kayısı
Cumartesi 22 Mayıs 2010
yediğiniz meyvelerin çekirdeklerini çöpe değil toprak olan bir yerlere atın olur mu?
onlar çöp değil..
çöp torbaları onları öldürür..

yediğiniz meyvelerin çekirdeklerini çöpe değil toprak olan bir yerlere atın olur mu?
onlar çöp değil..
çöp torbaları onları öldürür..
tatilde okumanın ayrı bir zevk verdiği kitap oldu benim için Okyanus Kokusu ve Angoli Mala.. kendim de denize, ormana yakın ve kafamı kaldırıp gökyüzüne bakabilecek ruh halindeyken, doğayla bu kadar içiçe geçmiş iki hikaye bulmak çok güzeldi.. doğayla içiçe derken kastettiğim, bolca betimleme değil ama.. burda doğa da diğer karakterler gibi ete kemiğe bürünmüştü..
kitap iki öyküden oluşuyor.. yazarı Le Clézio’nun ağzından bir not var arka kapakta bu öykülerle ilgili..
“Okuyacağınız iki kısa roman, ya da iki uzun öykünün arasında on beş yıllık bir süre var. Bana öyle geldi ki, ikisi de aynı şeyi, doğa sevgisini ve kötülüğü anlatıyor. Ama sıra ikisini bir araya getirmeye gelince, hangisinin öbürünün aynası olduğunu çözemedim…”
kitaptaki ilk öyküde on iki yaşında, babası tarfından terkedilmiş, annesiyle bir hayat süren Nesime ve bir gece teknesine gizlice bindiği ünlü film yönetmeni Juan Moguer’in etkileyici ve garip hikayesi anlatılıyor..
ikinci öyküde ise yazarın kısmen tanık olduğunu söylediği bir olay var.. beyazlar tarafından büyütülen Kızılderili Bravito’nun kabilesine dönüşü, orada aşık olması, bu aşkın tüm kurulu düzeni bozuşu ve Barvito’nun doğaya dönüşü insanın içine işleyen bir dille anlatılıyor..
doğaya birazcık olsun yakınsanız en az benim kadar keyif alacağınızı umuyorum..
bu arada kitaptan haberdar olmamı sağlayan Serablog‘a da çok çok teşekkürler..

en son iki günde bir yazı girme kararı almıştım ama günler benim için gitgide kısalmaya başladı.. iş denilen şeyin lüzumsuz karmaşası ve boyundan büyük stresi her geçen gün artıp, hakkı olmayan enerjime el koyarken bir de ben kuyruğuma yeni kabaklar bağladım.. artık haftaiçi her akşam, iş çıkışı ingilizce kursuna gidiyorum.. uzun zamandır ertelediğim birşeydi ve uzun zamandır bu kadar büyük bir zaman dilimini sadece “öğrenmek” için ayırmamıştım.. yorgun ve mutluyum.. (her ne kadar kursumdan çok memnun olmasam da, onlar hakkında yazmadan önce, bir şans daha vermeye karar verdim)
bunun dışında güzel filmler izliyorum, notlarını alıyorum, anlatacağım ama bir post ayırmaya kıyamadığım bir film var ki, iki laf etmeden geçemeyeceğim.. Elegy.. hayır, bahsediyorum, çünkü ben yaptım, siz yapmayın diye.. Penelope Cruz’u ezelden sevmem ama o var diye filmi izlememezlik de yapmam.. Volver‘i keyiften dörtköşe, yüreğim sıkışarak izlemiştim.. ancak Bandidas‘ın açtığı yarayı silmeye hangi rol, hangi endam yeter bilemiyorum.. neyse.. Elegy.. Ben Kingsley varsa, vardır bir numara diyerek kurulduk 4 kişi filmin başına.. sonuç; birbirimizi korkutmak için hala filmin adını kullanıyoruz, büyümüş insanların öcü masalı.. yaşlılık bunalımında, mutsuz olmak için her imkanı değerlendiren bir profesör ve onun genç, güzel, akıllı öğrencisinin iç bayan, sıkıntıdan takla attıran hikayesi.. bir daha söylüyorum, ben yaptım, siz yapmayın..
bir de..
NTV yayınlarının Tarih dergisini bulmalı, sevmeli, okumalısınız.. bir düredir NTV nin ardı sıra çıkardığı kültür kitaplarından sonra ben reklamlarını görünce çok heyecanlandım açıkçası.. pazartesi günü dergiyi bulup aldım.. şimdi okuyup seviyorum.. klasik “tarih” anlayışının dışında ilginç ve yanlış bilinen konuları içeriyor.. can sıkmayacak bir dili var.. mesela bu ayın ilginç bazı konu başlıkları; yanlış Atatürk, anarşi doğduğu yerde, Obama Beyaz Saray’da, 14 Şubat Sevgililer günü, Hürrem Sultan, Hollywoodlu Turhan Bey, tabiat ananın yeşil savaşçıları.. ayrıca tavanarası, sahaftan, cahillikler tarihi, Anadolu’nun Ustaları, bulmaca gibi bölümleri de var derginin.. benden söylemesi..
iki gün sonra post girebilmek dileğiyle..

