Lunawar
  • ANASAYFA
  • Jack’in Kayık Gezintisi

    Perşembe 21 Ekim 2010

    bugün aşkla ilgili birşeylerden bahsetmek istedi  canım.. aşkın iyileştiriciliği ile ilgili..

    sevgilimin aşkı beni hep daha iyi bir insan olmaya  itmiştir.. şimdi ona her sarıldığımda beynimin seratonin salgıladığını  biliyorum.. annemin aşkı hep gözlerimi yaşartır.. onunla ilgili özlediğim birşey  anlattığımda hep gözlerim yaşarır.. o da seratonin salgılatıyor.. kardeşimin  aşkı ise beni biraz hırçın yapıyor.. hatalar yapmasını, çıkmazlara düşmesini  istemiyorum hiç.. kötü şeyler ona değmesin.. bu yüzden ben biraz ona değiyorum  galiba.. o da bana seratonin salgılatıyor..

    geç oldu ama FilkEkimi’nde gittiğim film Jack’in Kayık Gezintisi tam da bu anlattıklarımla ilgili bir film sanıyorum.. Philip Seymour Hoffman ve  Harvey Keitel arasındaki maymun iştahlılığım sürüyor.. bu filmden sonra Philip  Seymour Hoffman biraz önde gibi.. yaptığı her filmi sevip  şaşkınlıkla izliyorum büründüğü rolleri.. sanki rollere bürünmüyor da içinde  birsürü insanla geziyor.. bu kadar baskın bir tipin bu kadar rahat karakter  değiştirmesi her seferinde beni hayrete düşürüyor.. (tamam Harvey’de “büyük  kurtarıcı”.. her seferinde karizması beni şaşkına çeviriyor ama.. hay allah  bilemedim..) bu film aynı zamanda Philip Seymour Hoffman’ın ilk yönetmenlik  denemesi..

    filmde iki yakın arkadaş limuzin şöföründen Clyde (John Ortiz) ve eşi Lucy (Daphne Rubin-Vega) diğer limuzin şöförü oldukça  asosyal bir portre çizen Jack’in (PSH) yine benzer durumdaki Lucy’nin iş  arkadaşı Connie (Amy Ryan) ile  tanıştırarak belki aralarında güzel birşeyler olmasını planlamaktadırlar.. Clyde  ve Lucy’nin işleri, mutlu bir evlilikleri, hoş bir diyalogları vardır.. ilk  randevunun trajedisi ardından Jack Lucy’ye onu kayık gezintisine çıkaracağı sözü  verir ama sorun şu ki ne yazık ki yüzme bilmemektedir.. işte böylece Jack  verdiği sözlerin ardında durmaya çalışır ve aşkın iyileştirici gücüyle yüzme  derslerine başlamışken Clyde ve Lucy’nin hayatının arka planı da gözler önüne  serilir..

    kimi yerde gözlerim ışıl ışıl, kırpıştırsam iki  damla süzülecekmiş gibi izlerken kimi yerde de kahkahama mukayyet  olamadım..

    velhasıl kelam, Jack’in Kayık Gezintisi çok hoş bir  filmdi.. en kısa zamanda sevgilim ve kardeşimle de izlemek istiyorum.. hatta  annem de olsa süper olur.. burdan yetkililere duyrulur..

    bu arada burdan da fragmanı izleyebilirsiniz..

    an education – iyiler siyah giyer

    Cuma 1 Ekim 2010

    uzun zamandır izlemek istediğim bir filmdi an Education.. yazla beraber ara verdiğim film günlerine bomba bir başlangıç yapmış oldum.. aslında “bomba” kelimesi bu filmin naifliğine yakışmadı sanırım ama içimde sessiz bir bomba patladı izlerken..

    filmimizin kahramanı diyor ki.. “eğer üniversiteye kapağı atarsam, ne istersem onu okuyacağım ve sadece siyah giyeceğim..” bir zamanlar ben de “iyiler siyah giyer” demişim.. ne güzel.. hem de sonbahar ve siyah giyme isteğim yeni gelmişken..

