Lunawar
  • ANASAYFA
  • Midnight in Paris

    Pazar 4 Aralık 2011

    gülesim geldi evin aynı köşesinde yatarak geçirdiğim bilmem kaç yüzüncü günde böyle bir başlık yazabildiğim için.. tamam çok popüler bir film kimse de benim kalkıp Paris’e gittiğimi düşünmemiştir ama ne biliyim.. bu sıralar neye gülüp neye ağlayacağım pek belli olmuyor..

    dün akşam izledim Midnight in Paris hakkında konuşmak istedim.. film yorumu falan yapabiliyor değilim tabii hala.. yattığım yerden genel bir seyirci olarak geçirdiğim günler bana bu yeteneği bahşetmedi ama filmlerin bana hissettirdiklerini ya da filmin bir yerinde kendimi bulmayı seviyorum.. tabii kitaplar için de geçerli bu.. (merak ederseniz kadim krallıklar diyarında ezeli şampiyonlar, hizmet edilen mutlak iyi ve mutlak kötü güçlerin arasında vakit geçiriyorum bu sıralar.. ah bir kılıcım olsa diye hayıflanmayı da sürdürüyorum sıklıkla..) Midnight in Paris beni ilk dakikasında yakaladı desem inanır mısınız bilmem ama film aynen şöyle açılıyor..

    bu.. bu inanılmaz, şuna bir bak.. dünyada bu şehrin bir eşi benzeri daha yok.. hiç olmadı..

    bu şehrin yağmurda ne kadar nefes kesici görüneceğini hayal etsene.. bu şehri 1920′lerde hayal etsene, 1920′lerde Paris.. yağmurda, sanatçılar ve yazarlar..

    burada yaşayabileceğimi düşünüyorum.. Parislilerle aynı telden çalıyormuşuz gibi geliyor.. kendimi koltuğumun altında bir baget ile Rue Gauche’de, kitabıma dalıp gitmek için Cafe de Flore’a yürürken hayal edebiliyorum.. Hemingway buna “yürüyen şölen” diyordu..

    yok artık demek istiyorum ben kendi adıma.. hayır oturdum senaryo yazdım da haberim mi yok.. zaten Woody Allen da beni pek sever, geçenler de aradı ya Luna sen çok güzel bir omlet yapıyordun ya nasıl yapıyordun bana bi tarif et dedi.. ettim tabii ama sırrımı da söylemedim.. orjinalini yemek için alsın Owen Wilson’u gelsin kerata..

    siz şimdiye kadar Midnight in Paris’in konusunu okumuşsunuzdur biryerlerden.. benim burda anlatmama gerek yok.. okumadıysanız buyrun burdan okuyun..benim kadar sevmeseniz de vakit kaybı olmaz en azından..

    film sırasında uzun uzun Paris sokaklarında kendimi hayal ettim.. bir de şunu farkettim, kendimi Paris’te turist olarak değil de orda yaşıyormuş gibi hayal ediyorum hep.. niyeyse elimde hep bir çanta o çantada ıvır kıvır ve hep bir demet çiçek.. bir de Fransızca rock fena olmuyo hani.. konsere felan giderdim.. kesin bol bol kahve içerdim ama şarap pek bana göre değil.. işin içine bir de peynir girdi mi midem takla atar ertesi sabaha.. hatta ertesi güne kalmaz daha o akşamdan yanmaya başlar.. bi de rica edicem şu Eiffel kulesinin orasına burasına yanarlı dönerli ışıklar asmaz mısınız.. verin efendi gibi aşağıdan spotları.. ihtişamıylan dursun kuzucuk..

    işte böyle diye diye geldik filmin sonuna.. siz benim anlattığım filmden birşey anlamadınız ama benim ağzımda nefis bir tat kaldı.. izlerseniz sizin de kalır merak etmeyin..

