Lunawar
  • ANASAYFA
  • beynimdeki tosbağalar

    Pazar 20 Kasım 2011

    sonunda dün Tijj kızdı, madem yatıyosun bütün gün bol bol da film izliyosun.. bari izlediğin filmleri anlat diye.. eh çocukluktan kalma alışkanlık bükemeyeceğim bir bilek bana hırlamazsa bazen mutfak rafındaki kavanoz gibi yıllarca aynı döngünün içinde kaybolabilirim..

    burda anahtar “bükemeyeceğim bilek”.. ha yarın gelip de madem bu kıza birşey yaptırmak için az çemkirmek lazım diye talihsiz bir hareket yaparsınız, sonra olacaklardan ben mesuliyet kabul etmem.. bakınız.. şekil budur..

    neyse..

    yok film yazmayacağım.. öyle bir merhaba demek için uğradım.. zaten dün izlediğim Blood & Chocolate‘dan sonra sinemaya küsmemem bile mucize gibi bişi.. ben nerden ne okudum da o filmi indirdim bilmiyorum ama o filmi kafama sokanlardan biriyseniz hiç açık etmeyin bence..

    genel durumumdan bahsedecek olursak geçen ay ki FilmEkimi‘den beri bir nevi hayat durdu benim için.. tosbağalar bile benden hızlı hareket ediyorlardır..

    Filmkimi’nin ilk günü annemi arayıp bak ben festivaldeyim, arka arkaya bi ton film izliyorum, arasan da telefonuma ulaşamazsan panik yapma dememin ardından annem “ah kızım o kadar saat nasıl oturacaksın, belin ağrımaz mı senin” demesiyle sıpanın aklına karpuz kabuğunu düşürdüğünden şüphelenmekteyim.. (bu deyim böyle değil mi? yok ya?) ki daha ertesi gün belim ağrımaya başlamıştı.. (zaten annem de “arama” dememin üzerine 2 saat içinde 3 kez aramıştı)

    gel zaman git zaman bu ağrı geçmediği gibi artmaya da başlayınca en sevdiğim şeyi yapıp doktora gittim.. efendime söyliyim belimde düzleşme varmış.. çok oturmaktan..

    bu da benim yıllarca “ne kadar uzun süre kıpırdamadan duracağımı bilsen şaşarsın” iddialarımı trajik bir şekilde doğrulamış oluyor..

    sonuç olarak, bir miktar raporlu yattım.. onun dışında da evde olduğum sürece devamlı yatıyorum.. çok az hareket ediyorum, eğilmiyorum, bişi kaldırmıyorum.. hiç bir iş yapmıyorum kısaca.. ama öyle bir girdap ki bu hareketsizlik, döne döne büyüyor..

    işte bu da benim şuan vardığım nokta..

    bu kadar yatıp bu kadar az kitap okur muydum ben bilmiyorum ama elimi kitaba bile sürmüyorum son günlerde..

    ama bir yandan da ne bileyim.. bünye bunu istiyormuş demeden edemeyeceğim.. sonuçta tüm hastalıkların beyindeki tuhaf şeylerle ilgili olduğuna da eminim.. işte benim beynimi tosbağalar ele geçirdi sorun bu.. ama eh buralardayım işte.. hem ters dönmüş tosbağa yatışımın ürünü lunalinka da fena gitmiyor hani.. biraz da onu izleyin canım..

    he bir de merak ederseniz, annen seni arama dedikten sonra niye yana yakıla aradı diye.. durum şu.. kazık kadar olmama, evlenip barklanmama rağmen annem beni burnumu sıka sıka sevmek konusunda ısrarcı.. aramasının sebebi bana şunu söylemekmiş.. “madem sinemaya gidiyorsun, canın mısır felan çeker.. sana harçlık yolladım..” nasıl? sanat ve sanatçının annemden büyük dostu olamaz:)

    canım mısır çekermiş:)

    Restless

    Cumartesi 29 Ekim 2011

    Gus Van Sant‘ın filmografisine baktığımda bir sürü filmini de izlemiş olduğumu gördüm ama onun “tarz”ını anlamama yetmemiş pek sanıyorum.. Restless‘ı seçerken Filmekimi sayfası dışında hiçbirşey okumamıştım.. hikaye güzel, ekime uygun gelmişti o kadar.. ama filmin başlangıcında cast’ı izlerken müziklerinin Danny Elfman tarafından yapıldığını görünce biraz tuhaf hissettim.. bu filmde bir gotiklik olmalıydı.. derken karşımıza cenaze törenlerine giden, hayali bir kamikaze dostu olan ya da bir kamikaze hayaletiyle dostluk eden bir genç, Enoch, bir de ’50 ler ’60lardaki gibi giyinmeyi seven son nefesine az zaman kalmış olmasına rağmen Darwin’in muhteşem bir bilimadamı olduğunu düşünen bir genç bayan, Annabel, çıktı.. bu iki kişinin bir cenazede başlayan hikayeleri zaman zaman çok güldürse de genelde boğazda bir düğüm kıvamında devam ediyor..