    filmin kahramanı Jenny’de tam bir Audrey Hepburn havası vardı.. zaten 60ların Londra’sı ve Paris’i ister istemez aklıma Audrey ve Breakfast at Tiffany’s'i getirdi.. hatta Carey Mulligan beni o kadar etkiledi ki Natalie Portman’a bile benzettim.. o kadar yani..

    filmin kabaca konusu eski Türk filmlerini anımsatsa da duygusal anlamda beni çok etkiledi.. bir genç kız.. kıza göre yaşlıca bir erkek.. kızlarının hayatına müdahale konusunda baskıcı bir baba.. kadınların hayattaki yerine “klasik” erkek gözüyle bir bakış.. ve kadın gözüyle sonsuz bir romantizim..

    ben filmler ve kitaplar hakkında yazarken çok sıkıntı çekiyorum.. yanlış yönlendirmemek için, filmin canalıcı bir noktasını ağzımdan kaçırmamak için ve bende uyandırdığı duyguları kısıtlı kelime hazinemle dışa vurabilmek için..

    herkes bir kere aşık olmuştur sonuçta.. hani kalbin göğüs kafesine sığmadığı zamanlar  vardır ya.. işte bu film bana öyle tatlı hissettirirken bir o kadar heran ağlamaya hazır melankolik bir his verdi.. bu da nefis hikayenin, Carey Mulligan’ın ve Peter Sarsgaard‘ın (tek kelimeyle muhteşem.. hatta o kadar ki.. yolda karşılaşsanız, size ne dese inanırsınız..) oyunculuğunun marifeti.. hatta öyle ki birçok kez film izlediğimi unutup fazlaca keyiflenip fazlaca hüzünlendiğim oldu..

    tabii şimdi filmin bence en canalıcı cümlesini de yukarıda kullandığım için yazıyı toparlayıp bitiremiyorum.. canalıcı cümle yoksa ben de tavsiyeyle bitireyim bari.. kızlar, tam kırmızı şarap filmi.. hatta kız kıza kırmızı şarap filmi.. ardından gelecek muhabbete doyum olmayacaktır.. gözyaşları sel olup akacaktır.. tatlı acı bütün güzel hikayeler su yüzüne çıkacaktır.. ona göre..

    away we go

    Perşembe 6 Mayıs 2010

    uzun zamandır izlediklerimden bahsedemiyorum.. hala biriken dizileri eritmekle meşgulüm.. ama sevgilim Away We Go‘yu getirince ona bir ayrıcalık gösterdim.. iyi ki de izleyivermişiz..

    benim gibi bir gözü yolda olan biri için biraz tehlikeli bir film ama yine de büyük keyifle izledim..

    filmimizin kahramanlar Burt (John Krasinski) ve Verona (Maya Rudolph).. Verona altı haftalık hamiledir ve yaşadıkları hayatın doğacak bebekleri için konforsuz olduğunu düşünmektedirler.. bu fikirle kendilerine yakın hissettikleri tüm akraba ve arkadaşları ziyaret etmeye başlarlar.. bir aile olarak yaşayabilecekleri, kök salıp yıllarını geçirebilecekleri bir yuvadır aradıkları..

    Amerika’yı bir ucundan diğerine geçerek değişik akraba-arkadaşların birbirinden garip hayatlarına tanık olurlar..

    filmin sonunda geldikleri noktayı görmek beni çok keyiflendirdi.. tek gözümde bir damla yaşla gönül adamı gibi kalakaldım.. hem, şu yukarıdaki sahne de ne kadar tanıdık geldi bana yahu..

    3 vakte kadar 2 yol..

