Lunawar
  • ANASAYFA
  • beynimdeki tosbağalar

    Pazar 20 Kasım 2011

    sonunda dün Tijj kızdı, madem yatıyosun bütün gün bol bol da film izliyosun.. bari izlediğin filmleri anlat diye.. eh çocukluktan kalma alışkanlık bükemeyeceğim bir bilek bana hırlamazsa bazen mutfak rafındaki kavanoz gibi yıllarca aynı döngünün içinde kaybolabilirim..

    burda anahtar “bükemeyeceğim bilek”.. ha yarın gelip de madem bu kıza birşey yaptırmak için az çemkirmek lazım diye talihsiz bir hareket yaparsınız, sonra olacaklardan ben mesuliyet kabul etmem.. bakınız.. şekil budur..

    neyse..

    yok film yazmayacağım.. öyle bir merhaba demek için uğradım.. zaten dün izlediğim Blood & Chocolate‘dan sonra sinemaya küsmemem bile mucize gibi bişi.. ben nerden ne okudum da o filmi indirdim bilmiyorum ama o filmi kafama sokanlardan biriyseniz hiç açık etmeyin bence..

    genel durumumdan bahsedecek olursak geçen ay ki FilmEkimi‘den beri bir nevi hayat durdu benim için.. tosbağalar bile benden hızlı hareket ediyorlardır..

    Filmkimi’nin ilk günü annemi arayıp bak ben festivaldeyim, arka arkaya bi ton film izliyorum, arasan da telefonuma ulaşamazsan panik yapma dememin ardından annem “ah kızım o kadar saat nasıl oturacaksın, belin ağrımaz mı senin” demesiyle sıpanın aklına karpuz kabuğunu düşürdüğünden şüphelenmekteyim.. (bu deyim böyle değil mi? yok ya?) ki daha ertesi gün belim ağrımaya başlamıştı.. (zaten annem de “arama” dememin üzerine 2 saat içinde 3 kez aramıştı)

    gel zaman git zaman bu ağrı geçmediği gibi artmaya da başlayınca en sevdiğim şeyi yapıp doktora gittim.. efendime söyliyim belimde düzleşme varmış.. çok oturmaktan..

    bu da benim yıllarca “ne kadar uzun süre kıpırdamadan duracağımı bilsen şaşarsın” iddialarımı trajik bir şekilde doğrulamış oluyor..

    sonuç olarak, bir miktar raporlu yattım.. onun dışında da evde olduğum sürece devamlı yatıyorum.. çok az hareket ediyorum, eğilmiyorum, bişi kaldırmıyorum.. hiç bir iş yapmıyorum kısaca.. ama öyle bir girdap ki bu hareketsizlik, döne döne büyüyor..

    işte bu da benim şuan vardığım nokta..

    bu kadar yatıp bu kadar az kitap okur muydum ben bilmiyorum ama elimi kitaba bile sürmüyorum son günlerde..

    ama bir yandan da ne bileyim.. bünye bunu istiyormuş demeden edemeyeceğim.. sonuçta tüm hastalıkların beyindeki tuhaf şeylerle ilgili olduğuna da eminim.. işte benim beynimi tosbağalar ele geçirdi sorun bu.. ama eh buralardayım işte.. hem ters dönmüş tosbağa yatışımın ürünü lunalinka da fena gitmiyor hani.. biraz da onu izleyin canım..

    he bir de merak ederseniz, annen seni arama dedikten sonra niye yana yakıla aradı diye.. durum şu.. kazık kadar olmama, evlenip barklanmama rağmen annem beni burnumu sıka sıka sevmek konusunda ısrarcı.. aramasının sebebi bana şunu söylemekmiş.. “madem sinemaya gidiyorsun, canın mısır felan çeker.. sana harçlık yolladım..” nasıl? sanat ve sanatçının annemden büyük dostu olamaz:)

    canım mısır çekermiş:)