    **gördüğünüz gibi son iki yazıda evde yatarken adlı çalışmalarımı kullanıyorum.. benim için en iyisi bu idare ediverin artık çünkü terliklerimin dışında kirlenmiş camlara takılıyor sıklıkla gözlerim ve beli sakat biri için kirli cam kadar tehlikelisi yoktur der bir atasözü..

    eylül baştan başlasaydı..

    Çarşamba 21 Eylül 2011

    yaşasın eylül geldi derken işte geçti bile.. ben o kadar uzaktaydım ki eylül değmeden geçiverdi.. ne bir yağmur ne bir bulut var bu eylülde.. ne hüzünlü şarkılar ne de bolca bira.. biraz melankoli bira deniz kıyısı.. depresif şarkılar ve olmadık yerlerde ve zamanlarda içilen biralar çok uzak sanki.. susamışken içilen ilk biranın ilk yarısı ne güzel giderdi oysa şimdi.. yemek saatlerini unutmak.. televizyondaki dizinin saatini kaçırmak.. zamansız uyumak, zamansız uyanmak.. olmadık yerlerde tatlı bir uykuya dalmak.. hele bir de biraz rüzgar varsa.. çantadan fotoğraf makinasını eksik etmemek.. inadına çiçek böcek deniz değilde karanlık yerlerin fotoğrafını çekmeye çalışmak.. daha çok okumak.. okumak değil de sanki içinde yaşamak, kitabın içinde nefes alamak.. Eminönü’ne inip otistik bakışlarla dolaşmak.. ıvır kıvıra 1 lira 2 lira deyip, ufak bir servet harcamak.. yağmurun altında bir filmden diğerine yol alırken çantadaki kitabı, fotoğtaf makinasını ıslatmamaya çalışarak saçak altından yürümek.. hatta çantada yedek çorap bulundurmak.. telefonun hiç çalmaması.. ama gerçekten hiç çalmaması.. ah, kendini unutmak.. sonra yeniden bulmak.. ne güzel olurdu şimdi.. iyi bir müzik ne iyi giderdi.. yeni bir grup keşfetmek, akşam konsere gitmek.. yeni, mis kokulu bir parfüm keşfetmek, sokaktan gelip evde daha soyunmadan bir bira daha açmak.. önce mutfaktan bir küllük alıp masaya koyup sonra üstbaş değiştirmeye gitmek.. sonra geceyi Meleklerin Düş Yaşamı, Donnie Darko, Garden State, Leon, The Crow, Rusalka ya da ne bileyim Girl Interrupted’la kapatıp bir buluta yatar gibi hafif sarhoş serin yatağa uzanmak ne güzel olurdu..

    foto; benim tabii ki de.. Sahilköy’den..

    gittim döndüm..

    Cuma 26 Ağustos 2011

    insan uzun süre yazmayınca nerden başlayacağını nasıl yazacağını pek bilemiyor..
    bir Hobbit hikayesi kadar eğlenceli olmasa da döndüm ben..
    gitmeden önce koşuşturdum durdum.. şimdi de farkı yok..
    bir sene boyunca beklenen Kabak ziyareti gerçekleşti.. ve yine karanlık yalanlarla dolu hayatımıza geri döndük.. çok içler acısı ve dramatik bir cümle oldu ama burdan bakınca öyle gözüküyor yapacak bir şey yok..

    Kabak’tan biriyle konuştum geçen gün.. naber dedi.. nolsun dört duvar dedim.. allah sabır versin dedi.. katlanmaya çalışıyoruz dedim..

    gitmeden önce çok çalıştım.. bir güzel bebeğin doğumuna şahitlik ettim, bir “eskici”nin ürün çekimine katıldım.. bu arada makinamı değiştirmeye iyiden iyiye karar verdim.. tabii gene ince hesaplar başladı.. onun dışında iş yerimde de çıkmaz ayın 9 çarşambası bir araya geldi, öyle ki bir ara öğrenci moduna geçip 4 saat uyu 4 saat çalış şeklinde idare ettim.. heralde bu yüzden tatile biraz gergin başladım.. ama kitap okumak ve sadece durmak herşeyin ilacı.. insan kendini bozup hurdaya çıkarabildiği gibi kendi kendine ilaç da olabiliyor..

