son günlerde
Pazartesi 6 Haziran 2011
kendime yeni bir yer keşfettim..
komik filmler izledim..
fıstık ezmeli kurabiye yaptım..
arada bir de Hooverphonic konserine gittim..
ha bu arada bir de yaz geldi..
iş yerinde maillerimi okuyamayacak kadar yoğunum bu aralar.. her ne kadar çalışayı çok sevmesem de kendimi eyleyecek şeyler bulduğum zaman da zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorum.. aklımın bir köşesinde lunaland, bir köşesinde lunalinka, bir yanda bilgisayarımda biriken fotoğraflar, diğer yandan güzel ışıklarla birlikte birkaç birşey çekme isteği, dolayısıyla flickr ve yine bir köşede ikizler.. gitmeden görebilecek miyim sıkıntısı..
ama günler akıp gidiyor.. çok sevdiğim spor salonuma bile gidemedim neredeyse geçen hafta ki hiç bana göre bir hareket değil.. açıkçası bir yandan da böyle yoğun ve yorgun olmayı tam da seçim öncesi haftalarda gönlüm daha bir rızayla karşılıyor.. sokaktaki, televizyondaki insanların gözünün içine baka baka yalan söyleyenleri, yalan ağzının kenarından damlamasına rağmen görmeden onlara alkış tutanları, fanatik kesilenleri, insanları insan yapan duygu, tercih ve hayatlarından dolayı yargılayanları görmeye tahammülüm yok..
işte tam da televizyona düşman kesilmişken aklımdan geçen başka bir fikir de digiturk’u kapattırıvermek.. zaten digiturk’e malum sebeplerden dolayı kızgınım.. hayatımdan televizyon çıksın gitin istiyorum.. neyse.. bunu da düşüneceğiz.. malumunuz yalnız yaşamıyorum..
bundan yaklaşık bir ay kadar evvel E.ye Hooverphonic konserine benle gitmek ister mi diye sordum.. o da kabul etti.. beraber önce nefis bir akşam geçirip ardından da İKSV salonun yolunu tuttuk.. konser anektodlarına geçmeden önce şunu söylemeliyim ki saygıdeğer İKSV mensupları.. iyi iş çıkarmış, güzel bir konser salonu yapmışsınız ama o biralar 9 liradan gitmez.. Efes’in size 33lük birayı 5 liradan satmadığını varsayarak şunu söylemek istiyorum.. bırakın insanlar rahat rahat bira içsin.. güzelim konserin arasında insanlar “ulen bir yudum biraya da 9 tl verdim, bari yudum yudum içeyim de bitmesin, konser sonuna kadar idare ettirsem iyidir..” gibi salak saçma düşüncelere kapılmasın ya da en güzeli dışardan gelirken çantalarında bira getirmesin.. bakkalın kazanacağını siz kazanın.. neyse.. konsere tam da başlamadan 5 dakika önce vardığımız için başta güzel bir yer bulamadık kendimize ama sonra üst katta hem rahat hem de sahneyi gören bir yer bulduk.. üniversite yıllarımın depresif grubu Hooverphonic yeni yüzüyle sahneye çıktığında biraz tedirgindim aslında eski hitleri çalıp çalmayacakaları konusunda (onları çalmayacaklar da ne çalacaklar?) ama hiç bir hayal kırıklığına uğramadan dinlemek istediğim herşeyi dinledim.. dinlediklerimin dışında izlediklerim de yanıma kar kaldı zira Noémie Wolfs’un acaip güzelliğini ve hareketlerini izlemek de ayrı bir keyifti.. o ne uzun kollar ve büyük eller, o ne dik omuzlar, o ne küçük surattı öyle.. hepsi bir yana bu orantısız duruş nasıl da müzikle ahenk içinde salınıyordu. ben ve E. uzun süre bu konuyla ilgili bildiğiniz dedikodu yaptık.. bu arada fotoğrafı da tramvaydurağı.com‘dan aldım (umarım bana kızmazlar) ki konser hakkında daha manalı, daha bir konser yazısı istiyorsanız orayı ziyaret etmenizde fayda var..
gelelim maddelerden “kendime yeni bir yer keşfettim”e.. aslında konserle gayet bağlantılı.. hatta konsere gecikmemizle de.. konsere beraber gitmek istediğim E.nin evine gittik iş çıkışı.. biraz çilek biraz erik biraz peynir ve 1 litrelik beyaz şarap yanında buz gibi gazozla.. yaz geldiğinin habercisi buz gibi zoop içme isteği.. hemen balkona kurulduk, fonda nefis bir müzik.. hava kararıp serinleyene kadar daldan dala nefis bir muhabbetle konser saatine 15 dakika kalana kadar popolarımızı kaldıramadık.. şimdi o balkonun müdavimi olmaktan korkuyorum.. çünkü hizmtte sınır yok ama insan doğası.. verdikçe daha çok ister.. birgün bir süpürge sapıyla kovalanmam umarım.. işte yukarıdaki resim oranın resmi.. ama çileksiz, eriksiz, peynirsiz sadece zooplu hali..
o günden beri aklımda.. gene gidesim gene zoop içesim var.. böylece burdan kendi mi de davet ettirmiş olayım..
fıstık ezmeli kurabiye ve komik filmlere gelince.. onlar da (belki) başka bir postun konusu olsun.. böylece okuyanı da bayıltmayayım..
ha bu arada.. Sonispher, Efes One Love Fest, Bon Jovi, Amy Winehouse, Judas Priest – Whitesnake için sponsor arıyorum kendime.. iyi gelişmelerle görüşmek üzere:)





baktım, en son bir kahvaltı yazısı yazmışım.. bu seferki de ilk bakışta öyle görülebilir ama aslında değil (!) bu yazı kahvaltı-altı yazısı.. kahvaltıya 1 saat kala.. kahvaltıdan önce.. v.s.
yediğin içtiğin senin olsun, bana gördüklerini anlat derler ya..
“tembel insan yaratıcı olur” idi eskiden.. şimdi öyle bir tembellik geldi ki üstüme.. bırak yaratıcı olmayı susuzluktan baygınlık geçirecek olsam zor kıpırdanıyorum yerimden.. yemek yapmak ve yemek çok zor.. dışarı çıkmak çok zor.. iki kelam edesim yok yani.. yoksa nerde resim çekicem de film izliycem de sonra da bloga girip yazıcam.. hayır, daha kötüsü günler geçtikçe de içimdeki huzursuzluk da uzaklaşıyor benden.. bu vesileyle öğrendim işte, tembel insan daha tembel olur.. vicdanı bile sızlamaz tembellikten..
bugün “dünyanın öbür ucuna gitsem sıkıntım geçmeyecek, beni uzaya fırlatmanız lazım” derken buldum kendimi.. dört duvar arasında duramaz oldum.. ayakkabı giymek bile can sıkıcı geliyor.. yalınayak dolaşasım var.. ya evde oturup kitap okuyayım ya da dışarlarda biryerlerde olayım istiyorum.. karnım acıkıyor ama canım birşey istemiyor mesela.. susuyorum, su almaya üşeniyorum, o kadar yani..


uzun zamandır izlediklerimden bahsedemiyorum.. hala biriken dizileri eritmekle meşgulüm.. ama sevgilim