Lunawar
  • ANASAYFA
  • kahve köyünün insanları & Led Zeppelin bir anestezi şeklidir

    Perşembe 19 Nisan 2012

    sabah süper kahvem geldi yine.. ben eskiden beri kahve seven biriyim ama damak tadımın olduğunu da pek söyleyemem.. sanıyorum bar yıllarında içtiğim onca pis sigara yüzünden tat alma duyum biraz köreldi.. bir de ruh halim benim her şeyimi etkilediğinden kafamın ne kadar bozuk olduğuyla da ilgili olabiliyor kahvenin tadı ama konu o değil şimdi.. ne demiştim, ben eskiden beri kahveyi severim.. aslında olayı bir şeyler içmeyi severim diye de genelleyebilirim ama bu günün konusu kahve.. hakkında pek anlatacak bir şeyim de yok ya, yazıyı yazmama sebebiyet verdiği için konu kahve..

    eskiden bar zamanında elimizde kahve fincanlarıyla yan komşuya, yan sokağa giderdik iş arası muhabbet için.. o zaman komik gelirdi elimizde fincanlarla sokakta yürümek.. gülerdik en fazla 100 metrelik yol için.. şimdi elimizde bardaklarla sokakta yürümek ne doğal oldu.. bir de ne çok seviyormuşuz biz kahveyi yahu.. bilmezdim ben..

    neyse..

    sabah süper kahvem geldi.. sabahım aydınlanıyor böyle süpriz kahveler gelince.. yolda ofise gelirken “bu gün David Bowie günü olsun” diye tıngır mıngır geçirirken aklımdan ofise gelince planım Led Zeppelin sektesine uğradı yine.. ben eskiden bu kadar sever miydim Led Zeppelin’i? (Nell ve Tijj’den yanıt bekliyorum:))

    sabah David Bowie dinleyip camdan ağaçları seyrederken bir keyif gelmişti zaten.. mis gibi bahar ağaçları tomurcuk tomurcuk yeşertmiş.. bir de üzerine nefis yağmur yağmış.. ağaçlar yıkanabilecekleri kadar yıkanıp ışıldamaya başlamışlar.. sonra hafif bir yağmur başladı gene.. en sevdiğimden.. ışıl ışıl.. dün gece altında ıslandığım gibi aynı..

    ben de hatırladım ki bir şarkı vardı the Rain Song diye.. başladım dinlemeye.. bütün versiyonları, konser kayıtlarını.. hepsini.. Page’in yağmur gibi düşen gitarında aklım uyuştu.. sonra yukarıdaki başlık geldi aklıma.. “Led Zeppelin bir anestezi şeklidir” oldu bence..

    this is the springtime of my loving – the second season I am to know
    you are the sunlight in my growing – so little warmth I’ve felt before..
    it isn’t hard to feel me glowing – I watched the fire that grew so low..

    it is the summer of my smiles – flee from me Keepers of the Gloom..
    speak to me only with your eyes.. it is to you I give this tune..
    ain’t so hard to recognize – these things are clear to all from
    time to time..

    Talk Talk – I’ve felt the coldness of my winter
    I never thought it would ever go. I cursed the gloom that set upon us..
    but I know that I love you so

    these are the seasons of emotion and like the winds they rise and fall
    this is the wonder of devotion – I see the torch we all must hold..
    this is the mystery of the quotient – upon us all a little rain must fall..

    Daydream

    Cuma 6 Nisan 2012

    bugün sanki rüyada gibiyim.. her şey yanımdan geçip gidiyor.. zaman bazen duruyor gibi.. saatlerce aynı dakikayı yaşıyorum sonra da hızla akıveriyor gibi..
    ne çalışasım var ne de yerimden doğrulasım.. içim o kadar kıpır kıpır ki bana hareket etmek için enerji kalmıyor bile..
    bir sıcacık hissediyorum kendimi bir buz gibi..
    müzik ya da sessizlikten başka birşey duymak istemiyor canım.. sürekli müzik çalsın ya da bir kuyunun dibindeki gibi bir sessizlik çöksün her yere..
    sanki elimde bir kitap var ya da karşımda bir ekran, sürekli görüntüler ve hikayeler ardı arkası kesilmeden bir birini izliyor.. tüm görüntüler ve senaryolarla birlikte bir ağlamaklı bir mutlu olma hali..
    Deniz’in annesi bir mail göndermiş az önce.. Pablo Neruda’dan bir alıntı..