    tatilimize Kaş’da başladık, Ado bize ev sahipliği yaptı ve bana güzel güzel çiçekler verdi.. eve geldiğim gibi ektim hepsini, umarım tutacaklar.. tutarlarsa ben de isteyenlerle paylaşıveririm.. güzel olur..

    sonra Kabak’ta bol bol kitap okuyup bira tükettim.. kendime bu sene bambaşka bir kıyak geçip Kabak’ta Isabel Allende okudum.. Isabel Allende benim zor gün dostum, enerji verici “sihirli mantar”ım.. o yüzden evde hep okunmamış bir kitabını mutlaka tutarım zor günler için.. hele Kabak gibi enerji dolduğum bir yerde harcamam hiç.. Denizin Altındaki Ada iki günde kum oldu eridi ellerimde.. belki seneye (tabii mutlaka yeni bir kitap yazması lazım bu arada) de Haruki Murakami alırım yanıma bir tane..
    şimdi yine tatilden önceki son gün.. bu sefer büyük beklentilerim yok, o yüzden hayal kırıklıklarına açığım.. (“hayal kırıklıklarına bayılırım” demişti birgün  biri bana..) ama lütfen çok kalbimi kırmaynız.. yeni fotolar istiyorum tatil dönüşü bir sürü.. bir de şu “eskici”nin photoshop işleri bitse çok güzel olur..
    ama yok sana bu kadar yeter, nefis bir tatil olacak, işlerin hem hayatında hem de işinde rast gidecek, mutluluktan al yanak olacaksın diyorsanız ona da eyvallah..

    Kabak’ta bu sene çek dalga vardı.. ben sevdim.. bu dalgalarda yüzdüm.. bu fotoğrafı çektiğimin ertesi günü dalgalar 2 metreyi buldu.. onları da sevdim.. onlarla da yüzdüm..

    bir gece bu gökyüzüne alık alık bakarken hayatımın en parlak ve uzun yıldız kaymasını gördüm.. sandım ki gökyüzü ikiye bölündü..

    o sağda kitap okuyan benim.. kahvaltı üstü..

    işte şimdi burnumun direği sızladı..

    Cast Away on the Moon

    Pazartesi 11 Temmuz 2011

    canını sevdiğimin Güney Korelileri çok güzel film yapıyorlar yahu.. aşkları bir tuhaf hayatları bir garip..
    Cast Away on the Moon‘la şans eseri karşılaştım, dün akşam izledik.. öncelikle uyarayım, her G. Kore filmi gibi biraz uzunca ama sıkmıyorlar da aynı zamanda..
    şimdi konumuz şu..
    filmimiz başrol oyuncusu Min-heui Hong telefonda bankayla konuşurken başlıyor.. batmış.. kamera uzaklaştığında elemenımızın bir köprünün trabzanına çıkmış atlamak üzere olduğunu görüyoruz.. atlıyor da..
    ama herşey o kadar basit değil.. bir süre sonra bir adada gözünü açıyor.. ada da ada ha.. Han nehri ortasında bir adacık ama yüzme bilmeyene her yer ıssız ada..
    işte böylelikle Min-heui Hong’un Cast Away hayatı başlamış oluyor..
    gelelim diğer baş rol oyuncumuza.. o da bir sebepten ötürü, bu sebepler bize bırakılmış, kendini odasına hapsetmiş, internet üzerinden yalancı bir hayat yaşayan So-yeon Jang.. (bu ne güzellik..)
    en sevdiği şeylerden biri geceleri “ay” ın fotoğraflarını çekmek.. bir de tatbikat günlerinde “gündüz” sokakları fotoğraflamak.. çünkü o zamanlarda sokaklarda hiç insan olmamasından çok hoşlanıyor ve kendini ayın üzerinde gibi hafif hissedebiliyor.. taa ki adadaki adamı görene kadar..
    işte tam o andan sonra tuhaflıklar iki katına çıkıyor ve bir de üzerine iletişime geçebiliyorlar..
    ben filmden çok keyif aldım, çok yorgun olduğum bir günde bu kadar uzun film izlemek biraz zor geldi ama hiç düşünmeden tavsiye ederim..
    biraz eğlenceli vakit geçirmek ve tuahaf bir film izlemek isterseniz..