    Pazar 25 Nisan 2010

    uzun zamandır film izlemeyi bu kadar özlememiştim.. sıkıntılarımdan birini attım.. en azından akşamları film izlemeye hazırım artık.. tabii bir de biriken dizileri.. iki üç bölüm birden Lost, Flashforward, V izliyoruz.. ama evde mısır bitmiş.. mısır almak lazım dışarı çıkınca..

    sahi True Blood ne zaman başlıyordu?

    işyerinde bir takvimim var.. unutmamam gereken şeyleri işaretlediğim.. takvim takvimlikten çıktı.. şöyle bir ileriye baktığımda yaklaşık iki ay boyunca boş haftasonu yok gibi..

    falımda iki yol çıktı.. bir hafta arayla.. bakalım, bir terslik çıkmazsa bir Fethiye bir Edremit gözüküyor..

    Fethiye’de beni çeken bir şey var.. nerde doğduğumu bilmesem “toprağım” diyeceğim.. şimdiden heyecan bastı.. o beni hasta eden uzun yoluna bile razıyım.. tabii ayrı güzel yanı da, yanımda Momo’nun olacak olması..

    yandaki resim Deep‘ten tabii yine.. orayı ne kadar sevdiğimi bilmeyen kalmadı heralde.. özgürlüğümün ilk gününde Tijj’le kendimizi hemen Deep’e attık..

    Deep’ten birileri benim blogumu okuyor mu acaba? okuyorsanız söyliyim o krepleri çok özledim.. hem neden çıkardınız ki o krepleri menüden..

    bir de kızartma haznesi yıkamak için yerinden çıkmayan, kullanma kılavuzunda kızartma haznesinin içini deterjanlı ıslak süngerle temizlenmesi gerektiğini yazan bir fritözümüz varmış meğer.. acaba fritözü yapan firma yetkililerinden biri bu ıslak ve deterjanlı süngerle temizlik işini denemişler midir?

    hayır, kim yıkanmayan bir aracı mutfağında kullanmak ister.. (kısmen yıkanan blender setim içinde geçerli bu)

    neyse.. keşke üç senedir durduğu yerde kalsaymış fritöz.. şimdi onu bu haliyle kabul eden biri çıkana kadar orada duracak..

    dağanık bir yazı oldu di mi? olsun.. hiç yoktan iyidir..

    yeni maceralarda görüşmek üzere..

    coraline

    Pazar 17 Ocak 2010

    aslına Coralie’i izleyeli çok oldu.. ama karanlık dünyası beni çok etkilemiş olacak ki, geç de olsa hala yazmak istiyorum..

    Coraline küçük ailesiyle beraber yeni bir eve taşınır.. anne ve babsının her zaman meşgul olması ve tüm çevrenin yabancı ve oldukça ıssız olması Coraline’i kendince eğlenceler aramaya sürükler.. Coraline çevrede gezintiler yaparken bu gezintiler sırasında garip bir çocuk olan Wybie ve diğer komşularıyla tanışır.. Wybie’nin kendi evinde bulup Coraline’e hediye ettiği aynı Coraline’e benzeyen bebek sayesinde asıl hikayemiz başlar.. Coraline artık farklı bir boyuttadır ve ailesini tutsak edenlerin elinden kurtarması gerekmektedir..

    aslında bu hikayenin yaratıcısı Neil Gaiman‘ın bir diğer hikayesi olan MirrorMask’ı da izleyen biri için iki filmde de bazı temel benzerlikler var.. “diğer” dünya ve ordan kurtulmaya çalışanlar gibi.. MirrorMask nasıl bir çok büyük için fazla masalsı olabilecekse, Coraline de birçok çocuk için gereğinden fazla ürkütücü olabilir..

    izlemekten keyif aldığım sadece konusu değildi bu arada.. stopmotion-animasyon karışımı görüntüleri de oldukça etkileyiciydi.. (bu konulardan hiç de iyi anlamam aslında.. yanlış bir tahminde bulunduysam affola..)

    son olarak, filmi izilemeyecek olsanız bile çok başarılı bir davet olan filmin sitesine birgöz atmanızı öneririm.. film hakkında görsel anlamda da çok güzel bir referans olmuş..