    Restless

    Cumartesi 29 Ekim 2011

    Gus Van Sant‘ın filmografisine baktığımda bir sürü filmini de izlemiş olduğumu gördüm ama onun “tarz”ını anlamama yetmemiş pek sanıyorum.. Restless‘ı seçerken Filmekimi sayfası dışında hiçbirşey okumamıştım.. hikaye güzel, ekime uygun gelmişti o kadar.. ama filmin başlangıcında cast’ı izlerken müziklerinin Danny Elfman tarafından yapıldığını görünce biraz tuhaf hissettim.. bu filmde bir gotiklik olmalıydı.. derken karşımıza cenaze törenlerine giden, hayali bir kamikaze dostu olan ya da bir kamikaze hayaletiyle dostluk eden bir genç, Enoch, bir de ’50 ler ’60lardaki gibi giyinmeyi seven son nefesine az zaman kalmış olmasına rağmen Darwin’in muhteşem bir bilimadamı olduğunu düşünen bir genç bayan, Annabel, çıktı.. bu iki kişinin bir cenazede başlayan hikayeleri zaman zaman çok güldürse de genelde boğazda bir düğüm kıvamında devam ediyor..

    film hakkında daha fazla bilgi vermek istemiyorum aslında zaten film gayet naif bir film.. ama başrol oyncusu Henry Hooper’la ilgili bu bilgi bence önemli.. Henry Hooper‘ın James Franco’ya benzeyen mimikleri beni meraka sürükledi.. zira her ne kadar sıksık bunu inkar etsem de bir James Franco hayranı sayılırım.. ama Henry Hooper Dennis Hooper‘ın oğlu imiş..

    peki şimdi nereye

    Pazar 16 Ekim 2011

    muhteşem film tatilim sonunda bitti.. bu sene her ne kadar film seçerken “bu sene galiba çok iyi film” yok derken birbirinden güzel dokuz filmle cuma akşamı festival maratonunu sonlandırdım..

    bu sene festivalin galibi bence açık arayla Peki Şimdi Nereye (et maintenant, on va oû) oldu.. gitmeden önce Tijj tarafından bayağı hazırlandım filme ve eh biraz da korktum tabi.. bu kadar heveslenip ya beğenmessem diye.. ama film aynı Tijj’in dediği gibi çıktı.. yönetmenini bilmeseydik de bir kadının elinden çıktığını anlardık ve mutlaka ama mutlaka tekrar ve hep beraber izlememiz şart..

    film Lübnan’da ismi belli olmayan bir köyde geçiyor.. bir arada yaşayan Müslüman ve Hıristiyan halk her ne kadar iç içe gözükseler de sadece dinlerinden ötürü en ufak bir kışkırtmaya açıktırlar.. tabii tüm dünyada olduğu gibi dinler arası çatışmalar hız kesmeden devam etmektedir.. bu zaman zaman küçük patlamalar yaşayan köy halkı bir Müslüman Hıristiyan ayaklanmasından haberdar olmasın ve yine kan gözyaşı dökülmesin diye köyün kadınları el ele vererek bu çatışmalardan köyün erkeklerini uzak tutmaya çalışırlar..

    sonuçta çocuklarını kurban veren, kocalarını elleriyle gömen yine onlardır..

    filmin birçok sahnesinde boğazınıza düğümlenen yumruya engel olamayacağınız gibi defalarca kez de kahkahalara gömülmenize de engele olamıyorsunuz.. izlerken bir çok kez içim yanarak  “ahhh” dememe rağmen bir yandan da kadın elinden çıktığı her satırda belli olan senaryonun repliklerine defalarca kez sanki kendi ailemin içinde yaşanıyormuşçasına güldüm..

    şimdi ilk fırsatta yönetmen ve aynı zamanda başrol oyuncusu Nadine Labaki’nin bir önceki filmi Caramel’i de edinip izlemek istiyorum.. en az bu filmi kadar etkileyici olduğuna eminim..

    filmin fragmanına bu linkten göz atabilirsiniz..

    işte bu da Nadine Labaki‘nin diğer filmi Caramel (Sukkar Banat)..

    Ada

    Pazar 9 Ekim 2011

    FilmEkimi başladı..

    ben yine bir miktar film için biletlerimi ve işyerimden iznimi aldım..

    bu mevsimde filmler arasında kaybolmayı seviyorum..

    ben film seçerken sevgilim bir filme de beraber gidelim dedi ve Ada‘yı seçti..

