Lunawar
  • ANASAYFA
  • stüdyo fotoğrafçılığı eğitimi

    Cumartesi 16 Ocak 2010

    yandaki fotoğrafı ben çektim dün akşam..

    bir süredir Galata Fotoğrafhanesi‘nde stüdyo fotoğrafçılığı eğitimi alıyorum.. öğretmenim temel fotoğraf eğitiminde olduğu gibi yine İsmail Gökçe..

    nasıl anlatsam bilemiyorum ama stüdyo fotoğrafçılığı çok çok zevkli bir uğraş..

    şimdiye kadar aldığım temel fotoğraf eğitimi ve dijital fotoğraf eğitiminin temel amacı stüdyo eğitimi alabilmekti..

    sokakta an’ı yakalayabilmenin dışında hayalinde canlandırdığın kareyi kağıda dökebilmek için kurgu yapmak zaman, özen, sabır ve saatlerce ayakta çalışmayı gerektiriyor..

    tüm hazırlıklar yapıldıktan sonra deklanşöre bir kez basmak ve sonucu görmek insana inanılmaz bir haz veriyor..

    dün biz “cam” çekimi yaparken çok eğlendik.. döktük saçtık.. benim en sevdiğim kare bu oldu.. çünkü üzerinde limon dilimi gibi duran şey paraflaşın önündeki şemsiyenin yansıması.. yani orda olmaması gerekiyordu.. yani eğitimin amacı bu..

    o şemsiyeyi orda her gördüğümde ne kadar keyifli bir akşam hatta ne kadar keyifli bir kurs dönemi geçirdiğimi hatırlayacağım..

    yeni yıl

    Cuma 1 Ocak 2010

    bloglarda “2009 neden iyi geçti” yazıları yazılırken ben 2009′un neden kötü geçtiğini 1552 madde halinde sıralayabilecek bir durumdaydım 2 gün öncesine kadar.. 1. madde 2008′e çok benzemesiydi sanırım.. yeni başladığım (Galata Fotoğrafhanesi; stüdyo fotoğrafçılığı) kursumun 2. dersinden çıkıp Win’le buluşup da 3-5 bira içerken farkettim ki kader ağlarını usulca etrafımda örüyormuş bile.. birileri benim hayali kurmaktan yorgun düştüğüm şeyler için hala umut besleyip üstelik bana inanmaktan vazgeçmiyormuş.. ayrıca ben zorlamayı bırakıp sadece yakınmaya mı başlamışım ne? o gece eve koşarak da gelebilirdim uçarak da..

    şimdi 2009′un neden kötü geçtiğiyle ilgili liste yerine 2010′un neden çok güzel geçeceğiyleilgili bir liste peşindeyim..

    hatta dün sabah uykumun arasında gelip beni yataktan fırlatacak bir düşünceyle karşılaştım hayallerin arasında.. oysa ki aklımdan geçip sonra karanlıklara karışması lazımdı.. taa ki başka birinin yaptığını görüp içim burulana kadar.. hayata geçer mi bilmem ama heyecanı bana yetti..

    31 Aralık günümü mutfakta geçirdim.. bozulduğu için sesi kısılmayan bir radyo ister istemez enerji pompaladı bana.. Radyo Eksen çalışanlarının son on yılının en beğendikleri şarkılar listesinde geri sayarken peynirli börek, pırasalı börek ve zeytinli ekmek yaptım akşam için..

    gece ise büyük bir aile olarak kuzenlerimin evinde masa başında güle eğlene geçti..

    benim yeni yılım işte bu son iki gün gibi geçecek..

    hayal kurmaktan kimseye zarar gelmez ki..

    hem kendimi dinlemekten vazgeçip biraz da etrafımdakileri dinlesem ne kaybederim ki..

    bir de çok uzun zaman olmuş The Strokes’dan “Last Night“ı dinlemeyeli.. Eksenin 2. sırasındaydı dün.. şimdi devamlı aklımda..

    okyanus kokusu ve angoli mala

    Perşembe 15 Ekim 2009

    tatilde okumanın ayrı bir zevk verdiği kitap oldu benim için Okyanus Kokusu ve Angoli Mala.. kendim de denize, ormana yakın ve kafamı kaldırıp gökyüzüne bakabilecek ruh halindeyken, doğayla bu kadar içiçe geçmiş iki hikaye bulmak çok güzeldi.. doğayla içiçe derken kastettiğim, bolca betimleme değil ama.. burda doğa da diğer karakterler gibi ete kemiğe bürünmüştü..

    kitap iki öyküden oluşuyor.. yazarı Le Clézio’nun ağzından bir not var arka kapakta bu öykülerle ilgili..

    “Okuyacağınız iki kısa roman, ya da iki uzun öykünün arasında on beş yıllık bir süre var. Bana öyle geldi ki, ikisi de aynı şeyi, doğa sevgisini ve kötülüğü anlatıyor. Ama sıra ikisini bir araya getirmeye gelince, hangisinin öbürünün aynası olduğunu çözemedim…”

    kitaptaki ilk öyküde on iki yaşında, babası tarfından terkedilmiş, annesiyle bir hayat süren Nesime ve bir gece teknesine gizlice bindiği ünlü film yönetmeni Juan Moguer’in etkileyici ve garip hikayesi anlatılıyor..

    ikinci öyküde ise yazarın kısmen tanık olduğunu söylediği bir olay var.. beyazlar tarafından büyütülen Kızılderili Bravito’nun kabilesine dönüşü, orada aşık olması, bu aşkın tüm kurulu düzeni bozuşu ve Barvito’nun doğaya dönüşü insanın içine işleyen bir dille anlatılıyor..

    doğaya birazcık olsun yakınsanız en az benim kadar keyif alacağınızı umuyorum..

    bu arada kitaptan haberdar olmamı sağlayan Serablog‘a da çok çok teşekkürler..

    galata fotoğrafhanesi

    Salı 25 Ağustos 2009

    yandaki fotoğrafın konuyla bir alakası yok.. sadece ben çok sevdim diye orda.. bi de nazar değmesin diye tabii..

    çocukluğumdan beri çok sevdiğim bir iş için ikinci girişimimdeyim..

    fotoğraf çekmek benim için hep çok özel olmuştu ama o kadar özel davranamadım sanırım..

    üniversite yıllarındaki fotoğrafçılık kulübü girişimimi saymassak..

    şimdi Galata Fotoğrafhanesi‘nde bu konudaki ilk ciddi eğitimimi almaya başladım.. temel fotoğraf bilgisi atölyesine katılıyorum.. devamı da olacak diye umuyorum.. daha sadece iki ders gittim.. ilki tanışmayla geçti.. ikinci derste ise genel fotoğraf çekme girişimlerimde yaptığım bir hatayla ilgili bilgi aldım.. işte o zaman çok heyecanlandım ve keyiflendim.. bir de haftanın iki günü kuzenimle buluşup Galata’ya gidiyor olmak da çok keyifli.. bir de bana inanan birilerinin olması..

    **GökçeKız.. beni dövseydin bu kadar ikna edici olamazdın heralde!!