    in search of a midnight kiss

    Cuma 18 Aralık 2009

    uzun zamandır izlemediğim kadar keyiflendiren bir bağımsız film izledim..

    film iki ana karakter üzerinde diğerleriyle bağını koparmadan aynı gerçek hayattaki gibi (hani üniversitede çok yakın bir arkadaşımız, başka şehirde iş yerindeki arkadaşımızın kardeşi falan çıkar ya işte onun gibi) ilerleyip gidiyor bir gün içinde..

    yeniyıla  yüklenen anlamların ağırlığıyla uyanıyor kahramanımız büyük şehirde yeniyıl arifesinde.. ev arkadaşının baskısıyla bir siteye ilan verip kendine bir kız arkadaş aramaya başlıyor.. ilanı verdiği gibi bir yanıt alıyor ve Vivian (Sara Simmonds) ile buluşmaya gidiyor..

    Vivian ilk görünüşte acımasız ve dengesiz bir imaj çizse de Wilson (Scoot McNairy) o kadar umutsuz ki, şansını zorlamaya karar veriyor ve ardından yılın ilk gününün sabahına uzanan dakika dakika ilerleyen bir hikaye başlıyor.. üstelik Vivian saat 12′yi vurduğunda doğru erkeği (!) bulma konusunda o kadar kararlı ki herşey olduğunun iki katı zorlaşıyor..

    filmde umutsuzluk, büyük şehrin yalnızlaştırıcılığı almış yürümüş..  kahramanımız belki de sevme (sevilme) ihtimali hissettiği için daha önce (belki) sevdiği biri için göstermediği (gösteremeyeceği) özveriyi gösteriyor..

    çok klişe olacak ama herkesin kendinden birşeyler bulabileceği bir film.. ya da kendini kahramanların yerine koyarken yabancılık hissetmeyeceği..

    ayrıca final sehnesindeki Wind of Change de ayrı güzel olmuş.. (video dediğim gibi son sahne.. spoiler yani dikkat..)

    the boat that rocked

    Pazartesi 19 Ekim 2009

    bugün ilk iş filmin müziklerini indirmek oldu.. 2009 yapımı filmi gördüğüm gibi edindim ve ilk fırsatta izledik.. bugün de müziklerini dinlemeye başladım..

    film annesi tarafından hayat hakkında tecrübe edinebilmesi için, okulundan kovulmuş Genç Carl’ın (Tom Sturridge) manevi babası Quentin’in (Bill Nighty) yanına gönderilmesiyle başlar.. Quentin ise korsan yayın yapan Radio Rock’ın sahibidir.. (Bill Nighty’yi daha önce Still Crazy‘de yine müzik peşinde görmüştük..) İngiliz hükümetinin rock ve pop müzikten hoşlanmadığı dönemlerde, yerel kanallarda çalınmasına müsade edilmeyen rock ve pop denizden yayın yapan birçok korsan radyo istasyonu tarafından çalınmaktadır ve halkın büyük çoğunluğu bu radyoları dinlemektedir.. Genç Carl’ın gemide bulunduğu süre içerisinde birbirinden ilginç olay gelişir.. hayattı hakkında büyük bir gerçeği öğrenir.. hükümetin baskıları artar.. uyuşturucu turnesinden dönen Gavin Cavanagh (Rhys Ifans) DJ ekibine katılır.. Amerikalı DJ The Count’la (Philip Seymour Hoffman) sorunlar yaşar.. ve daha bir sürü birbirinden eğlenceli ayrıntı..

    müzik dinlemekten hoşlanıyorsanız kaçırmamanız gereken bir film olduğunu düşünüyorum.. hem fonda çalınanlar gerçekten muhteşem, hem de müziğe olan aşkı çok tatlı bir dille anlatmışlar.. (Bob’un plaklarını kaybetmemek için, The Count’un müziği susturmamak için göze aldıklarını bir görseniz..)

    filmin müziklerinden biri de Skeeter Davis’den “The End Of The World” idi.. bu şarkıyı yıllar önce ilk Girl, Interrupted‘da dinlediğimde çok etkilenmiştim.. The Boat That Rocked’da yeniden hatırladım ve sevdim..

    bir de Philip Seymour Hoffman.. benim için Harvey Keitel‘in yerine oynuyor sanırım.. bakalım..

    click ve bedtime stories

    Pazartesi 28 Eylül 2009

    Adam Sandler’ı çok severim..