    “Ağır ağır ölür alışkanlığının kölesi olanlar, her gün aynı yoldan yürüyenler, yürüyüş biçimini hiç değiştirmeyenler, giysilerinin rengini değiştirmeye yeltenmeyenler, tanımadıklarıyla konuşmayanlar.
    Ağır ağır ölür tutkudan ve duygulanımdan kaçanlar, beyaz üzerinde siyahı tercih edenler, gözleri ışıldatan ve esnemeyi gülümseyişe çeviren ve yanlışlıklarla duygulanımların karşısında onarılmış yüreği küt küt attıran bir demet duygu yerine “i” harflerinin üzerine nokta koymayı yeğleyenler.
    Ağır ağır ölür işlerinde ve sevdalarında mutsuz olup da bu durumu tersine çevirmeyenler, bir düşü gerçekleştirmek adına kesinlik yerine belirsizliğe kalkışmayanlar, hayatlarında bir kez bile mantıklı bir öğüde aldırış etmeyenler.
    Ağır ağır ölür yolculuğa çıkmayanlar,
    okumayanlar,
    müzik dinlemeyenler,
    gönlünde incelik barındırmayanlar.
    Ağır ağır ölür özsaygılarını ağır ağır yok edenler, kendilerine yardım edilmesine izin vermeyenler, ne kadar şanssız oldukları ve sürekli yağan yağmur hakkında bütün hayatlarınca yakınanlar, daha bir işe koyulmadan o işten el çekenler, bilmedikleri şeyler hakkında soru sormayanlar, bildikleri şeyler hakkındaki soruları yanıtlamayanlar.”
    ben bu gün o evden kaçan kız olmak istiyorum..

    “vanderlyle”nin hiç bir anlamı yok*

    Pazartesi 2 Nisan 2012

    şarkı şöyle başlıyor..

    leave your home

    chance your name

    live alone

    eat your cake

    günlerdir dinlediğim the National’dan “Vanderlyle Crybaby Geeks”

    bazen hala şaşırabildiğime şaşırıyorum..

    hayat çok tuhaf..

    bazen çok zor..

    bazen anlaşılmaz..

    bazen sıradan..

    bazen çok kolay..

    hergün kendimi oyalayacak bir şeyler bulabildiğim için şükretmem lazım..

    yaz geliyor..

    ben kışın geldiği günleri şimdiden özledim..

    *via; quora..

    bağışıklık sistemimin çöküşü.. makinaların yükselişi..

    Salı 6 Mart 2012

    uzun süre yazmayınca insan nereden başlayacağını pek bilemiyor.. son günlerin en mühim konusun benim için en azından bağışıklık sistemimin çöküşü.. beni buna getiren ve buradan hareketle anlatacaklarım belki “başlangıç” için iyi bir konu seçimi olabilir.. kabaca, gene ayakta durabilme konusunda kendimi kaybetmemle geçtiğimiz hafta tam anlamıyla kayıp olan bir gün yaşadım.. yattığım yerde uyanık mıyım uyuyor muyum, gördüğüm rüya mı yoksa hala televizyon mu izliyorum bilemediğim ve telefonumun hiç susmadığı bir gün.. beni buna getiren sebepler bir iki değil tabii.. bazı zamanlar ofiste kalmam, kalmasam da gündüz hiç mola vermeden çalışmam.. inatla ofisten çıkıp spora gitmem.. hafta sonları gündelik işlerin yanına ille de sosyal hayatı sıkıştırmam.. ille de sosyalleşeceğim diye hafta içi hafta sonu bakmadan gece yarılarına kadar sokaklarda kalmam.. o da yetmeyince gecenin 2sinde karar verip sabahına Bursa’ya gitmem de eklenince işte geçen hafta ki kayıp günüm açıklanıyor.. Bursa’ya gitmeden önce vücut alarm vermeye başlamıştı ama ben bu sefer bu alarmı anlama konusunda biraz geç kaldım.. ama bunun için hayıflanamıyorum ne yazık ki.. Bursa’da o kadar güzel vakit geçirdim ki.. iyi ki gitmeden hastalanmamışım diyorum.. sonuç olarak bünyeye bol C vitamini, çöken psikolojiye bol B vitamini.. şimdilerde ufak tefek marazlarım olsa da ayaktayım.. bu arada güzel doğumlara girdim.. Bursa’da eski evimin sokağına gittim.. kitaplar okuyup filmler izledim.. kendime yepisyeni bir oyuncak aldım.. ha unutmadan efsane bir de doğum günü kutlaması yaptım ki daha iyisi olamazdı sanırım.. neyse.. bakalım.. becerebilirsem anlatıcam..