    film hakkında daha fazla bilgi vermek istemiyorum aslında zaten film gayet naif bir film.. ama başrol oyncusu Henry Hooper’la ilgili bu bilgi bence önemli.. Henry Hooper‘ın James Franco’ya benzeyen mimikleri beni meraka sürükledi.. zira her ne kadar sıksık bunu inkar etsem de bir James Franco hayranı sayılırım.. ama Henry Hooper Dennis Hooper‘ın oğlu imiş..

    peki şimdi nereye

    Pazar 16 Ekim 2011

    muhteşem film tatilim sonunda bitti.. bu sene her ne kadar film seçerken “bu sene galiba çok iyi film” yok derken birbirinden güzel dokuz filmle cuma akşamı festival maratonunu sonlandırdım..

    bu sene festivalin galibi bence açık arayla Peki Şimdi Nereye (et maintenant, on va oû) oldu.. gitmeden önce Tijj tarafından bayağı hazırlandım filme ve eh biraz da korktum tabi.. bu kadar heveslenip ya beğenmessem diye.. ama film aynı Tijj’in dediği gibi çıktı.. yönetmenini bilmeseydik de bir kadının elinden çıktığını anlardık ve mutlaka ama mutlaka tekrar ve hep beraber izlememiz şart..

    film Lübnan’da ismi belli olmayan bir köyde geçiyor.. bir arada yaşayan Müslüman ve Hıristiyan halk her ne kadar iç içe gözükseler de sadece dinlerinden ötürü en ufak bir kışkırtmaya açıktırlar.. tabii tüm dünyada olduğu gibi dinler arası çatışmalar hız kesmeden devam etmektedir.. bu zaman zaman küçük patlamalar yaşayan köy halkı bir Müslüman Hıristiyan ayaklanmasından haberdar olmasın ve yine kan gözyaşı dökülmesin diye köyün kadınları el ele vererek bu çatışmalardan köyün erkeklerini uzak tutmaya çalışırlar..

    sonuçta çocuklarını kurban veren, kocalarını elleriyle gömen yine onlardır..

    filmin birçok sahnesinde boğazınıza düğümlenen yumruya engel olamayacağınız gibi defalarca kez de kahkahalara gömülmenize de engele olamıyorsunuz.. izlerken bir çok kez içim yanarak  “ahhh” dememe rağmen bir yandan da kadın elinden çıktığı her satırda belli olan senaryonun repliklerine defalarca kez sanki kendi ailemin içinde yaşanıyormuşçasına güldüm..

    şimdi ilk fırsatta yönetmen ve aynı zamanda başrol oyuncusu Nadine Labaki’nin bir önceki filmi Caramel’i de edinip izlemek istiyorum.. en az bu filmi kadar etkileyici olduğuna eminim..

    filmin fragmanına bu linkten göz atabilirsiniz..

    işte bu da Nadine Labaki‘nin diğer filmi Caramel (Sukkar Banat)..

    Ada

    Pazar 9 Ekim 2011

    FilmEkimi başladı..

    ben yine bir miktar film için biletlerimi ve işyerimden iznimi aldım..

    bu mevsimde filmler arasında kaybolmayı seviyorum..

    ben film seçerken sevgilim bir filme de beraber gidelim dedi ve Ada‘yı seçti..

    Bulgaristan yapımı olması (ve İsveç) ve Laetitia Casta‘nın da başrolde olması beni hemen cezbetti.. bu arada Laetitia’nın iyiden iyiye rol yaptığını da gördük.. bence oldukça başarılıydı..

    yaklaşık 2 saat süren filmde sevgilimin deyişiyle “beklenen” herşey oldu.. ve sonasında da “beklenmeyen” herşey..
    bu yüzden hem seyirci hem de yönetmen (Kamen Kalev) mutlu olmuştur diye düşünüyoruz biz..

    tabii bunların yanında Thure Lindhardt adıyla da tanışmış olduk.. aslında birçok bildik filmde küçük rolleri olmuş.. (mesela Into the Wild) umarım bu film yüzüne güler..

    son olarak şaka  bir yana filmin tutarsızlığı birçoklarını rahatsız edecek boyutta ama absürdizmi benimseyenler için ise bulnmayacak güzellikte.. denemekte fayda var bence..

    filmin konusuna göz atmak isterseniz FilmEkimi sayfası burada..

