Lunawar
  • ANASAYFA
  • son günlerde

    Pazartesi 6 Haziran 2011

    kendime yeni bir yer keşfettim..
    komik filmler izledim..
    fıstık ezmeli kurabiye yaptım..
    arada bir de Hooverphonic konserine gittim..
    ha bu arada bir de yaz geldi..
    iş yerinde maillerimi okuyamayacak kadar yoğunum bu aralar.. her ne kadar çalışayı çok sevmesem de kendimi eyleyecek şeyler bulduğum zaman da zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorum.. aklımın bir köşesinde lunaland, bir köşesinde lunalinka, bir yanda bilgisayarımda biriken fotoğraflar, diğer yandan güzel ışıklarla birlikte birkaç birşey çekme isteği, dolayısıyla flickr ve yine bir köşede ikizler.. gitmeden görebilecek miyim sıkıntısı..
    ama günler akıp gidiyor.. çok sevdiğim spor salonuma bile gidemedim neredeyse geçen hafta ki hiç bana göre bir hareket değil.. açıkçası bir yandan da böyle yoğun ve yorgun olmayı tam da seçim öncesi haftalarda gönlüm daha bir rızayla karşılıyor.. sokaktaki, televizyondaki insanların gözünün içine baka baka yalan söyleyenleri, yalan ağzının kenarından damlamasına rağmen görmeden onlara alkış tutanları, fanatik kesilenleri, insanları insan yapan duygu, tercih ve hayatlarından dolayı yargılayanları görmeye tahammülüm yok..
    işte tam da televizyona düşman kesilmişken aklımdan geçen başka bir fikir de digiturk’u kapattırıvermek.. zaten digiturk’e malum sebeplerden dolayı kızgınım.. hayatımdan televizyon çıksın gitin istiyorum.. neyse.. bunu da düşüneceğiz.. malumunuz yalnız yaşamıyorum..
    600bundan yaklaşık bir ay kadar evvel E.ye Hooverphonic konserine benle gitmek ister mi diye sordum.. o da kabul etti.. beraber önce nefis bir akşam geçirip ardından da İKSV salonun yolunu tuttuk.. konser anektodlarına geçmeden önce şunu söylemeliyim ki saygıdeğer İKSV mensupları.. iyi iş çıkarmış, güzel bir konser salonu yapmışsınız ama o biralar 9 liradan gitmez.. Efes’in size 33lük birayı 5 liradan satmadığını varsayarak şunu söylemek istiyorum.. bırakın insanlar rahat rahat bira içsin.. güzelim konserin arasında insanlar “ulen bir yudum biraya da 9 tl verdim, bari yudum yudum içeyim de bitmesin, konser sonuna kadar idare ettirsem iyidir..” gibi salak saçma düşüncelere kapılmasın ya da en güzeli dışardan gelirken çantalarında bira getirmesin.. bakkalın kazanacağını siz kazanın.. neyse.. konsere tam da başlamadan 5 dakika önce vardığımız için başta güzel bir yer bulamadık kendimize ama sonra üst katta hem rahat hem de sahneyi gören bir yer bulduk.. üniversite yıllarımın depresif grubu Hooverphonic yeni yüzüyle sahneye çıktığında biraz tedirgindim aslında eski hitleri çalıp çalmayacakaları konusunda (onları çalmayacaklar da ne çalacaklar?) ama hiç bir hayal kırıklığına uğramadan dinlemek istediğim herşeyi dinledim.. dinlediklerimin dışında izlediklerim de yanıma kar kaldı zira Noémie Wolfs’un acaip güzelliğini ve hareketlerini izlemek de ayrı bir keyifti.. o ne uzun kollar ve büyük eller, o ne dik omuzlar, o ne küçük surattı öyle.. hepsi bir yana bu orantısız duruş nasıl da müzikle ahenk içinde salınıyordu. ben ve E. uzun süre bu konuyla ilgili bildiğiniz dedikodu yaptık.. bu arada fotoğrafı da tramvaydurağı.com‘dan aldım (umarım bana kızmazlar) ki konser hakkında daha manalı, daha bir konser yazısı istiyorsanız orayı ziyaret etmenizde fayda var..
    gelelim maddelerden “kendime yeni bir yer keşfettim”e.. aslında konserle gayet bağlantılı.. hatta konsere gecikmemizle de.. konsere beraber gitmek istediğim E.nin evine gittik iş çıkışı.. biraz çilek biraz erik biraz peynir ve 1 litrelik beyaz şarap yanında buz gibi gazozla.. yaz geldiğinin habercisi buz gibi zoop içme isteği.. hemen balkona kurulduk, fonda nefis bir müzik.. hava kararıp serinleyene kadar daldan dala nefis bir muhabbetle konser saatine 15 dakika kalana kadar popolarımızı kaldıramadık.. şimdi o balkonun müdavimi olmaktan korkuyorum.. çünkü hizmtte sınır yok ama insan doğası.. verdikçe daha çok ister.. birgün bir süpürge sapıyla kovalanmam umarım.. işte yukarıdaki resim oranın resmi.. ama çileksiz, eriksiz, peynirsiz sadece zooplu hali..