    Çakraz, pazar sabahı..

    Çarşamba 11 Mayıs 2011

    geçen pazar sabahı, Çakraz sahili..

    kahve başka bir tat verdi bu sabah.. sahilde uyuklayan bir sürü köpek, kendilerine yiyecek arayan bi sürü kumru var.. güneş beyaz bulutların arasından bir görünüp bir kayboluyor.. sıcak bir gün olacak gibi.. ben her sabah kahvemi böyle deniz kıyısında içebilsem bir gün sıkılır mıyım.. dünden beri bunu soruyorum.. Sui’ye de bu manzarayı her gün görsen sıkılır mısın falan diye soruyorum ama en çok kendime.. dün dağların arasında denizi kuş bakışı görerek çok yol aldık.. bir ara sıcak da iyice bastırdı.. Sui’ye şöyle kenara çekip uyusak dedim o da beni ciddiye aldı.. bir köy sapağına çektik, koltukları yatırdık, pencereyi araladık ve benim uykuya dalmam sadece 30 saniyemi aldı.. belki oksijen sarhoşu oldum, belki de beynim gördüklerimi anlamaya çalışmaktan yoruldu.. çünkü bir yamaçtan aşağıdaki köye bakarken ve biz de sadece yukarıdaki dağdan görünen iki küçük noktayken benim gözlerim bana bir oyun oynayıp perspektif algımı tamamen dağıttı.. ben kısaca “başım döndü” dedim.. işte böyle küçük 2 noktayken kim inandırabilir beni gerçek hayat dediğimiz şeye.. datalar gelsin analiz edilsin büyük firmalara danışmanlık yapılsın.. bu mu gerçek yoksa 2 küçük nokta olduğumuz mu.. sonra uyku geldi.. ağaç kokuları yorgan oldu, kuş sesleri yastik.. en derin en tatlı uyku..

    burda deniz ve hava benim gibi.. İstanbul’da firtına yağmur vardı.. uzaklaştıkça önce yağmur dindi sonra rüzgar.. bu sabah uyandığımda gürleyen deniz bile durulmuştu.. sadece geri dönme kaygısı.. bulutlar bazen güneşin önüne geçiyor.. bu yazı nereye bağlanır bilmiyorum.. ama imgelemelerle dolar taşar gider gibi.. tadında bırakmak lazım o yüzden.. biz sevgilimle Bartın’ı çok sevdik ama Bartınlılar buraları pek sevmiyor gibi ya da doğa onlara o kadar cömert davranmış ki hadlerini biraz aşmışlar.. Amasra’dan Cide’ye bütün köylerden geçtik.. bir kısmında mola verdik gezdik.. ama gördüğümüz şey bizi çok üzdü.. bir çok yerde fotoğraf makinamı elime alamadım.. her yer öylesine çöp dolu ki.. insanlar ellerine ne geçerse denize atmış ama beni en üzen görüntüye Gideros’ta tanık oldum.. deniz kıyısında bir yerde toprak çökmüş çok yağmurdan sanırım.. yaklaşık 2 metrelik bir katman açığa çıkmış ve içinde akıl almaz sayıda şişe, plastik, demir ve kumaş çöpler gözüküyordu.. uzun zaman önce atılmışlar belli ki üzerlerine en az 2 metrelik toprak yığılmış.. yani Bartın sahillerinde görünen kirlilik sadece deniz kıyılarında değil.. toprağın altında da.. ama öylesine yeşil ki aynı zamanda.. sanki insanlar bir 10 sene rahat bıraksa Bartın’ı orman herşeyin üzerini örtecek gibi..

    birilerinin bunu erken farketmesi dileğiyle.. benim yolum oralara daha çok düşecek gibi..