adamakıllı ne zamandır fotoğraf çekmiyorum bilemiyorum..
ne zamandır sokakta yürürken çevreme bir vizörde bakmıyorum..
makinam yeni..
utanmasam nazar boncuğu takacağım..
makinadan gelen “klik”leri duymak çok keyifli..
şimdilerde her boş fırsatta kendimi amaçsızca sokağa atıyorum..
korkaklığım var hala.. objektifi çeviremiyorum öyle istediğim her yere.. ama yavaş yavaş..
yandaki fotoğraf, bir akşamüstü Büyükdere sahili..
daha çok zaman istiyorum sevdiğim işler için.. sevdiğim işlere hakettikleri emeği verebilmek istiyorum..
bakalım..
zaman ne gösterecek..
Marks & Spencer yokalan dünyamıza karşı sorumluluklarımız çerçevesinde yaptıklarını ve yapmak istediklerini “Plan A” bünyesinde listelemiş..
saygının neredeyse tamamen yokolduğu “hasbelkader” hayatımızı sürdürdüğümüz dünyamız üzerinde belki de bu tarz girişimler için çok geç kaldık..
çevreci olmanın da bir moda olduğu günümüzde Plan A ne kadar işe yarar bilemiyorum ama kör göze parmak sokmanın zamanı geldi de geçiyor bile..
benim, madem bu işe önayak oldular, Marks & Spencer’dan ricam mağazalarında “poşet” kullanmayı bırakmaları.. geri dönüşümlü kağıttan ürettikleri kağıt torbaları kullansınlar ve bu torbaların üzerine de bu torbaları neden kullandıklarını yazsınlar..
petrolün içine bulanmış martının, balık zannederek yemeye çalıştığı poşetle ölmüş caretta carettanın resmini koysunlar..
alışverişlerine kahve molası veren müşterilerini o kahve molası sırasında belki de sadece 3 saniye de olsa “yaptıklarını” düşünmeye teşvik etsinler..
alışveriş çantası kullanmaya ikna ettikleri herkesin aslında bu büyük işi için küçük askerler olduğu gerçeğini unutmasınlar..
Leo Murray’in hazırladığı animasyonda söylediği gibi “bizden önceki kuşaklar bu sorun hakkında hiçbirşey bilmiyorlardı, bizden sonra geleceklerin de bu konuda hiçbirşey yapmaya güçleri yetmeyecek..”

Sebzelerimden bahsetmeyeli uzun zaman oldu..
Tatilden döndüğümüz gün zaten ilk domates ve salatalıkları afiyetle yemiştik.. Tatilde olduğumuz hafta senenin en sıcak haftası olduğundan biz yokken hepsi alyanak olmuş.. Benim fotoğraf makinam tamirde olduğu için (dünyayı gezdi servis bahanesiyle..) fotoğraflarını çekip durumlarından bahsedemedim..
Evet durum işte bu.. Şimdi her sabah balkona çıkıp sebzelerimi sularken daha bir dik duruyor başım komşulara karşı.. Evet bu pis havalı semtte, bu güneşsiz balkonda az verimli de olsa, küçük de olsa bir bahçem oldu benim.. Kendi evimin bahçesine doğru büyük bir adım.. Domateslerin çekirdeklerini saklıyorum önümüzdeki bahara.. Umuyorum ki önümüzdeki bahar bu saksılarda domates yerine çiçek yetiştiririm.. Domateslerimi yetiştirecek küçük bir bahçem olur..
Şimdi çok geç ektiğim sivri biberlerde gözüm.. Bakalım onlar ne yapacak..
Önümüzdeki sene ise planlar daha büyük.. Bu balkonda ya da bahçemde..