    o günden beri aklımda.. gene gidesim gene zoop içesim var.. böylece burdan kendi mi de davet ettirmiş olayım..

    fıstık ezmeli kurabiye ve komik filmlere gelince.. onlar da (belki) başka bir postun konusu olsun.. böylece okuyanı da bayıltmayayım..

    ha bu arada.. Sonispher, Efes One Love Fest, Bon Jovi, Amy Winehouse, Judas Priest – Whitesnake için sponsor arıyorum kendime.. iyi gelişmelerle görüşmek üzere:)

    kum zambağı

    Pazartesi 21 Şubat 2011

    evdeki hesap çarşıya uymadı.. oysa benim bugün mışıl mışıl uyumam gerekiyordu.. yok, sabahın 4:30unda tavana bakıyordum.. bir öyle yuvarlandım bir böyle yuvarlandım.. sonra baktım olmayacak (tabii bunda şu sıralar okuduğum kitabın da etkisi var) kalktım.. kahve yaptım.. sonra düşündüm.. nerde benim kayıp haftasonum.. oysa bol bol dinlenmek lazım geliyordu ama bacaklarımda hafif bir ağrı..
    yolculuğu konaklamadan daha uzun süren ve hatta konaklamanın içinden uyku kısmını da çıkarırsak yolculuğu konaklamadan epey fazla süren bir yolculuk yaptık sevgilimle.. tamam çok uzak değildi ama sevgilimde de bende de bir yol ataleti var.. (böyle bir tanım var mı literatürde acaba?) kaç kilometre gideceğimizi hesaplıyorum, yol boyunca ibreye bakıyorum.. ama yaptığım ters orantıların hiçbiri tutmuyor.. FlashForward dizisindeki blackout durumunu yaşıyoruz sanırsam.. bi bakıyoruz saatlerdir yoldayız ve bir arpa boyu yol gitmişiz..
    neyse.. bu konu tamamen muamma.. ben geleyim başlıktaki “kum zambağı” meselsine.. “kar zambağı” diyorum ben kendisine bilmem neden? kuma o kadar çok kar dedim ki bu haftasonu, sonunda kumdan adam yapayım da tam olsun girişimim bile oldu.. (o da kumdan ördek oldu.. ama gagasız.. evet muamma..)
    tee önceden İnkumu’na gitmek gibi bir planımız vardı ama bahara doğru.. sonra ani bir kararla İnkumu’nda Sunset Otel‘e bir rezervasyon yaptırdık ve biz cumartesi oradaydık.. hava oldukça kapalıydı ama biz kar’ı göze almıştık.. önce Bolu Mengen’de yemek yedik tabii.. Müdür Restaurant’ta.. ünlüymüş.. papaz yahnisi fenaydı.. yolu düşenlere tavsiye ederim.. bir de bulgur çorbası.. (saat hesabının neden tutmadığı ufak ufak açıklığa kavuşuyor galiba) ama ne yalan söyliyim, şu hayatta Kabak Koyu görmüş insanım.. beklemediği bir virajdan sonra karşına destursuz çıkan güzelliğe karşı dayanıklıyım ama İnkumu beni buna rağmen şaşırttı..
    yolda Bolu’dan sonra başlayan ince yağmur neredeyse hiç durmadı.. biz bütün haftasonunu ince ince yağan bir yağmurun altında geçirdik.. yağmur doğayı nasıl yıkar bilirsiniz.. gökyüzü dahil herşey, yapraklar, yollar, dağlar pırıl pırıl olur ya.. işte öyleydi bu haftasonu da.. yağmura rağmen fotoğraf makinamı bir saniye bırakamadım.. hatta pazar çektiğim fotoları görseniz, artık objektifi silmek falan fayda etmez olmuştu.. koca koca su damlaları fotoğraflarda..
    neyse, ben bu yazının girişini bitiremiycem galiba.. toparlamaya çalışayım.. bir gezgin havasında..
    nerde kalınır; tamamı pansiyon zaten.. biz Sunset Otel’de kaldık, güzeldi..
    ne yenir; hiç bir fikrimiz yok.. sadece bira içtik..
    ne yapılır; hiçbir şey*..
    ne zaman gitmeli; kışları daha güzel olduğuna bahse girebilirim..
    giderken ne alınmalı; mutlaka su geçirmeyen bir mont, mutlaka kallavi bir atkı, mutlaka eldiven, mutlaka yürüyüşe uygun su geçirmeyen ayakkabı.. zaten yanınızda götürdüğünüz herşeyi üstünüze giydiğiniz için pek çanta derdi de olmayacaktır..