    Bulgaristan yapımı olması (ve İsveç) ve Laetitia Casta‘nın da başrolde olması beni hemen cezbetti.. bu arada Laetitia’nın iyiden iyiye rol yaptığını da gördük.. bence oldukça başarılıydı..

    yaklaşık 2 saat süren filmde sevgilimin deyişiyle “beklenen” herşey oldu.. ve sonasında da “beklenmeyen” herşey..
    bu yüzden hem seyirci hem de yönetmen (Kamen Kalev) mutlu olmuştur diye düşünüyoruz biz..

    tabii bunların yanında Thure Lindhardt adıyla da tanışmış olduk.. aslında birçok bildik filmde küçük rolleri olmuş.. (mesela Into the Wild) umarım bu film yüzüne güler..

    son olarak şaka  bir yana filmin tutarsızlığı birçoklarını rahatsız edecek boyutta ama absürdizmi benimseyenler için ise bulnmayacak güzellikte.. denemekte fayda var bence..

    filmin konusuna göz atmak isterseniz FilmEkimi sayfası burada..

    Jack’in Kayık Gezintisi

    Perşembe 21 Ekim 2010

    bugün aşkla ilgili birşeylerden bahsetmek istedi  canım.. aşkın iyileştiriciliği ile ilgili..

    sevgilimin aşkı beni hep daha iyi bir insan olmaya  itmiştir.. şimdi ona her sarıldığımda beynimin seratonin salgıladığını  biliyorum.. annemin aşkı hep gözlerimi yaşartır.. onunla ilgili özlediğim birşey  anlattığımda hep gözlerim yaşarır.. o da seratonin salgılatıyor.. kardeşimin  aşkı ise beni biraz hırçın yapıyor.. hatalar yapmasını, çıkmazlara düşmesini  istemiyorum hiç.. kötü şeyler ona değmesin.. bu yüzden ben biraz ona değiyorum  galiba.. o da bana seratonin salgılatıyor..

    geç oldu ama FilkEkimi’nde gittiğim film Jack’in Kayık Gezintisi tam da bu anlattıklarımla ilgili bir film sanıyorum.. Philip Seymour Hoffman ve  Harvey Keitel arasındaki maymun iştahlılığım sürüyor.. bu filmden sonra Philip  Seymour Hoffman biraz önde gibi.. yaptığı her filmi sevip  şaşkınlıkla izliyorum büründüğü rolleri.. sanki rollere bürünmüyor da içinde  birsürü insanla geziyor.. bu kadar baskın bir tipin bu kadar rahat karakter  değiştirmesi her seferinde beni hayrete düşürüyor.. (tamam Harvey’de “büyük  kurtarıcı”.. her seferinde karizması beni şaşkına çeviriyor ama.. hay allah  bilemedim..) bu film aynı zamanda Philip Seymour Hoffman’ın ilk yönetmenlik  denemesi..

    filmde iki yakın arkadaş limuzin şöföründen Clyde (John Ortiz) ve eşi Lucy (Daphne Rubin-Vega) diğer limuzin şöförü oldukça  asosyal bir portre çizen Jack’in (PSH) yine benzer durumdaki Lucy’nin iş  arkadaşı Connie (Amy Ryan) ile  tanıştırarak belki aralarında güzel birşeyler olmasını planlamaktadırlar.. Clyde  ve Lucy’nin işleri, mutlu bir evlilikleri, hoş bir diyalogları vardır.. ilk  randevunun trajedisi ardından Jack Lucy’ye onu kayık gezintisine çıkaracağı sözü  verir ama sorun şu ki ne yazık ki yüzme bilmemektedir.. işte böylece Jack  verdiği sözlerin ardında durmaya çalışır ve aşkın iyileştirici gücüyle yüzme  derslerine başlamışken Clyde ve Lucy’nin hayatının arka planı da gözler önüne  serilir..

    kimi yerde gözlerim ışıl ışıl, kırpıştırsam iki  damla süzülecekmiş gibi izlerken kimi yerde de kahkahama mukayyet  olamadım..

    velhasıl kelam, Jack’in Kayık Gezintisi çok hoş bir  filmdi.. en kısa zamanda sevgilim ve kardeşimle de izlemek istiyorum.. hatta  annem de olsa süper olur.. burdan yetkililere duyrulur..

    bu arada burdan da fragmanı izleyebilirsiniz..