    merak eden olursa lunalinka‘dayım..

    beş dakikada değişir bütün işler..

    Perşembe 2 Şubat 2012

    hayatımın her yerine sindi bu söz son zamanlarda.. carpe diem felan yalan bunun yanında.. anı yaşamaya çalıştığının 5. dakikasında elinde az önceden kalan 3 dakikalık keyifle beline kadar çamura batmış olabileceğini, yanlış durakta inmiş olabileceğini, birilerinin artık nefes almıyor olabileceğini, tünelin ucunda gördüğün o güzel ışığın üzerine son sürat gelen tren bile olduğunu anlayamadan road runnerın coyotesi gibi dümdüz olabileceğini anlatıyor kanımca pek de filozofça olmayan bir dille..

    her ne kadar kukla gibi oynatılıyor olduğumuz hissi çok ağır bassa da hala ağzımızdan çıkan bir kelimenin, bir bakışımızın, şuursuzca verdiğimiz bir kararın hatta ve hatta karda ıslandığını unutup kapının önünde bıraktığımız ıslak botun ertesi sabah hala hayatımızı bombok edebildiğine inanamıyorum..

    benim gibi hayatının çoğu karga tulumba dönüşlerle geçmiş birinin hala bu dönemeçlere geldiğinde araba farı görmüş kedi gibi şaşırıp dönmemek için ayak diremesine de ayrıca ama kocaman şaşıyorum..

    kimseye şaşmazken kendime şaşıyorum ya.. buna da hala şaşıyorum..

    şimdilerde diyebileceğim tek güzel şey.. arkadaşlar iyidir.. yemek yerken daha az yemekle doymamı sağladıkları için ve hatta çoluk çocuğa karışıp benle bira içmeseler de telefonun diğer ucunda oldukları için..

    yoksa bugün iyi bir gün değil yani..

    dibe yakın

    Perşembe 12 Ocak 2012

    suyun üzerinde kalmaya çalışmak bazen anlamsız.. insanın kendini bırakıp dibe kadar gidip nefesini tutabildiği kadar tutup karanlıkta dibi görmeye çalışıp nasıl bir yer olduğunu anlayıp ama aynı zamanda da kabul edip öylesine de eyvallah deyip sonra topuklarını kuma vurup ağzından burnundan nefes vererek yüzeye doğru yükselmesi gerekiyor.. dipten korkmayarak.. dipten kaçmayarak.. dibi de kabul ederek ama yukarıyı tercih etmek..

    bazı günler “life is a pigsty” bazı günler değil..