    şaka bir yana, geçirdiğim en güzel akşamüstü-akşamlardan birini İnkumu’nda geçirdim diyebilirim.. sevgilimle vardığımız gibi sahilde yürüyüşe çıktık.. upuzun bir kumsal.. bata çıka bir uca gittik, sonra ordan diğer uca.. diğer uç dediğim yere geldiğimizde hava çoktan kararmıştı.. biz de yolda kendimize birer bira almıştık.. dönüşte gene birer bira aldık.. sonra baktık en güzeli bira içmek.. bir torba bira aldık, arabanın arkasındaki katlanır sandalyeleri de kumsala yerleştirdik.. müziğimizi açtık.. sonra saatlerce muhabbet ettik.. gören birbirimizi bir senedir görmüyoruz sanabilirdi.. o kadar yani.. bu arada anlattığım şey yaz akşamüstüleri için çok uygun ama kafanızda öyle bir ortam canlandırmayın boşuna.. çünkü gerçekten devamlı ince ince yağmur yağıyordu ve kuvvetli bir rüzgar vardı.. biz de robokop gibi kıyafetlerimize sarınmış, soğuk girebilecek iğne başı kadar bir açıklık bırakmadan bacaklarımızı sallayarak oturuyorduk.. ne derler, düşman çatlattık.. elem tere fiş kem gözlere şiş..
    az kalsın unutuyordum.. yazının adı.. yani kum zambakları, işte o sahilde yetişen bir çiçek türü.. görseniz bütün kumsal ufak ufak kabarmış.. evde tohum çimlendirenler bilir, toprak hafifçe kabarır.. işte bunu bütün kumsalda düşünün.. bu çiçekler sadece İnkumu sahilinde varmış ve koruma altındaymış.. “lütfen koparmayın” tabelaları dışında ne tür bir koruma var bilemiyorum ama doğanın başka güzel bir haline örnektiler.. baharda açtıklarında da gidip görebilecek miyim bakalım..
    evet, sonra noldu?
    biz pazar günü sabahı bir küçük yürüyüş daha yaptıktan sonra yola çıktık.. Bartın Limanı’na gittik, orada askeriyenin olan muhteşem koya hayretler içinde baktık.. ben sanıyorum ilk kez bir denizaltı gördüm bu kadar yakından.. (tabii gene o hasta ruhlu şarkıyı söylemeye başladım hemen.. we are living in a yellow submarine..) ama orda fotoğtaf çekemedim.. korktum çünkü.. öyle karanlık bir hava ve fırtına vardı ki.. bir de kimsenin olmadığı bir yerde, bu kadar büyük bir askeri alanda fotoğraf makinamı çıkarmaya tırstım.. ama İnkumu’na giderseniz o askeri bölgeyi (tellerinin ardından da olsa) görmenizi öneririm.. (ayrıca oranın askeriye olduğuna memnun oldum, çünkü öyle bir koy askeriye olmasaydı kesin tatil köyü olurdu) neyse.. sonra Bartın’a gidip dolaşıp yemek yedik.. Bartın’ın merkezinde çok çok eski ahşap evler var.. ve hala insanlar o evlerde yaşıyorlar.. ben bayıldım.. içinde yaşayanlar da mutlumudur bilmem ama keşke yeni yapılan evler de o eski evlere uydurulsaymış.. muhteşem bir doku olurmuş bence..
    ufak Bartın turumuzun ardından yola çıktık.. yolda bir de Bolu’ya uğradık çorba içmek için.. (blackout) Bolu’da yapılacak hiçbirşey olmadığını öğrendikten sonra İstanbul’a doğru yol aldık..
    işte benim yorucu haftasonumun kısa özeti.. bu kadar yorgunluğa 4:30da uyandım ve üstüne bir de çenem düştü.. umarım aklı başında birgün olur.. çok ihtiyacım var çünkü..
    ha bu arada İnkumu gerçekten çok güzel..ciddiyim..
    *hiçbir şey: kitap okumak, demlik demlik çay içmek, bira içmek, manasızca saatlerce denizi izlemeye koyulmak, biraz daha kitap okumak, kedi köpek sevmek, biraz da dağları izlemek, aynı şeyin fotoğrafını ikiyüz yetmiş birinciye çekmek.. bir de başka açıdan.. biraz durmak..