    Jack’in Kayık Gezintisi

    Perşembe 21 Ekim 2010

    bugün aşkla ilgili birşeylerden bahsetmek istedi  canım.. aşkın iyileştiriciliği ile ilgili..

    sevgilimin aşkı beni hep daha iyi bir insan olmaya  itmiştir.. şimdi ona her sarıldığımda beynimin seratonin salgıladığını  biliyorum.. annemin aşkı hep gözlerimi yaşartır.. onunla ilgili özlediğim birşey  anlattığımda hep gözlerim yaşarır.. o da seratonin salgılatıyor.. kardeşimin  aşkı ise beni biraz hırçın yapıyor.. hatalar yapmasını, çıkmazlara düşmesini  istemiyorum hiç.. kötü şeyler ona değmesin.. bu yüzden ben biraz ona değiyorum  galiba.. o da bana seratonin salgılatıyor..

    geç oldu ama FilkEkimi’nde gittiğim film Jack’in Kayık Gezintisi tam da bu anlattıklarımla ilgili bir film sanıyorum.. Philip Seymour Hoffman ve  Harvey Keitel arasındaki maymun iştahlılığım sürüyor.. bu filmden sonra Philip  Seymour Hoffman biraz önde gibi.. yaptığı her filmi sevip  şaşkınlıkla izliyorum büründüğü rolleri.. sanki rollere bürünmüyor da içinde  birsürü insanla geziyor.. bu kadar baskın bir tipin bu kadar rahat karakter  değiştirmesi her seferinde beni hayrete düşürüyor.. (tamam Harvey’de “büyük  kurtarıcı”.. her seferinde karizması beni şaşkına çeviriyor ama.. hay allah  bilemedim..) bu film aynı zamanda Philip Seymour Hoffman’ın ilk yönetmenlik  denemesi..

    filmde iki yakın arkadaş limuzin şöföründen Clyde (John Ortiz) ve eşi Lucy (Daphne Rubin-Vega) diğer limuzin şöförü oldukça  asosyal bir portre çizen Jack’in (PSH) yine benzer durumdaki Lucy’nin iş  arkadaşı Connie (Amy Ryan) ile  tanıştırarak belki aralarında güzel birşeyler olmasını planlamaktadırlar.. Clyde  ve Lucy’nin işleri, mutlu bir evlilikleri, hoş bir diyalogları vardır.. ilk  randevunun trajedisi ardından Jack Lucy’ye onu kayık gezintisine çıkaracağı sözü  verir ama sorun şu ki ne yazık ki yüzme bilmemektedir.. işte böylece Jack  verdiği sözlerin ardında durmaya çalışır ve aşkın iyileştirici gücüyle yüzme  derslerine başlamışken Clyde ve Lucy’nin hayatının arka planı da gözler önüne  serilir..

    kimi yerde gözlerim ışıl ışıl, kırpıştırsam iki  damla süzülecekmiş gibi izlerken kimi yerde de kahkahama mukayyet  olamadım..

    velhasıl kelam, Jack’in Kayık Gezintisi çok hoş bir  filmdi.. en kısa zamanda sevgilim ve kardeşimle de izlemek istiyorum.. hatta  annem de olsa süper olur.. burdan yetkililere duyrulur..

    bu arada burdan da fragmanı izleyebilirsiniz..

    düttürü dünya

    Salı 12 Ekim 2010

    bu resimler için geciktim.. resimlere bakarken aklımdan geçirdiğim bu yazı için de geciktim.. cuma FilmEkimi başladı, mesai yaptım.. şimdi onu anlatmam lazım, onun için de gecikiyorum.. FilmEkimi’ni yazmaya gecikmek çok mühim değil.. ne de olsa anlatacağım filmler.. hem zaten cuma Sihirbaz’da yanıma oturan bayan yazma isteğimi biraz baltaladı.. kendisi sanki bir ödevmişçesine defterini ve kalemini hemen hazır etti ben mısırımla montumla ve çantamla koltuğa sığmaya çalışırken.. sonra izlerken de notlar aldı.. can sıkıcı.. kendi kendimi sadece film izleyebilmek için girdiğim bütün eziyetlerden dolayı  tebrik ve takdir ettim.. keşke filmlerin arasında bir saatten biraz daha fazla zaman olsaydı tabii.. zira özellikle 2008′deki FilmEkimi‘nde abondone olmuştum..  (aynı gün içinde bir İsrail – Filistin, bir Miyazaki, bir Kim Ki-duk)

    neyse konumuz FilmEkimi değil..

