Lunawar
  • ANASAYFA
  • makarnayla ilgili bi yazı

    Pazar 18 Mart 2012

    O kadın telefon ettiğinde mutfakta kendime makarna pişiriyor, bir yandan da Rossini’nin Hırsız Saksağan üvertirüne eşlik ediyordum, ki makarna pişirmek için bu kadar uygun bir müzik olamaz.

    Önce telefonun sesine aldırış etmeyip makarnamı pişirmeyi sürdürmek geldi içimden. Neredeyse hazırdı zaten. Claudio Abbado yönetimindeki Londra Senfoni Orkestrası, kendini müziğin coşkusuna kaptırmış, sesini iyice yükseltiyordu. Ama arayanın, belki de bana bir iş önerisinde bulunmak isteyen bir arkadaş olabileceğini düşündüm. Yemeğin altını kısıp salona geçerek ahizeyi elime aldım.

    -Bana on dakikanı ayır dedi bir kadın sesi, öyle, birdenbire.

    Daha önce duyduğum bir sesin sahibini hemen tanırım, ancak bu sesi hiç duymamıştım.

    -Bağışlayın ama, dedim elimden geldiğince nazik, kiminle konuşmak istemiştiniz acaba?

    -Seninle elbette, diye karşılık verdi kadın. Senden, sadece zamanının on dakikasını istiyorum. Birbirimizi daha iyi anlamamız için.

    Alçak, tatlı ve tanımlanması olanaksız bir sesi vardı, hızlı ve kararlı konuşuyordu.

    -Birbirimizi anlamak mı?

    -Yani, duygusal açıdan demek istiyorum, dedi.

    Başımı aralık bıraktığım kapıdan uzatıp mutfağa bir göz attım. Tencereden iyiye alamet beyaz bir duman yükseliyordu ve Abbado Hırsız Saksağan’ı hala ustalıkla yönetiyordu.

    -Dinleyin, beni bağışlayın ama makarna pişiriyorum, neredeyse hazır sayılır, sizinle on dakika konuşursam bir işe yaramaz artık.

    -Makarna mı? diye bağırdı kadın şaşırmış gibi. Ama sabah sabahın onu! Neden böyle bir saatte makarna pişiriyorsun ki? Biraz garip değil mi?

    -Garip olsun olmasın, sizi ilgilendirmez. Kahvaltıyı atlamıştım, şimdi de acıktım. Bu yüzden, yemek niyetine makarna yapıyorum. İstediğim şeyi istediğim saatte yemeye hakkım var, değil mi?

    -Evet, evet, tabii ki sorun yok. Eh, o halde, ben kapatayım bari, dedi kadın yılışık bir sesle.

    Garip bir sesti. En ufak bir duygusal değişiklikte bir ayar düğmesiyle oynanmış gibi ses de tümüyle değişiyordu.

    -Başka bir zaman ararım seni artık.

    -Durun, dedim telaşla. Eğer niyetiniz bana bir şey satmaksa, on kez de arasanız, sonuç değişmez: şu anda işsizim, hiç bir şey alacak parasal gücüm yok.

    -Haberim var, tasalanma, dedi kadın.

    -Haberiniz var mı?! Neden haberiniz var?

    -Neden olacak, işsiz olduğunuzdan! Biliyorum. Neyse, sen artık makarnana dönsen?

    -Sen kim oluyorsun da…

    Cümleme henüz başlamıştım ki konuşma pat diye kesildi.

    Şaşkın, kafamın içi karmakarışık, bir an öyle, aptal gibi elimdeki ahizeye bakarak kalakaldım. Neden sonra makarnalar aklıma geldi de telefonu bırakıp döndüm mutfağa. Ocağı kapattım, makarnayı bir kevgire alıp süzdüm. Bu aptal telefon yüzünden, artık al dente olmaktan çıkmıştı ama bu pek de önemli değildi.

    “Bir birimizi daha iyi anlamak mı?” Hem de on dakika içinde?

    Yemeği yerken hep bunları geçiriyordum kafamdan.

    Bu kadın ne söylemek istiyordu? Belki de bir telefon şakasıydı. Ya da yeni bir pazarlama tekniği. Ama ne olursa olsun beni ilgilendirmiyordu.

    Mahallenin kütüphanesinden ödünç alınmış bir romanla salondaki kanepeye yerleştim, ama okurken, ikide birde telefona göz atıyordum. O kadının “sadece on dakika”sıyla ne demek istediğini, gittikçe artan bir merakla soruyordum kendime. İnsan on dakika içinde “birbiri hakkında” ne anlayabilirdi ki?