    Geçtiğimiz günlerde iki tane filmini daha izledim.. her ne kadar Reigh Over Me ve Punch-Drunk Love‘ın yakınından bile geçemeseler de, son dönem, Hollywood’da ne kadar kanka varsa toplayıp yaptığı eğlenceli filmleri izlemekten zevk alıyorum..

    Click biraz daha eski bir film.. (2006) herşey çok komik ve eğlenceli başlamasına rağmen, bir süre sonra herşey kötüye gidiyor ve film komediden drama doğru sert bir geçiş yapıyor.. Reigh Over Me gibi bir filmden sonra filmin daha ne kadar acıklı hale geleceğini tahmin etmek gerçekten çok zor bir hal alıyor.. ama bunu söylemekte sanırım bir sakınca yok, klasik bir geri dönüşle film ilk kıvamına ulaşıyor..

    işine çok bağlı Michael çoğu zaman ailesi ve işi arasında kalıyor ve terfi edip ailesine iyi bir yaşam sunmak istediği için de her seferinde işini seçiyor.. birgün tüm sorunlarına çare olacak adam Morty (Christopher Walken) ile karşılaşıyor ve Morty ona herşeye kumanda edebilen bir uzaktan kumanda veriyor..  burdan itibaren doyumsuz insan bünyesi devreye giriyor..

    filmin kadrosu çok keyifli.. bir kere esrarengiz adam Christopher Walken yardımcı rolde.. Kate Beckinsale ise Adam Sandler’in güzel karısı rolünde.. David Hasselhoff bir diğer süpriz.. bu arada kaçıranlar için söylüyorum (!)Prince Habeeboo rolünde (hani şu kulağının arkasını kaşıtan prens) Rob Schneider var..

    Diğer film ise biraz daha yeni.. Bedtime Stories.. eskiden çocuklarına masal anlatmayı çok seven bir babanın ağzından öldükten sonra, çocuklarının hayatını ve işletmekten büyük zevk aldığı otelinin hikayesini dinliyoruz.. Skeeter (Adam Sandler) babasının otelinde elektrikçi, herşeyi tamir eden adam olarak çalışmaktadır.. Wendy (Courteney Cox) ise onun yeşil(!) kardeşi.. bir iş görüşmesi için şehir dışına çıkması gerekir ve çocuklarını dayıları Skeeter ve arkadaşı Jill’e (Keri Russell) emanet eder.. Adam Sandler, akşamları yeğenlerine masal anlatmaya başlar ve bu masalların ertesi gün gerçekleşmeye başladığını fakeder.. ama küçük bir sorun vardır, masalların sadece yeğenleri tarafından uydurulan kısımları gerçek oluyordur..

    bu filmde de gene şık bir kadro var.. bir kere hiç komedide izlemediğim Guy Pearce baş kötü adam rolünde.. yine ufacık bir rolde Rob Schneider‘ı görüyoruz.. bir de süpriz, ilk kez Forgetting Sarah Marshall‘da izlediğim Russel Barand bu filmde Mickey rolünde ve çok eğlenceli..

    şimdi merakla beklediğim diğer film Funny People.. lütfen biri çevirsin artık..

    XXY

    Çarşamba 8 Temmuz 2009

    XXY bir süre önce izlediğim bir film.. ama etkisi hala devam ediyor..