    burası otelden sahile inen yol..

    işte burası bütün koy.. sisli puslu.. aslında bolca fırtınalı..

    koyun diğer ucunda ben..

    yine koyun diğer ucu..

    yol manzaraları..

    <img src=”http://img402.imageshack.us/img402/7879/38453688.jpg” alt=”" width=”591″ height=”395″align=”left” />

    bir tatil bir ben..

    Salı 23 Kasım 2010

    baktım, en son bir kahvaltı yazısı yazmışım.. bu seferki de ilk bakışta öyle görülebilir ama aslında değil (!) bu yazı kahvaltı-altı yazısı.. kahvaltıya 1 saat kala.. kahvaltıdan önce.. v.s.

    10 gün olmuş.. kimsenin de beni dürttüğü yok.. hiç mi birşey yok.. hiç mi film izlemiyosun.. hiç mi kitap okumuyosun.. hiç mi fotoğraf çekmiyosun diyen yok..

    bundan sonra böyle.. siz benden hesap sormassanız ben sizden soracağım.. ona göre.. çirkefliğim hiç çekilmez, baştan söyliyeyim..

    şimdi.. gelelim geçen 10 güne..

    biz çalışanlar için “tatil” olarak nitelendirilen Kurban Bayramı vesilesiyle Edremit’e gittik.. ben sevgilim kardeşim sevgilimin annesi.. gezdik biraz.. biraz da tembellik ettik..

    işte günün erken saatinde gözlerini açıp balkona yerleşen benim, kahvaltı öncesi kahvem kurabiyem ve kitabım..

    şimdi kitap burda çok önemli.. aslında sevgilime almıştım ama onun okumasını bekleyemedim.. Clive Barker’ın Muhteşem Gizli Gösteri‘si.. kocaman bir kitap olduğunu görünce çok sevinmiştim.. ama sonra baktım bir serinin ilk kitabıymış.. sevindim bir yandan, bir yandan da canımı sıktı tabii.. “şimdi buna başladık.. devam kitabı ne zaman çıkacak kim bilir” kaygıları aldı gitti.. eh bir de pahallıca tabii.. ama olsun diyorum.. Clive Barker çok güzel anlatıyor.. tuğla ağırlığında bir kitapla geziyorum yani şimdilerde..