    konumuz benim yaklaşık bir ay önce davetli olduğum doğumgününde çekilmiş fotolara bakarken aklımdan geçenler..

    doğumgünü sahibi KüçükAdam.. (her ne kadar bence hiç de “küçük” olmasa da.. koca adam bildiğin..)

    işte ben bu fotoğraflara bakarken ve son günlerde Kafka’nın “dönüşüm”ünü yaşadığımı hissederken  “içindeki çocuk”tan bahsedenlere cevaben aklıma bir Türk Filmi sahnesi geliyor.. (bknz. Sultan) Bulut Aras’ın Şener Şen’in Sultan’la evleneceğini duyduğunda verdiği tepki.. ve sonra Ş.Ş.’in de B.A.’a verdiği cevap.. hani Şener Ş. mahalledeki herkesi mahallenin kahvesine toplamıştır ve bekçi İlyas Salman dahil hepsi kutlama babında sarhoş olmuşlardır..

    işte şu çocukların yanında ben kendimi ne zannediyorum ki.. plaza önü sigara içeniyim sadece.. her sigarada ümitlerimi, kendime olan inancımı törpülüyorum aslında .. yoksa ben sigara seven biri değilim..  kokar bi kere..

    tamam bazı benzerliklerimiz var şu yukarıdaki fotoğraftan görüleceği üzere..

    ama mesela küçük Şirinella‘yı mutlu yapan şey sadece babası tarafından havalara atılmak.. annesi tarafından azıcık tepetakla çevrilmek.. normalde yasak olan jelibonlardan özgürce yiyebilmek..

    oysa ben hala bazı şeylerin peşindeyim.. hayat geçip gidiyor.. yakalayamadıklarım o kadar çok ki.. bu sandalyede oturmaya devam ederek de ne yakalayabilirim tam kestiremiyorum..

    tebdili mekanda hayır vardır derler..

    nerde hareket orda bereket derler..

    sıkılan çuval dokuz yerinden patlar derler..

    derler de derler..

    ama bir musibet bin nasihattan iyidir de derler.. di mi?

    şimdi nerde kalmıştık.. bir bakalım..

    nerde bırakmıştık bu işin ucunu..

    korku nerde yerleşmişti içime..

    korku hala durduğu yerde mi.. yoksa o gideli çok oldu da bıçağın girdiği yerdeki yara mı hala acıyan..

    amaaaann.. zaten dünya düttürü..

    bir de ben düt.. düt..

    iyisi mi siz yazıyı boşverin, resimlere bakın.. Denizcim’in geçmiş doğumgününü kutlayın..



    üçü bir yerde..

    Cumartesi 25 Ekim 2008

    FilmEkimi’nin son günü benim için en yoğun gündü.. o gün için işten izin alındı.. termosa kahveler dolduruldu.. arka arkaya üç filmi rahat rahat izleyebilmek için rahat kıyafetler seçildi.. tabii isterdim ben de hergüne bir film ama geldi geçiyor.. yapacak başka birşey yok..

    ilk film Limon Ağacı.. İsrail ve Filistinli iki elden çıkmış film.. (İsrailli yönetmen Eran Riklis ve senaryoyu Riklis’le beraber yazan Filistinli eski gazeteci Suha Arraf) bütünden önce ayrıntıya bakmaya meyilli olduğumdan belki, çok klasik gelecek ama film bana  deniz yıldızının hikayesini anımsattı.. filmin insani boyutunun yanında bir de politik boyutu var.. (işler politik boyuta taşındığında insanlıktan çıkmak mümkün.. ve işler politik boyuta taşındığında insanlıktan çıkmak normal..) Filistin – İsrail sınırında yaşayan Selma adında Filistinli dul bir kadının yapayalnız yaşamının geçmişiyle dolu limon bahçesi, bir gün İsrail Savunma Bakanının İsrail sınırından komşu gelmesiyle birlikte ulusal güvenliği tehdit edici bir unsur olur.. o andan itibaren Selma için herşey daha da zorlaşır.. zaten dul ve yalnız bir kadın olmanın zorluğuyla cebelleşirken bir de zor hayatından geriye kalmış tek somut şey ve bir de geçim kaynağı olan limon bahçesi yok olmak üzeredir..