    Düşündüm de, ayırdığı zaman süresini daha başından belirlemişti. Onda, bu kesin belirlenmiş zaman konusunda tam anlamıyla bir kararlılık seziyordum. On dakika. Belki de dokuz dakika, fazlasıyla kısaydı ve on bir dakika da çok uzun. Al dente makarna hazırlama süresi gibi..

    **Haruki Murakami’nin Zemberek Kuşunun Güncesi böyle başlıyor..

    gittim döndüm..

    Cuma 26 Ağustos 2011

    insan uzun süre yazmayınca nerden başlayacağını nasıl yazacağını pek bilemiyor..
    bir Hobbit hikayesi kadar eğlenceli olmasa da döndüm ben..
    gitmeden önce koşuşturdum durdum.. şimdi de farkı yok..
    bir sene boyunca beklenen Kabak ziyareti gerçekleşti.. ve yine karanlık yalanlarla dolu hayatımıza geri döndük.. çok içler acısı ve dramatik bir cümle oldu ama burdan bakınca öyle gözüküyor yapacak bir şey yok..

    Kabak’tan biriyle konuştum geçen gün.. naber dedi.. nolsun dört duvar dedim.. allah sabır versin dedi.. katlanmaya çalışıyoruz dedim..

    gitmeden önce çok çalıştım.. bir güzel bebeğin doğumuna şahitlik ettim, bir “eskici”nin ürün çekimine katıldım.. bu arada makinamı değiştirmeye iyiden iyiye karar verdim.. tabii gene ince hesaplar başladı.. onun dışında iş yerimde de çıkmaz ayın 9 çarşambası bir araya geldi, öyle ki bir ara öğrenci moduna geçip 4 saat uyu 4 saat çalış şeklinde idare ettim.. heralde bu yüzden tatile biraz gergin başladım.. ama kitap okumak ve sadece durmak herşeyin ilacı.. insan kendini bozup hurdaya çıkarabildiği gibi kendi kendine ilaç da olabiliyor..

    tatilimize Kaş’da başladık, Ado bize ev sahipliği yaptı ve bana güzel güzel çiçekler verdi.. eve geldiğim gibi ektim hepsini, umarım tutacaklar.. tutarlarsa ben de isteyenlerle paylaşıveririm.. güzel olur..

    sonra Kabak’ta bol bol kitap okuyup bira tükettim.. kendime bu sene bambaşka bir kıyak geçip Kabak’ta Isabel Allende okudum.. Isabel Allende benim zor gün dostum, enerji verici “sihirli mantar”ım.. o yüzden evde hep okunmamış bir kitabını mutlaka tutarım zor günler için.. hele Kabak gibi enerji dolduğum bir yerde harcamam hiç.. Denizin Altındaki Ada iki günde kum oldu eridi ellerimde.. belki seneye (tabii mutlaka yeni bir kitap yazması lazım bu arada) de Haruki Murakami alırım yanıma bir tane..
    şimdi yine tatilden önceki son gün.. bu sefer büyük beklentilerim yok, o yüzden hayal kırıklıklarına açığım.. (“hayal kırıklıklarına bayılırım” demişti birgün  biri bana..) ama lütfen çok kalbimi kırmaynız.. yeni fotolar istiyorum tatil dönüşü bir sürü.. bir de şu “eskici”nin photoshop işleri bitse çok güzel olur..
    ama yok sana bu kadar yeter, nefis bir tatil olacak, işlerin hem hayatında hem de işinde rast gidecek, mutluluktan al yanak olacaksın diyorsanız ona da eyvallah..

    Kabak’ta bu sene çek dalga vardı.. ben sevdim.. bu dalgalarda yüzdüm.. bu fotoğrafı çektiğimin ertesi günü dalgalar 2 metreyi buldu.. onları da sevdim.. onlarla da yüzdüm..

    bir gece bu gökyüzüne alık alık bakarken hayatımın en parlak ve uzun yıldız kaymasını gördüm.. sandım ki gökyüzü ikiye bölündü..

    o sağda kitap okuyan benim.. kahvaltı üstü..

    işte şimdi burnumun direği sızladı..

    I told you I was trouble..

    Perşembe 28 Temmuz 2011

    Haruki Murakami ya da Isabel Allende için sık sık hissettiğim bir rahatsızlık vardır.. ölürlerse ya da yazmayı bırakırlarsa diye.. bugün mp3 çalarım benim için bir Amy şarkısı seçmişken içim buruldu.. ben Amy’yi çok seviyordum..


    Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu

    Cuma 25 Mart 2011

    Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu.. adı beni benden aldı kitabın.. ama tam da kitap almaya ara vermişken hiç de ucuz olmayan bir fiyatla çıkıverince zamansız geçici bir panik yaşamıştım.. benim canım kuzenlerim acımışlar deli halime doğum günü hediyesi alıvermişler bana.. sevdim sarıldım.. malumunuz Haruki Murakami‘yi çok severim..
    aldıktan sonra öğrendim ki son kitabı da değilmiş, 1985 te yazılmış.. diğer kitaplarından eksik kalacağını düşünüyorsanız sakın aldanmayın yirmi küsür sene önce yazıldığına.. Haruki Murakami adsız kahramanın beyninin kıvrımlarında dolaşan tüm düşünceleri imgeleriyle zenginleştirmiş ve okuyucuya sanki kahraman oymuş gibi birşeyler hissettirerek sunmuş..

    Bakacak bir şey olmadığından kızın etek ucuna bakarak ilerlemeye devam ettim. Eteği arada sırada yukarı sıyrılıyor, bacaklarının çamur bulaşmamış beyaz kısmı ortaya çıkıveriyordu. Eskilerden örnek alarak konuşacak olursak, jartiyerle kopça arasında kalan boşluk. Eskiden kadın çoraplarının üst kısmı ile jartiyer arasında boşluk kalırdı. Külotlu çoraplar çıkmadan önce.
    Derken kızın beyaz teni bana eskileri anımsattı. Jimmi Hendrix, Cream, Beatles, Otis Redding, işte o dönemler. Peter and Gordon’un “I go to Pieces”inin başlangıç akorlarının bir kısmını ıslıkla denedim. İyi şarkıydı.. Tatlı ve insanın içine işleyen bir şarkı. Duran Duran gibilerinden çok daha iyiydi. Belki de yaşlandığım için böle hissediyordum. Ne de olsa yirmi sene önce moda olmuş bir parçaydı. Yirmi yıl önce kimin aklına külotlu çorapların çkacağı gelirdi ki?
    “Neden ıslık çalıyorsun?!” diye bağırdı, kız.
    “Bilmem. İçimden geldi” diye yanıtladım.
    “Şarkının adı ne?”
    Söyledim.
    “Ben bilmiyorum öyle birşarkı.”
    “Sen doğmadan önce moda olmuş bir parça.”
    “Ne anlatıyor, o şarkıda?”
    “Vücudun parça parça olup, yok olmasını.”

    dünyasının sonuna yaklaşık 24 saat kalmış kahramanın düşünceleri bunlar.. üstelik yeraltından, karanlıkkaralarının vatanından, sülükler kanını emdikten, dünyanın sonuna 24 saat kaldığını öğrendikten ve üstelik yapacak birşeyi de yokken hayatını bir 24 saat uzatabilmek adına yerüstüne gizli geçitler ve tüneller vasıtasıyla ulaşmaya çalışırken aklından geçenler.. hayat size bir oyun oynamışsa ve kendinizi bir bulamcanın içinde bulmuşsanız üstelik bilemden yarattığınız bir başka dünya varsa ve tüm gelecek planlarınızı 24 saatten kısa bir zamana sığdırmanız gerekiyorsa işte uykunuzun gelmemesi gereken vakit tam da o vakittir.. kahramanın trajedisi hiç bitmeyecek gibi.. ama Haruki Murakami’nin öykülerinde sanırım bir son da yok.. ben kitabı bitirdiğim andan itibaren “bu kitabın ne güzel devamı yazılır” diye heveslenmedim değil.. (daha Sanat 3lemesinin 2. kitabını bekliyorum oysa..)

    bu arada çok büyük bir keyifle okuduğum İmkansızın Şarkısı orjinal adıyla Norwegian Wood İstanbul Film Festivalinde izleyici karşısına çıkıyor.. ben tabii ki orada olacağım.. şimdiden aklıma geldikçe heycanlanıyorum.. bir pazartesi öğleden sonrası güzel bir film izleyip mümkünse biraz gözyaşı döküp birkaç bira içmek istiyorum..

    hayatıma bir fon müziği istediğim yıllardan beri bu kadar müzikle ilgili olmayıp içinde müzik barındıran iki kitap okumamıştım sanırım.. mümkünse bahsedilen şarkıları tam da okurken dinlemek ayrı bir güzellik katacaktır diye düşünüyorm ama yok ben bunu yapmadım.. ama “Yağmurlu günde çamaşır, kiralık araba, Bob Dylan” bölümünü okurken iyiden iyiye canım çekti tabii..

    bu yazıyı kitaptan çok sevdiğim bir alıntıyla tamamlayayım bari.. ben yarın Alaçatı’da olacağım.. ordan güzel fotoğraflarla dönmeyi planlıyorum.. dönüğümde görüşmek üzere..