    Cuma 30 Aralık 2011

    çarşamba akşamı bolca içtik departman kutlaması bahnesiyle.. sonra devam ettik bi kaç arkadaş.. sonra evde kardeşle.. sabah 4:30du sanıyorum yattığımda.. sonra mesai yeniden bir iki saat sonra.. bazen akşamdan kalma olmayı çok seviyorum ve dün öyle bir gün geçirdim.. sanki kendim değilmişim gibi.. başka türlü de düşünebildiğim.. o kadar iyi hissettim ki kendimi.. aynı şarkıdaki gibi.. (I thought I was someone else, someone good) sonra nefis bir uyku..
    bu sabah kalktım aklımda binlerce şarkı.. dün o akşamdan kalma ruh haliyle o kadar güzel şeyler dinledim ki.. çalan her nota benim içimdeydi.. aynaya hiç bakmamış olsam ışık falan saçtığımı sanabilirdim içimde çalan müzikle..
    yola çıktım, müziğim hala kulağımda.. önce David Bowie Wild is the Wind‘de “with your kiss my life begins” dedi sonra Morrisey ağız dolusu Life is a Pigsty.. demek ki hala alkollüyüm ki müzik içimde çalmaya devam etti.. sonra nerden geldiği belirsiz bir Kesmeşeker hissi çöktü..
    önce (her zaman) Acıların Kralı, sonra Gitme Kal ardından Tut Beni Düşmeden.. eh ben şiir sevmem ama Kesmeşeker’in şiirlerini kim sevmez ki..
    bu hikaye Grizu Bira ve Kahve’yle devam eder.. sonra daha neler neler..
    belki Mavi Sakal belki Objektif illa biraz Whisky.. görücez..
    ama ben bu ruh halini seviyorum.. nasıl besleyeceğimi de çok iyi biliyorum.. kahveyle yapacağım kahvaltıyı bekliyorum mesela.. bi saniye sonra ağlayabilir.. ardından da deli deli gülebilirim..
    başka bir insan gibi hissetmeyi çok seviyorum..

    **Kesmeşeker yeni albüm yapmış ha..

    Midnight in Paris

    Pazar 4 Aralık 2011

    gülesim geldi evin aynı köşesinde yatarak geçirdiğim bilmem kaç yüzüncü günde böyle bir başlık yazabildiğim için.. tamam çok popüler bir film kimse de benim kalkıp Paris’e gittiğimi düşünmemiştir ama ne biliyim.. bu sıralar neye gülüp neye ağlayacağım pek belli olmuyor..

    dün akşam izledim Midnight in Paris hakkında konuşmak istedim.. film yorumu falan yapabiliyor değilim tabii hala.. yattığım yerden genel bir seyirci olarak geçirdiğim günler bana bu yeteneği bahşetmedi ama filmlerin bana hissettirdiklerini ya da filmin bir yerinde kendimi bulmayı seviyorum.. tabii kitaplar için de geçerli bu.. (merak ederseniz kadim krallıklar diyarında ezeli şampiyonlar, hizmet edilen mutlak iyi ve mutlak kötü güçlerin arasında vakit geçiriyorum bu sıralar.. ah bir kılıcım olsa diye hayıflanmayı da sürdürüyorum sıklıkla..) Midnight in Paris beni ilk dakikasında yakaladı desem inanır mısınız bilmem ama film aynen şöyle açılıyor..

    bu.. bu inanılmaz, şuna bir bak.. dünyada bu şehrin bir eşi benzeri daha yok.. hiç olmadı..

    bu şehrin yağmurda ne kadar nefes kesici görüneceğini hayal etsene.. bu şehri 1920′lerde hayal etsene, 1920′lerde Paris.. yağmurda, sanatçılar ve yazarlar..

    burada yaşayabileceğimi düşünüyorum.. Parislilerle aynı telden çalıyormuşuz gibi geliyor.. kendimi koltuğumun altında bir baget ile Rue Gauche’de, kitabıma dalıp gitmek için Cafe de Flore’a yürürken hayal edebiliyorum.. Hemingway buna “yürüyen şölen” diyordu..

    yok artık demek istiyorum ben kendi adıma.. hayır oturdum senaryo yazdım da haberim mi yok.. zaten Woody Allen da beni pek sever, geçenler de aradı ya Luna sen çok güzel bir omlet yapıyordun ya nasıl yapıyordun bana bi tarif et dedi.. ettim tabii ama sırrımı da söylemedim.. orjinalini yemek için alsın Owen Wilson’u gelsin kerata..