    hemen yarım saat sonra  Küçük Deniz Kızı Ponyo‘da soluğu aldık.. önceki filmin burukluğunu atamamamış olmamızdan olacak daha ilk sahnede gülümsemeye ve hatta kahkahalar atmaya başladık.. bu kahkahaları önceki filme bağlıyorum çünkü aslında Hayao Miyazaki‘den beklediğimden biraz daha farklı bir filmdi.. biraz daha yalın.. biraz daha sakin.. genelde Miyazaki izlerken bir dakika sonra ne olacağını tam da kestiremediğim için konusu biraz daha derli toplu geldi bana.. ama sinemada Miyazaki izlemek bambaşka.. Andersen’in Küçük Deniz Kızı‘nın Miyazaki yorumu diyebiliriz.. mutlu bir gülümseme bıraktı bizde..

    herşey yoluna girdi keyfimiz yerinde derken saat 19:00 oldu ve izlemeden önce bile başımıza ne geleceğini kestirememenin tedirginliği içimizde Rüya için yerlerimizi almıştık.. Kim Ki-duk gene hep zor olan yolu tercih eden iki kahraman yaratmış kendisine.. rüyalarında tanıdık yüzler ve korkunç olaylar gören Jin ve birebir bu olayları gerçekleştiren ama tüm bu yaptıklarından bihaber Ran.. gittikleri bir mistik/doktorun tüm bu rüyaların ve tatsız olayların sonunun gelmesi için önerdiği çok basit yolu denemektense yapılmayacak hertürlü eziyeti kendilerine yaparlar.. filmin ilk yarım saatinde neşeli Kore filmlerinin tatlılığıyla hafifçe kendimizi saldığımızdan olsa gerek bu yarım saatten sonrası oldukça zor geçti.. Kim Ki-duk seyretmeyi sevenlerin alışık olduğu bir durum..

    filmler bitip de karnımızda şişmiş mısırlarla sinemadan çıktığımızda aslında İstanbul’da mutlu bir FilmEkimi’ni atlatmış gibi değil de sanki tüm dünyanın yükü sırtında ve gözkapaklarında olan bir zavallı gibi hissettim kendimi.. replikler birbirine karışmaya başlamış, konuşmalar anlamsızlaşmıştı.. eve doğru hayatımın en uzun yolculuklarından birini yaptım..

    ama gece kafamı yastığıma koyduğumda seneye daha iyisini yapabileceğimden emindim..

    denizkızı / mermaid / rusalka

    Pazartesi 20 Ekim 2008

    festivalin beni en etkileyen filmi diyebilirim Denizkızı için..

    tabii sadece beni etkilemekle kalmamış film, ödül üstüne ödül almış..

    Anna Melikyan; 2008 Sundance Dünya Sineması En İyi Yönetmen, 2008 Berlin FIPRESCI Ödülü ve 2008 Sofia En İyi Film Ödüllerini kazanmış, rengarenk bir vizörden baktığı Alisa’nın dünyasıyla..

    küçük bir deniz kıyısı kasabasında küçük bir kadınlar ailesinin birbirini aratmayacak gariplikteki karakterlerinin içine açılıyor perde..

    saatlerce sallanan sandalyesinde tek zevki dondurma yemek olan bir anneanne..

    hayatın her türlü (!) zevkine aç bir anne ve bir gün konuşmaktan vazgeçen küçük kızı Alisa.. yani balık annesinin doğuduğu küçük denizkızı.. doğaüstü küçük Alisa’nın bir de doğaüstü bir gücü  var.. eğer çok isterse istediği şey gerçek oluyor ancak kontrol edemediği yollarla..

    yıllarca hemen hergün babasının geleceği günü bekleyen Alisa kıyamet(!)in olduğu gün vazgeçiyor konuşmaktan ve bu yüzden zihinsel engellilerin gittiği bir okula gitmek zorunda kalıyor.. ve 17 yaşına gelip de o kasabadan ayrılmak istediği gün yola çıkıyorlar..

    bir avuç insanın yaşadığı kasabasından kapitalizme kucak açmış Moskova’ya..

    rüzgarın bile kayıtsız kalamadığı Alisa’nın; kalp sızlatan öyküsü bu film.. aslında biraz da herkesin..