    kurabiyeye gelince, o bir muamma.. kendisiyle Ayvalık’ta karşılaştık.. sakızlı – zeytinyağlı kendisi.. olan var olmayan var.. anlatıp da canınızı sıkmayayım..

    neyse.. tatilimin en güzel saatleriydi bu sabahlar.. sevgilimle Ayvalık gezimizi saymassak.. o günün sabahı bir yağmur yağdı ki.. gök delindi sanki.. ben de bir kahve daha içtim.. sonra bir tane daha.. miss gibi yağmur kokusu, kitap, kahve..

    bu üçlüde anlam arayan kimse yok.. ne güzel di mi?

    yolu beklerken..

    Çarşamba 28 Temmuz 2010

    yediğin içtiğin senin olsun, bana gördüklerini anlat derler ya..

    işte ben de o mantığa uyarak bu fotoğraftan mangalı çıkarıyorum..

    artık bizim de mangalımız var.. arabamızın arkasında da bi sürü yastık..

    Ömerli civarında acaip bir yere gittik haftasonu.. gizli saklı bir yer.. yeme içme derdimiz bittiğinde yastıklarımızla çimenlere uzandık.. kimimiz uyudu, kimimiz kitap okudu.. hava kararırken yola çıktık..

    oksijen şaşkına çeviriyor bazen beni.. ağaç çimen yeşil böcek bulut köpek derken beynim uyuşuyor sevinçten..

    bir süredir üzerimde olan uyku hali yakamı bırakmıyor, oysa uyumayı sevmem ben, hafta sonları 11′de kalkıyorum bazen.. günün yarısı bitmiş, evde yalnız ve keyifli geçirdiğim vakitler yalan olmuş.. ama o kadar çok uykum var ki, anlatamam..

    bu yaz ne acaip geçiyor böyle diye düşünüyorum son günlerde.. belki uyku hali bu yüzden.. herkes bilir, luna değişiklikleri sevmez.. ama herşey bambaşka bir devinim içinde.. bazen durup dışarıdan bakabilmeyi istiyorum.. hani Survivor’da yarışmacılar kameraya tek tek konuşurken diğer yarışmacıların ne düşündüğünü, bir sonraki adımını tahmin edip ona göre strateji belirliyorlar ya.. işte aynen öyle dışarıdan bakabilmek istiyorum.. anlayabilmeyi.. hazır durabilmeyi.. ama hayat “like a rolling stones..”..

    bizim yolculuğumuza çok az kaldı.. hiçbişeysiz bir yolculuk olacak gibi.. yola çıkmayı çok istiyorum.. geride bırakmayı çok istiyorum.. uykusuz boş sabahları çok çok istiyorum.. erkenden kapanan göz kapaklarını, arabanın camından yüzüme vuracak rüzgarı, Fethiye’ye yaklaştıkça içeri dolacak cırcır böceklerinin sesini çok istiyorum.. yol üstünde durup bacaklarımı açmayı, yolculuk esnasında iğrenç paketli kekleri değil de, yol üstündeki gözlemeciden gözleme yemeyi çok istiyorum.. sevgilimin arabası, benim terliklerim var.. biraz müzik, biraz bira.. sonra bol yıldızlı geceler..

    tembel insan yalan olur..

    Çarşamba 21 Temmuz 2010

    “tembel insan yaratıcı olur” idi eskiden.. şimdi öyle bir tembellik geldi ki üstüme.. bırak yaratıcı olmayı susuzluktan baygınlık geçirecek olsam zor kıpırdanıyorum yerimden.. yemek yapmak ve yemek çok zor.. dışarı çıkmak çok zor.. iki kelam edesim yok yani.. yoksa nerde resim çekicem de film izliycem de sonra da bloga girip yazıcam.. hayır, daha kötüsü günler geçtikçe de içimdeki huzursuzluk da uzaklaşıyor benden.. bu vesileyle öğrendim işte, tembel insan daha tembel olur.. vicdanı bile sızlamaz tembellikten..