    siz şimdiye kadar Midnight in Paris’in konusunu okumuşsunuzdur biryerlerden.. benim burda anlatmama gerek yok.. okumadıysanız buyrun burdan okuyun..benim kadar sevmeseniz de vakit kaybı olmaz en azından..

    film sırasında uzun uzun Paris sokaklarında kendimi hayal ettim.. bir de şunu farkettim, kendimi Paris’te turist olarak değil de orda yaşıyormuş gibi hayal ediyorum hep.. niyeyse elimde hep bir çanta o çantada ıvır kıvır ve hep bir demet çiçek.. bir de Fransızca rock fena olmuyo hani.. konsere felan giderdim.. kesin bol bol kahve içerdim ama şarap pek bana göre değil.. işin içine bir de peynir girdi mi midem takla atar ertesi sabaha.. hatta ertesi güne kalmaz daha o akşamdan yanmaya başlar.. bi de rica edicem şu Eiffel kulesinin orasına burasına yanarlı dönerli ışıklar asmaz mısınız.. verin efendi gibi aşağıdan spotları.. ihtişamıylan dursun kuzucuk..

    işte böyle diye diye geldik filmin sonuna.. siz benim anlattığım filmden birşey anlamadınız ama benim ağzımda nefis bir tat kaldı.. izlerseniz sizin de kalır merak etmeyin..

    **gördüğünüz gibi son iki yazıda evde yatarken adlı çalışmalarımı kullanıyorum.. benim için en iyisi bu idare ediverin artık çünkü terliklerimin dışında kirlenmiş camlara takılıyor sıklıkla gözlerim ve beli sakat biri için kirli cam kadar tehlikelisi yoktur der bir atasözü..

    beynimdeki tosbağalar

    Pazar 20 Kasım 2011

    sonunda dün Tijj kızdı, madem yatıyosun bütün gün bol bol da film izliyosun.. bari izlediğin filmleri anlat diye.. eh çocukluktan kalma alışkanlık bükemeyeceğim bir bilek bana hırlamazsa bazen mutfak rafındaki kavanoz gibi yıllarca aynı döngünün içinde kaybolabilirim..

    burda anahtar “bükemeyeceğim bilek”.. ha yarın gelip de madem bu kıza birşey yaptırmak için az çemkirmek lazım diye talihsiz bir hareket yaparsınız, sonra olacaklardan ben mesuliyet kabul etmem.. bakınız.. şekil budur..

    neyse..

    yok film yazmayacağım.. öyle bir merhaba demek için uğradım.. zaten dün izlediğim Blood & Chocolate‘dan sonra sinemaya küsmemem bile mucize gibi bişi.. ben nerden ne okudum da o filmi indirdim bilmiyorum ama o filmi kafama sokanlardan biriyseniz hiç açık etmeyin bence..

    genel durumumdan bahsedecek olursak geçen ay ki FilmEkimi‘den beri bir nevi hayat durdu benim için.. tosbağalar bile benden hızlı hareket ediyorlardır..

    Filmkimi’nin ilk günü annemi arayıp bak ben festivaldeyim, arka arkaya bi ton film izliyorum, arasan da telefonuma ulaşamazsan panik yapma dememin ardından annem “ah kızım o kadar saat nasıl oturacaksın, belin ağrımaz mı senin” demesiyle sıpanın aklına karpuz kabuğunu düşürdüğünden şüphelenmekteyim.. (bu deyim böyle değil mi? yok ya?) ki daha ertesi gün belim ağrımaya başlamıştı.. (zaten annem de “arama” dememin üzerine 2 saat içinde 3 kez aramıştı)

    gel zaman git zaman bu ağrı geçmediği gibi artmaya da başlayınca en sevdiğim şeyi yapıp doktora gittim.. efendime söyliyim belimde düzleşme varmış.. çok oturmaktan..