    Chelsea On The Rocks

    Pazar 12 Ekim 2008

    Abel Ferrar‘ya ait bir belgesel Chelsea on the Rock..

    FilmEkimi dahilinde izlediğimiz ilk film..

    içinde yokyok.. efsane otelin daim kiracıları ve gelip geçici konuklarıyla olan gerçek anlamda 1957 de işletmeyi babasından devralan Stanley Bard ile başlayan “hayat”ını  84 dakikaya sığdırmaya çalışmış Ferrar.. ( otelin ’57 den öncesi de var tabii.. 1884 de açılmış ilk olarak ve 1940 da S. Bard’ın babası David Bard tarafından devralınmış.. o dönemde de bir çok ünlü konuğu olmuş.. ama belgeselimizin konusu biraz daha yakın tarih..) bence? benim öğrenmek istediğim daha çokkk şey var..

    belgeselde (kısalığının dışında) can sıkıcı canlandırmalar vardı.. Janis Joplin, Sid Vicious gibi karakterleri canlandırmalarla filme dahil etmişler.. şimdi oturup Janis Joplin’in hayatını anlatan bir film/belgesel izlesem, acaba Janis’i canlandıracak karakteri ne kadar içime sindirebilirim, ne kadar Janis olarak bakabilirim çok iyi kestiremiyorum.. ancak bir de bu canlandırmalar 5er 10ar dakika olunca.. insanın içine hiç sinmiyor, hafif iç gıcıklayıcı, can sıkıcı bir etki yaratıyor.. ama bu eğreti durumu affedilir kılan bir nokta var ki; Nancy’nin ölüm gecesi de canlandırmalara dahil edilmiş.. yıllarca yazılıp çizildiğinin aksine burada hayatının aşkı Nancy’yi öldüren kişi Sid değil.. sanırım bu konu bir muamma olarak kalacak ama ben burada işleniş şeklinden çok memnun kaldım..

    bunun dışında Ethan Hawk, Milos Forman ve hayatlarının bir bölümünde otelde ziyaretçi olmuş sanat adamından otelle ilgili hikayeler ve anılar dinliyoruz..  otel intiharlara (ki bir vücudun betona çarpma sesi sıradan bir olaymış gibi anlatılıyor), uyuşturucu partilerine ve bir çok sanat eserine ev sahipliği yapmış.. (Jack Kerouac’ın Yolda’sını bu otelde yazdığı söylenir..) ayrıca filmlere ve şarkılara ilham vermiş.. (Leonard Cohen bu otelde Janis Joplin’le geçirdiği bir geceden sonra “chelsea hotel no.2” yi yazmış, Luc Beson “Leon: The Professional”ı bu otelde çekmiş..)

    Chelsea Hotel yeraltı hayatının, kara kitapların, hastalıklı şarkıların yuvası olup; karanlık insanların, uyuşturucuya emanet edilmiş zihinlerinin özgürce dokuduğu hiç bir benzeri olmayan sanat eserlerinin doğduğu, bazı hayatların söndüğü bir sır yuvası olarak hayatını devam ettirmiş..

    şimdilerde ise bir müze havasında zamanının en pahallı müşterilerini ağırlıyor..

    belgeselde iyi/kötü herkes için birşeyler var..

    izlemek isteyenler için belgeselin tekrarı 15 Ekim Çarşamba günü saat 13:30da..

    lüzumsuz bilgi:

    * otelde en uzun süre konaklayan kişi Virgil Thompson.. tam 54 sene..

    * Hotel Chelsea’nin bütün odaları birbirinden farklı döşenmiş..

    bu arada resimde William S. Burroughs ve Andy Warhol aynı masada.. (olacak iş değil..)

    bir de izleyecek olanlara bir öneri.. havaya girmek için otel hakkında biraz araştırma fena olmaz..

    (Helldorado konseriyle ilgili bilgi sonra..)

    sonbahar film haftası

    Cuma 10 Ekim 2008

    FilmEkimi bugün başlıyor..

    Uzun zamandır hayalini kurduğum gibi bu sene istediğim hemen her filme biletim ve hatta film için ayrılmış iki koca günüm var..

    Hepsini anlatacağım iyi kötü..

    Bugünün bir de başka güzel yanı var ama..

    Akşam Radyo Boğaziçi’nin Helldorado konseri..

    Sahnede ilk izlediğim günden beri aklımda onlarla ilgili bir hayal; birgün o çok istediğim barı açarsam, her cumartesi Helldorado çalmaya gelecek..

    Kısmet..

    Herkese iyi seyirler..