir ustanın elinden et yemediğimiz için çok pişmanız..

    son olarak da size Kıvanç Ocakbaşı’nın iletişim bilgilerini vermek istiyorum.. Ayvalık’a yolunuz düşerse.. mutlaka..

    Gümrük Cd. 2. Sk. No:2 (Oyakbank arkası)

    Tel: 266 312 84 82

    just a perfect day

    Perşembe 20 Kasım 2008

    bir süredir yazamıyorum.. nelerle uğraştığım ise meçhul.. yapılacak işler silsilesi içinde hiç birşey  yapmadan nasıl oluyor da böyle yoruluyorum bilmiyorum.. kafamda hep birşeyler var gibi ama kapağını açıp baktığımda bomboş..

    iki gün önce, günlerden salı.. belki de en güzel salı.. sevgilimle inanması güç ama benim asla inanmaktan vazgeçmediğim bir konuda nefis bir haber aldık.. İstanbul’u sel götürürken Cerrahpaşa’dan Eminönü’ne kadar poşet gibi bir yağmurluğun içinde, ayaklarımız sırılsıklam yürüdük.. Taksim’de en bir sevdiğim restaurant olan Deep’e gittik.. gündüz gündüz bira söyledik kendimize.. eve giderken bir de rakı alalım dedik.. akşamüzeri naçizane soframızı kurup bir de film ayarladık kendimize..

    gece yatmadan hemen önce mutfakta bir sigara içerken gün boyunca aklımda dönüp duran bir şarkıyı mırıldandım..

    mükemmel bir gün, parkta sangria içmek/ sonra hava karardığında/ eve gitmek/ mükemmel bir gün işte/ yem vermek hayvanlara/ hayvanat bahçesinde/ sonra sinemaya/ eve sonra da

    mükemmel bir gün işte/ mutluyum seninle geçti diye/ iki arada bir derede/ bırakma beni/iki arada bir derede

    mükemmel bir gün işte/ dert,tasa geride/ başbaşa haftasonu keyfi/ ne kıyak be oh

    mükemmel bir gün işte /unutturdun bana kendimi/ başka biriydim sanki/ iyi biri..

    mükemmel bir gün işte/ mutluyum seninle geçti diye/ iki arada bir derede /bırakma beni/ iki arada bir derede

    ne ekersen onu biçersin..

    mükemmel bir gün işte..

    sanki o gün için yazılmıştı.. o şarkıyı bu kadar sevdiğimi daha önce farketmemiştim.. Just A Perfect Day 18 Kasım Salı gününün fon müziğiydi..

    yazar tatilde

    Cuma 8 Ağustos 2008

    yazar cuma sabahı itibariyle tatilde..

    ayaklarını kuma gömüp, deniz sesiyle beynini yıkayacak..

    içine limon dilimleri atılmış bira içecek..

    kitap okuyup hayal kuracak..

    eğer kıpırdanabilirse birkaç satır yazı yazacak..

    döndüğünde eğer depresyona girmesse güzel hikayeler anlatacak..

    güzel resimler paylaşacak..

    ben burda yokken herkes birbirine mukayyet olsun..

    domateslerime iyi bakın..