    çiftcinsiyetli Alex‘in etrafında gelişen olayların kısa ancak hayatlarında kargatulumba bir dönüş yaratan bir bölümünü izliyoruz..

    konu kısaca; Alex çift cinsiyetli 15 yaşında bir çocuk.. ailesi Uruguay’da küçük bir balıkçı kasabasında yaşamayı seçmiş,  Alex’i dış etkenlerden koruyabilmek için.. yurtdışından gelen misafir bir aile, 15 yaşın Alex için bir dönüm noktası olmasını tetikliyor.. çünkü bu zamana kadar bir kız çocuk gibi yetiştirilmiş hatta sakallarının çıkmaması ve birçok erkeksi özelliğin önüne geçilebilmesi için devamlı ilaç kullanmak zorunda kalmış.. fakat gelen ailenin babası bir estetik cerrah ve aslında orda bulunma sebebi de Alex’in durumu hakkında fikir vermek hatta ameliyatı yapmak.. bu ziyaterle beraber Alex’in kafa karışıklığı, kendini anlamaya çalışması, karar verme süreci ve bu süreçte etkili olan birçok olayı bazen gözlerim dolarak izledim.. insanların kendine benzemeyene karşı ne kadar acımasız olabikleceklerini, aslında ödlek ve tutunamamış bir çok insanın azınlık karşısında nasıl güç gösterisi yapıp kendini tatmine gidebildiğini çok yalın bir dille anlatmış film.. öyle ki, bazı sahnelerde çocuk oyuncuların rol yaptığına inanmak imkansızlaşıyor.. yönetmen Lucía Puenzo’nun konuya belgeselvari yaklaşımı kadar, kör göze parmak sokarcasına anlattığı durumlar da var.. ancak bu durumlar da filmin yoğun duygusu içinde kaybolup gidiyor..

    filmin trailerını burdan izleyebilirsiniz.. Inés Efron’un muthiş oyunculuğu için bile izlenmeye değer olduğunu düşünüyorum..

    söylemeden edemeyeceğim; Alex’in walkman dinleyen insanlarla ilgili tespitini anlatışı çok çok tatlıydı..

    scamper

    Pazartesi 15 Haziran 2009

    daha önce Igor‘dan bahsedeceğimden bahsetmiştim.. biliyorum.. ama zaten çok da etkilendiğim söylenemez.. tabii üzerinden zaman da geçince.. silik bir anı oldu benim için.. ama etkisi daha yeni izlemişim gibi olan bir karakter vardı.. şu en soldaki.. Scamper (nam-ı diğer Steve Buscemi) .. Igor tarafından deneylerde kullanılmış ve ölümsüz yapılmış bir depresif tavşan kendisi.. şimdi bunca zaman sonra nerden geldi aklıma tüm film nerdeyse silinmişken aklımdan.. bir düşüneyim.. bu tavşancık mutsuz ve sıradan hayatına son verme yürekliliğini gösterebiliyor.. (şurdan bir miktar izleyebilirsiniz..) çünkü zaten yapabileceği pek de birşey yok.. bulutların gölgesine mahkum edilmiş “kötü bilim adamları”yla ünlü bir şehirde, kötü bilim adamı özentisi Frankenstein’ın çırağından bozma bir Igor ve kendi ismini bile doğru düzgün yazamayan bir Brian (gerçek adı tabi ki de Brain) ile yaşamaya mahkum.. o da kendince tek çıkar yol olan her şekilde ölümü deniyor.. bıkmadan usanmadan yaptığı tek şey bu..

    ben ise burda hep hayal kuruyorum.. işte tüm mesele burdan çıktı.. klavyeyle birilerinin suratını dağatmayı.. makası birilerinin karnına saplamayı.. sonra da gidip Fethiye’de domates yetiştrirmeyi hayal ediyorum.. bu kadar vahşetin üzerine huzurlu bir hayat kurulur mu derseniz.. kurulurmuş gibi geliyor nedense.. sanki olur muş gibi.. birşey söylemeden çekip gitme olgunluğuna erişemedim belki.. bilemedim şimdi..

    domatesler de çiçek açtı bu arada.. tembelliği bırakıp resimlerini çekicem.. biberlerin de..