    “Bücür cebinden bembeyaz bir mendil çıkararak ağzına tutup, iki üç kez öksürdü. Sonra bir an mendili kontrol ettikten sonra çıkardığı cebine geri koydu. Bu bir önyargı, ama ben, mendil taşıyan erkeklere pek güvenmem. Benim bu türden çok fazla önyargım vardır. O yüzden insanlar tarafından pek fazla sevilmem. İnsanlar tarafından sevilmeyince önyargılar iyice artıveriyor.”

    **resim Norwegian Wood filminden..

    durmak ve bir kitap hakkında; sahilde kafka

    Pazartesi 8 Mart 2010

    sadece yarım saat..

    bugün İstanbul’da hava sanki sonbahardan sonra kış geliyormuş gibi.. tam da benim sevdiğim gibi yani..

    öğlen yanlız başıma yemeğe gittim.. noodle ve bir bardak da kırmızı şarap..

    hava kötü olduğu için gittiğim yerde bir tek ben vardım.. bir de dalga sesleri.. yani dalga seslerinden oluşan bir müzik.. aynı mp3 çalarımdaki 40 dakikalık yağmur sesi gibi..

    yanımda bir de kitabım vardı.. elimde oyuncak ettiğim, bitmesin diye sayfa sayfa okuduğum..

    biran kendimi herşeyin dışında hissettim.. sanki uzakta.. ellerim ceplerimde.. soğukta.. yandaki resimdeki gibi..

    “Ellerimi masanın üzerine koyup kendimi kızın odada bıraktığı salınımların içine koyuverdim. Gözlerimi kapatıp kızın kalbinin bıraktığı titreşimleri yakalayıp kalbimin içine hapsettim.”

    yolda yürürken yerleri ıslatan ve yüzümde iğne batışı gibi hissettiğim yağmur damlaları sayesinde alı al moru mor bir şekilde şirkete vardım.. ama içimde serin bir boşlukla..

    “Başımı sallayarak o eski resmi tekrar cüzdanıma yerleştirdim. Rüzgar dönerek esiyor, yağmur arada sırada gürültüyle pencere camlarına çarğıyordu. Tavan lambasının ışığı Oşima ve benim gölgelerimizi zemine düşürüyordu. O iki gölge, ters yüz edilmiş dünyada uğursuz bir sohbete dalmış gibi duruyorlardı.”

    *alıntılar Haruki Murakami’nin Sahilde Kafka’sından..

    *fotoğraf Mert Karamızraklı’ya ait

    imkansızın şarkısı

    Cuma 15 Ocak 2010

    İmkansızın Şarkısı’nı ne yazık ki istediğim zamanda okuyamamıştım.. Yaban Koyununun İzinde‘nin ardından Haruki Murakami’nin başka kitaplarını da okumak istemiş ama bir sürü “tükendi” bilgisiyle karşılaşmıştım.. sonra olaylar nasıl gelişti bilemiyorum ama Sahilde Kafka ile birlikte diğer kitapları da baskı yaptı ve ben muradıma erdim..

    aslında kitabı edindikten sonra da talihsizlik kitabın peşini bırakmadı ve bu nefis kitabı 10 gün gibi bir sürede ancak okuyabildim..

    hikayemiz, kahramanı Vatanabe’nin bir uçak yolculuğu sonunda havaalanına inerken çalan bir şarkıyla geçmişe gitmesi ve yirmi yıl öncesini anımsamasıyla başlıyor.. kitap boyunca fon müzikleri hiç bitmiyor.. şarkılarla anımsamalar.. anlam yüklenen şarkılar..

    yoğun duygu ve aşkın, cinsellik ve müziğin, çaresizlik ve yalnızlığın, ölümün ve şizofreninin alkol ve siyasetin birbirleriyle harmanlandığı bir geçmiş Vatanabe’nin anlattığı..

    betimlemeler o kadar dozunda ve iyiydi ki ister istemez kendimi hikayenin içinde buldum ve kendimce bir film bile çektim hayalimde..

    bu kitap benim ağzımda Garden State ve My Sassy Girl arası bir tat bıraktı.. müzikleri de en az o filmler kadar güzeldi..

    herkese hep tavsiye edeceğim bir kitap..