tatilde olduğumuza inanamadan geçti bir hafta.. günler ne kadar da çabuk geçmeye başladı.. hemen herşeyi bir ekrandan öğrenir oldum.. çok daha fazla merak ettiklerimi ise telefonun bir ucundan.. (artık kablolu telefon da kullanmadığımıza göre “telefonun bir ucu” demek ne kadar doğru bilemiyorum..)
tam da dediğim gibi ayaklarımı suya soktum.. zihnimi temizledim de geldim.. suya yakın olduğum yerde zihnim ne kadar temiz ve yüreğim büyükse, şehre geri döndükten sonra aklım karışık, içim sıkılgan oluverdim..
ben bütün bu işleri geri döndüğümde üstlenmek zorundaysam fazlasıyla, yaptığım şeye “tatil” demek ne kadar doğru bilemiyorum ama geçti günler.. hem de yılın belki de en sıcak haftasında..
yaz aylarını pek sevmem.. sıcak beni anlayışı kıt, anlaşılması zor yapabilir.. üzülmeye ve düşünmeye bünyem el vermeyebilir.. yaşadığım herşey dışımdan akıp giden bir film gibi kalabilir algımda.. evet.. tembellik ettim ve yazmadım.. bütün tatil bir o yana bir bu yana yatıp dışarıdan baktım herşeye.. ama yaz aylarında “dışarıda” olmak benim için en iyisi..
şimdi tatil bitti.. yepyeni bir tatile kadar “dışında” ve “içinde” olunacak şeyleri iyi seçmeli..
***
1. şalgam çorbası içtim..
2. dört kitap okudum, bir sürü insan dinledim..
3. akşamüzerleri bira ve sigara içtim..
4. parmak uçlarım buruşana kadar denizde kaldım..
5. ayışığında denize girdim..
6. dalgalarla oynadım..
7. bol su içtim..
8. bir daha ki “vadi” ziyareti için planlar ve bir de liste yaptım..
yazar cuma sabahı itibariyle tatilde..
ayaklarını kuma gömüp, deniz sesiyle beynini yıkayacak..
içine limon dilimleri atılmış bira içecek..
kitap okuyup hayal kuracak..
eğer kıpırdanabilirse birkaç satır yazı yazacak..
döndüğünde eğer depresyona girmesse güzel hikayeler anlatacak..
güzel resimler paylaşacak..
…
…
ben burda yokken herkes birbirine mukayyet olsun..
domateslerime iyi bakın..

1. toprak
2. su
3. gün ışığı
4. ilgi
5. çok ilgi
inanılmaz bir süpriz..
her sabah yaptığım gibi gözlerim yarı açık balkona çıktım yine.. bebeklerim nasıllar diye..
güneşin azlığı ve benim acemiliğimle o kadar yavaş büyüyorlardı ki.. çiçekleri üzerindeyken sonbahar gelecek diye düşünmeye başlamıştım.. ama oldu.. üç domates fidemin üzerinde beni süprizler bekliyordu.. güneşin azlığı ve bulunduğum sokağın “iklim koşullarını” gözönünde bulundurursak açıkçası ne zaman sulamam gerektiği konusunda bile bunca zamandır bir türlü emin olamadım..
tam da aklımda ve içimde kocaman değişimler yaşarken.. yepyeni hislerle cebelleşirken bu küçücük yeşil sebzeler bana nasıl da iyi geldi anlatamam..
“Çünkü Arabide aynı kökten gelen “hayret” ve “hayranlık” sözcükleri onların lügatında yoktu ve onlar mucizelere şaşmamak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Nitekim, dünyanın döndüğüne en sonunda kafaları basınca bu kez de buna hayret etmekten vazgeçmişlerdi. Aynı şekilde onlar, düşlerini anlatanlara da kızıyorlardı. Çünkü düşler, onların gerçeklik duygularına aykırıydı. İşin kötüsü onlar, kendi gerçeklik duygularına gerçeğin ta kendisi diye bakıyorlar, aşina oldukları ve şaşırtıcı bulmadıkları herşeye gerçek diyorlardı. Oysa bu, gerçekdışı olanın tanımının ta kendisiydi. Çünkü Dünya’nın kendisi, bir mucize olarak, düşlerden katbe kat daha şaşırtıcı ve hayranlık uyandırıcıydı.”
diyor İhsan Oktay Anar, Kitab-ül Hiyel‘de.. Belki en iyi o anlatıyor..