    tatil yaklaştı bu arada.. onun için de hiç bir hareket yok bende.. ne bir hazırlık, ne bir heyecan..

    sevgilim sağolsun, alıp beni sürüklüyor bi yerlere.. bu hafta sonu yine Sahilköy’e gittik.. insanın arabasının olması ne güzel birşeymiş öyle.. hadi gidelim dedikten onbeş dakika sonra yola çıkabiliyorsunuz.. işte Sahilköy’e de öyle gittik.. ben yolda arka koltuğa devrilip bira içtim.. Win de co-pilot oldu.. biraz denize girdik, çokça yuvarlandık kumlarda.. Sahilköy’ün sahilini pek sevdim ben, bilmem neden.. denizi de pek matah değil hani ama esintili kocaman bir sahil olması çok cezbetti beni.. arabamıza soğutucu da alınca, bi sürü birayla gideceğim..

    ha bir de anlatmayı ertelediğim Imogen Heap konseri var.. bu kadar erteleyince tabii yazacaklarım da hava oldu gitti.. deli kadın diyim bari.. hayran bıraktı herkesi kendine.. Just For Now’ı da seyirciyi üç gruba bölerek bize söyletti.. ne bileyim bir testere olsun, bir bardak olsun.. hepsinden müzik yapmayı becerdi sahnede.. sesleri üst üste kaydedip şarkılarına müzik yaptı.. yalnız bu cancağazım kadını sirk izlemeye gelmiş gibi gelip çenelerine bir saat hakim olamayanlara, devamlı sahnede olanlar hakkında ya da ıvır zıvır muhabbetler yapan bütün dinleyiciye teessüflerimi gönderiyorum.. iki dakka çenenize mukayyet olamadınız.. hatta kadıncağazın müziğinden yola çıkıp olayı aczimendilere kadar getirebilen saygı değer kişiye de burdan tüm içtenliğimle Bizimkiler’den alıntı bir “dumkof..” göndermek istiyorum..

    ben buralardayım..

    aklıma mukayyet olma peşinde..

    gene gelecek ben..

    heryer yakın

    Çarşamba 7 Temmuz 2010

    bugün “dünyanın öbür ucuna gitsem sıkıntım geçmeyecek, beni uzaya fırlatmanız lazım” derken buldum kendimi.. dört duvar arasında duramaz oldum.. ayakkabı giymek bile can sıkıcı geliyor.. yalınayak dolaşasım var.. ya evde oturup kitap okuyayım ya da dışarlarda biryerlerde olayım istiyorum.. karnım acıkıyor ama canım birşey istemiyor mesela.. susuyorum, su almaya üşeniyorum, o kadar yani..

    birşeyleri değiştiresim var.. kökten hem de.. bu sıkıntı dura dura geçer mi yoksa biryerleri sallayıp da mı geçer bilmiyorum.. hayırlısı demek lazım.. yakınmamak lazım.. bol su içip az konuşmak lazım..

    hayırlısı..

    *resim İzmir maceramızdan.. ben çekmemiştim galiba.. ama ben kurcaladım.. bugünlerde içime dolmasını istediğim sarı ışıktan ekledim biraz..

    sahilköy

    Pazartesi 21 Haziran 2010

    sonunda oldu.. olacağını biliyordum tabii ama bu kadar çabuk olacağına içten içe inanmamışım demek ki..

    bizim de kapımızın önünde bir arabamız var artık.. hala bizim olduğuna inanamadığım..

    cumartesi sevgilim kalkıp “hadi bir yer seç, gidelim” dedi.. Nazo’dan duymuştum Sahilköy’ü.. haritaya baktık, yarım saatte hazırlanıp yola çıktık.. Polonezköy üzerinden gidiliyor.. sonunda hiç birşey olmasa bile yolu güzel.. bazen ağaçlar öyle sıklaşıyor ki hava karardı sanıyorsunuz.. yolun iki yanındaki ağaçlar yolun üstünde birleşiyor çoğu yerde.. kuş sesleri, cırcır böcekleri..