    Çakraz sahili..

    Çakraz sahili..

    Çakraz sahili..

    Amasra’da bir çay bahçesi..

    Hisar Köyü sahili..

    Çakraz sahilinde sevgilim..

    Amasra’da çizmeler çiçek açmış..

    Gideros köpeği..

    Amasra kedileri..

    Amasra’ya gidip bu manzarayı çekmesek olmaz di mi?

    işte bunlar da başka bir hikayenin konusu.. biz bu çilekleri yedik.. hem de ne yemek.. sulu sulu.. tazecik..

    Strange Days

    Pazartesi 2 Mayıs 2011

    az önce radyoda çalıyordu..

    ben de kendimi öyle günler içerisinde hissediyorum.. günüm günümü tutmuyor.. hayatım “acele”yi öyle güzel sindirdi ki artık acele ettiğimin bile farkına varamıyorum.. ordan oraya.. bir de istemediğin ot burnunun dibinde biter lafı var ya.. tam da ondan işte..

    anlatırım zamanı gelince ya da anlatılacak aleniliğe varırsa..

    Kraft’ın kedileri vardır.. ya da kedilerin Kraft’ı.. kediler hakkındaki genel izlenimim bu benim.. genelde sahip olunmaz, sahip olurlar.. böyle birşey bir ergen vampir serisinde vardı galiba.. yazdıktan sonra farkettim.. bu durumda bu genel izlenim bana ait olmadı değil mi..

    onlardan biri bir gece Annie ve ben berabercek benim kafamı dağatmaya çalışırken gelip kucağıma oturdu.. ben çok dokunulmayı seven biri değilim.. kediler de o kadar karışık kafalıları da pek sevmez benim bildiğim ama en azından konforlu bulmuş olacak ki yerleşti.. tabii bu huzur bir yere kadar.. en yakın kucağa, Annie’ye yollandı.. Annie kedileri pek sever.. “he” desem evi kedi dolduracak.. biliyorum..

    o kediyi sevdi.. kedinin müsade ettiği kadar.. ben de en sevdiğim şeyi yaptım.. karanlıkta fotoğraf çektim.. (karanlıkta fotoğraf çekmek kadar keyifli gelen bir de patlayan ışıkta fotoğraf çekmek sanırım.. ama yok.. bir seçim yapmam gerekse.. karanlığı seçerim..)

    kedi de Annie’yi sevdi sanırım.. bu fotoğraftan öyle anlaşıyor..

    1. Luna’nın kafası dağaldı.. çünkü kedi kucağına oturdu.. sonra da fotoğrafının çekilmesine izin verdi..

    2. Annie kediyi sevip sakin tutarak Luna’nın kafasının dağalmasına destek oldu..

    3. Kedi zaten kedi işte.. istemediği birşeyi yapmaz sanırım..

    4. o gece bu hikayeye katılan herkes mutlu oldu..

    evde tek başına

    Cumartesi 26 Mart 2011

    dün demiştim ya yarın Alaçatı’da olacağım diye.. işte olmadı.. ben İstanbul’da evimdeyim.. midemde iki günlük bir sızı.. böyle ani kararlar beni genelde şoka sokar, ne yapacağımı bilemem ve ne yapacağımı bilemezsem sinirli olurum.. bu sefer öyle olmadı.. ama iyi bir ders aldım.. bundan sonra kimseye beni çok mutlu edecek birşeyden bahsetmeyeceğim.. ta ki gerçek olana dek.. çok tesadüf batıl inanç doğurur, o batıl inanç bende çoktan doğdu.. bundan sonra ağzımı açmayacağım..

    boynu bükük valizimiz..

    sabahın 5:30unda kalktım.. yazdım.. okudum.. kahve içtim..

    sonra sevgilimle güzel bir kahvaltı yaptık..

    sevgilim gitti..

    ben de madem Alaçatı’da fotoğraf çekecektim, o zaman evde çekeyim dedim.. evdeki bütün ıvır zıvırlar burda..

    annesinin kızına nazar değmesin diye aldığı yüzük.. hiç çıkarmamak lazım herhalde..

    bu Annie’nin benim için boyadığı teneke kutulardan biri.. ben onu dikiş kutusu yaptım..