    bu da benim yıllarca “ne kadar uzun süre kıpırdamadan duracağımı bilsen şaşarsın” iddialarımı trajik bir şekilde doğrulamış oluyor..

    sonuç olarak, bir miktar raporlu yattım.. onun dışında da evde olduğum sürece devamlı yatıyorum.. çok az hareket ediyorum, eğilmiyorum, bişi kaldırmıyorum.. hiç bir iş yapmıyorum kısaca.. ama öyle bir girdap ki bu hareketsizlik, döne döne büyüyor..

    işte bu da benim şuan vardığım nokta..

    bu kadar yatıp bu kadar az kitap okur muydum ben bilmiyorum ama elimi kitaba bile sürmüyorum son günlerde..

    ama bir yandan da ne bileyim.. bünye bunu istiyormuş demeden edemeyeceğim.. sonuçta tüm hastalıkların beyindeki tuhaf şeylerle ilgili olduğuna da eminim.. işte benim beynimi tosbağalar ele geçirdi sorun bu.. ama eh buralardayım işte.. hem ters dönmüş tosbağa yatışımın ürünü lunalinka da fena gitmiyor hani.. biraz da onu izleyin canım..

    he bir de merak ederseniz, annen seni arama dedikten sonra niye yana yakıla aradı diye.. durum şu.. kazık kadar olmama, evlenip barklanmama rağmen annem beni burnumu sıka sıka sevmek konusunda ısrarcı.. aramasının sebebi bana şunu söylemekmiş.. “madem sinemaya gidiyorsun, canın mısır felan çeker.. sana harçlık yolladım..” nasıl? sanat ve sanatçının annemden büyük dostu olamaz:)

    canım mısır çekermiş:)

    eylül baştan başlasaydı..

    Çarşamba 21 Eylül 2011

    yaşasın eylül geldi derken işte geçti bile.. ben o kadar uzaktaydım ki eylül değmeden geçiverdi.. ne bir yağmur ne bir bulut var bu eylülde.. ne hüzünlü şarkılar ne de bolca bira.. biraz melankoli bira deniz kıyısı.. depresif şarkılar ve olmadık yerlerde ve zamanlarda içilen biralar çok uzak sanki.. susamışken içilen ilk biranın ilk yarısı ne güzel giderdi oysa şimdi.. yemek saatlerini unutmak.. televizyondaki dizinin saatini kaçırmak.. zamansız uyumak, zamansız uyanmak.. olmadık yerlerde tatlı bir uykuya dalmak.. hele bir de biraz rüzgar varsa.. çantadan fotoğraf makinasını eksik etmemek.. inadına çiçek böcek deniz değilde karanlık yerlerin fotoğrafını çekmeye çalışmak.. daha çok okumak.. okumak değil de sanki içinde yaşamak, kitabın içinde nefes alamak.. Eminönü’ne inip otistik bakışlarla dolaşmak.. ıvır kıvıra 1 lira 2 lira deyip, ufak bir servet harcamak.. yağmurun altında bir filmden diğerine yol alırken çantadaki kitabı, fotoğtaf makinasını ıslatmamaya çalışarak saçak altından yürümek.. hatta çantada yedek çorap bulundurmak.. telefonun hiç çalmaması.. ama gerçekten hiç çalmaması.. ah, kendini unutmak.. sonra yeniden bulmak.. ne güzel olurdu şimdi.. iyi bir müzik ne iyi giderdi.. yeni bir grup keşfetmek, akşam konsere gitmek.. yeni, mis kokulu bir parfüm keşfetmek, sokaktan gelip evde daha soyunmadan bir bira daha açmak.. önce mutfaktan bir küllük alıp masaya koyup sonra üstbaş değiştirmeye gitmek.. sonra geceyi Meleklerin Düş Yaşamı, Donnie Darko, Garden State, Leon, The Crow, Rusalka ya da ne bileyim Girl Interrupted’la kapatıp bir buluta yatar gibi hafif sarhoş serin yatağa uzanmak ne güzel olurdu..

    foto; benim tabii ki de.. Sahilköy’den..