    yolun sonundaki köy bir çok İstanbullu için cennet.. Karadeniz’e kıyısı olan genelde müstakil yazlık evlerden oluşan bir köy..

    cumartesi çok rüzgarlı bir gündü.. normalde nasıl oluyor bilmiyorum ama sahilde çok rahat ettik devamlı rüzgar estiği için.. ne yazık ki sahiline iyi bakmamışlar, çöpler her yerdeydi ama beklediğimden daha temizdi diyebilirim..

    denize girdik ama sadece serinlemek için, o kadar dalgalı ki yüzemedik.. kitap okudum, insanları seyrettim.. vaktin nasıl geçtiğini anlamadım.. gitme vakti geldiğinde sevgilimle kayalıklara doğru bir yürüyüş yaptık, biraz fotoğraf çektik..

    sonra yola çıkmadan Sahilköy’e ilk geldiğimizde gördüğümüz küçük pazar yerine uğradık, biraz sebze biraz meyve aldık.. mutlu mesut yola düştük..

    cumartesi gecesi temiz bir uyku çektim.. kendimi hafif hissettim.. canın istediğinde gidebilmek böyle kısıtlı imkanlarla da olsa ne güzelmiş..

    bir de Sahilköy’den aldığımız karpuz.. dünyanın en güzel karpuzuymuş meğer..

    ufak kaçamak; altınoluk

    Perşembe 3 Haziran 2010

    geçen haftasonu bir kaçamak yapmak için fırsatımız oldu Tijj’le.. bir vesile ile Edremit’e gitmek gerekti, tabii biz onu en iyi şekilde değerlendirdik.. uyku dışında Tijj, ben, annem ve teyzemle nefis bir haftasonu geçirdik.. her gece geç saatlere kadar muhabbet edip, sabah erkenden kalktık.. daha Edremit’e indiğimiz gün Altınoluk’un yolunu tuttuk..

    Altınoluk’un nefis denizinin dışında bir de gurmeler gibi yemek yedik.. kabak çiçeği dolması, kabak çiçeği mücveri, taze bamya, börülce salatası derken yatıp kalkıp yemek yediğimizi farkettik..

    öyle bir boşaltmışım ki beynimi, buraya döndüğümde bir süre alışamadım hiçbirşeye..

    yukardaki resim bir akşamüstü Altınoluk.. bir deniz bu kadar mı hareketsiz olur?! rüya gibi geçti tabi 3 gün.. şimdi gene ofiste günün sekiz saatini geçirdiğim masamın başındayım..

    GökçeKız seni anmadan geçemeyeceğim..

    bir sigara ömrü 20 dakika kısaltır..
    bir şişe bira ömrü 4 dakika kısaltır..
    bir iş günü ömrü 8 saat kısaltır..

    gidebilmek

    Cuma 14 Mayıs 2010

    away we go

    Perşembe 6 Mayıs 2010

    uzun zamandır izlediklerimden bahsedemiyorum.. hala biriken dizileri eritmekle meşgulüm.. ama sevgilim Away We Go‘yu getirince ona bir ayrıcalık gösterdim.. iyi ki de izleyivermişiz..

    benim gibi bir gözü yolda olan biri için biraz tehlikeli bir film ama yine de büyük keyifle izledim..

    filmimizin kahramanlar Burt (John Krasinski) ve Verona (Maya Rudolph).. Verona altı haftalık hamiledir ve yaşadıkları hayatın doğacak bebekleri için konforsuz olduğunu düşünmektedirler.. bu fikirle kendilerine yakın hissettikleri tüm akraba ve arkadaşları ziyaret etmeye başlarlar.. bir aile olarak yaşayabilecekleri, kök salıp yıllarını geçirebilecekleri bir yuvadır aradıkları..

    Amerika’yı bir ucundan diğerine geçerek değişik akraba-arkadaşların birbirinden garip hayatlarına tanık olurlar..

    filmin sonunda geldikleri noktayı görmek beni çok keyiflendirdi.. tek gözümde bir damla yaşla gönül adamı gibi kalakaldım.. hem, şu yukarıdaki sahne de ne kadar tanıdık geldi bana yahu..