    Annie’nin benim için boyadığı başka şeyler de var.. mesela mutfak dolapları.. bu dolaplar atılmayı beklerken Annie onları zımparalayıp benim için boyadı.. İsveç tarzı da neymiş..

    okunan güzel kitaplar..

    ve okunmayı bekleyenler..

    bunlar açmasını beklediğim sümbüller..

    bunlar da masamı şenlendirip küçücük boylarına bakmadan evi mis gibi kokutan sümbüller..

    mideme iyi gelsin diye demlediğim yasemin çayı.. bir faydası olmadı galiba ama onu sadece kokusu yüzünden bile içerim..

    bu da Polonyalı arkadaşımız Kaisa’nın Luna’ya hediyesinden arta kalan kutu.. kendisi kapağındaki bu güzel resimlerden ötürü değerlendirilmeyi hakediyor.. düşüneceğiz birşeyler..

    aslında resmini çektiğim birşey daha var..

    ne zamandır kuskus yapmayı planlıyordum ama bir türlü zaman ayıramamıştım.. işte o kuskusu bugün yaptım.. bence çok güzel oldu.. ama onun ayrı bir postu olsun, hakediyor bence..

    Alaçatı’ya gidemediğim için üzgündüm ama güzel bir gün geçirmişim sanırım dğil mi?

    Ayşe İpek

    Pazartesi 21 Mart 2011

    bu yandaki güzellik Ayşe İpek..
    ailesi için tarif edilmez anlam taşımasının yanında benim için de güzel bir dostluğun başlangıcı..
    herşey bir kaç ay önce iş gereği tanımış olduğum Bülent’in eşinin hamile olduğunu söylemesiyle başladı.. ben de ona gelecekte yapmak istediğim işten bahsettim.. eşi Hacer’le evlenirken iki fotoğrafçı arkadaş onarın düğün telaşelerini adım adım fotoğraflamış.. çok da beğenmişler.. ilk kızları Ayşe İpek için de böyle bir şey yapmak istediklerini söyledi.. ben de hemen olur dedim..
    o gün geldiğinde tatlı bir telaş başladı.. benim iş yerindeki yoğunluğum çok fazlaydı ve doğum da Ankara’daydı.. bir kaç sıkıntılı günün ardından biletimi aldım ve doğum sabahı Ankara’daydım.. Ne zormuş beş senedir Bey diye hitap ettiğim birine adıyla hitabetmek.. ama sağolsunlar beni öyle sıcak karşıladılar ki (eve vardığımızda Hacer birkaç saat sonra doğum yapacak olmasına aldırmadan yolda ayaklarım şişmiştir diye ayaklarımın altına bir puf vermeye çalışıyordu) bir anda gevşeyiverdim..
    yola çıktık.. hastaneye giderken beni Ankara’nın merkezinde şöyle bir gezdirdiler..
    Hacer çok cesur bir anneydi.. Onun soğukkanlılığına hayran kaldım.. aksine Bülent en başta soğukkanlı da olsa hemen strese giriverdi.. bir de hemen doğum öncesinde Ayşe İpek’in doktoru içeri fotoğrafçı almak konusunda kararsızlık yaşayınca.. ama sonra herşey yoluna girdi ve ben ameliyathaneye girebildim.. doğum harika geçti ve işte kısacık zamanda ben bu güzel kızla tanıştım.. ailede dört gözle beklenen yeni fertle ilk kez tanışmak büyük bir mutluluk..
    doğumun ardından bir sürü güzel fotoğraf çektik.. Ayşe İpek’in ölçümleri yapılırken Bülent’i izlemek ve fotoğraflamak çok keyifliydi.. bir insan mutluluktan sarhoş olur mu? olur! hayranlık içerisinde etrafında her gördüğü kişiye “ne kadar güzel değil mi?” diye soruşunu görseydiniz anlardınız.. bana uzun süre idare edecek bir mutluluk verdi o sevgi..
    ha bir de fotoğrafları işleyip gönderdikten sonra taze anne Hacer’den duygu dolu mektubu almam..
    işte böylece hoş bir dostluk da başlamış oldu..
    umarın kısa zamanda Hacer, Bülent ve Ayşe İpek’le yollarımız kesişecek..
    belki de ailenin yeni bir ferdi için bir araya geleceğiz..
    o zamana kadar bu fotoğraflarla yetinmek zorundayız..
    Ayşe İpek’in diğer fotoğrafları için cicifoto.com‘u ziyaret edebilirsiniz..ya da cicifoto’nun facebook sayfasına üye olabilirsiniz..

    taze meyve suyu keyfe iyi gelir mi?

    Pazar 6 Şubat 2011

    bugün keyifsizim..

    uzun zamandır ilk defa güneş açtı..

    keyif alamadım kızgınlıklarım, kırgınlıklarım var..

    aklıma Eminönü’ndeki meyve sucu geldi.. sevgilime “gidelim mi?” dedim.. hemen “olur” dedi..

    atladık arabaya, gittik Eminönü’ne.. doya doya içtik.. vitaminleri depoladık..

    akşam da bir süprizi varmış.. bakalım neymiş..

    bir tatil bir ben..

    Salı 23 Kasım 2010

    baktım, en son bir kahvaltı yazısı yazmışım.. bu seferki de ilk bakışta öyle görülebilir ama aslında değil (!) bu yazı kahvaltı-altı yazısı.. kahvaltıya 1 saat kala.. kahvaltıdan önce.. v.s.

    10 gün olmuş.. kimsenin de beni dürttüğü yok.. hiç mi birşey yok.. hiç mi film izlemiyosun.. hiç mi kitap okumuyosun.. hiç mi fotoğraf çekmiyosun diyen yok..

    bundan sonra böyle.. siz benden hesap sormassanız ben sizden soracağım.. ona göre.. çirkefliğim hiç çekilmez, baştan söyliyeyim..

    şimdi.. gelelim geçen 10 güne..

    biz çalışanlar için “tatil” olarak nitelendirilen Kurban Bayramı vesilesiyle Edremit’e gittik.. ben sevgilim kardeşim sevgilimin annesi.. gezdik biraz.. biraz da tembellik ettik..

    işte günün erken saatinde gözlerini açıp balkona yerleşen benim, kahvaltı öncesi kahvem kurabiyem ve kitabım..

    şimdi kitap burda çok önemli.. aslında sevgilime almıştım ama onun okumasını bekleyemedim.. Clive Barker’ın Muhteşem Gizli Gösteri‘si.. kocaman bir kitap olduğunu görünce çok sevinmiştim.. ama sonra baktım bir serinin ilk kitabıymış.. sevindim bir yandan, bir yandan da canımı sıktı tabii.. “şimdi buna başladık.. devam kitabı ne zaman çıkacak kim bilir” kaygıları aldı gitti.. eh bir de pahallıca tabii.. ama olsun diyorum.. Clive Barker çok güzel anlatıyor.. tuğla ağırlığında bir kitapla geziyorum yani şimdilerde..

    kurabiyeye gelince, o bir muamma.. kendisiyle Ayvalık’ta karşılaştık.. sakızlı – zeytinyağlı kendisi.. olan var olmayan var.. anlatıp da canınızı sıkmayayım..

    neyse.. tatilimin en güzel saatleriydi bu sabahlar.. sevgilimle Ayvalık gezimizi saymassak.. o günün sabahı bir yağmur yağdı ki.. gök delindi sanki.. ben de bir kahve daha içtim.. sonra bir tane daha.. miss gibi yağmur kokusu, kitap, kahve..

    bu üçlüde anlam arayan kimse yok.. ne güzel di mi?