Lunawar
  • ANASAYFA
  • tembel insan yalan olur..

    Çarşamba 21 Temmuz 2010

    “tembel insan yaratıcı olur” idi eskiden.. şimdi öyle bir tembellik geldi ki üstüme.. bırak yaratıcı olmayı susuzluktan baygınlık geçirecek olsam zor kıpırdanıyorum yerimden.. yemek yapmak ve yemek çok zor.. dışarı çıkmak çok zor.. iki kelam edesim yok yani.. yoksa nerde resim çekicem de film izliycem de sonra da bloga girip yazıcam.. hayır, daha kötüsü günler geçtikçe de içimdeki huzursuzluk da uzaklaşıyor benden.. bu vesileyle öğrendim işte, tembel insan daha tembel olur.. vicdanı bile sızlamaz tembellikten..

    tatil yaklaştı bu arada.. onun için de hiç bir hareket yok bende.. ne bir hazırlık, ne bir heyecan..

    sevgilim sağolsun, alıp beni sürüklüyor bi yerlere.. bu hafta sonu yine Sahilköy’e gittik.. insanın arabasının olması ne güzel birşeymiş öyle.. hadi gidelim dedikten onbeş dakika sonra yola çıkabiliyorsunuz.. işte Sahilköy’e de öyle gittik.. ben yolda arka koltuğa devrilip bira içtim.. Win de co-pilot oldu.. biraz denize girdik, çokça yuvarlandık kumlarda.. Sahilköy’ün sahilini pek sevdim ben, bilmem neden.. denizi de pek matah değil hani ama esintili kocaman bir sahil olması çok cezbetti beni.. arabamıza soğutucu da alınca, bi sürü birayla gideceğim..

    ha bir de anlatmayı ertelediğim Imogen Heap konseri var.. bu kadar erteleyince tabii yazacaklarım da hava oldu gitti.. deli kadın diyim bari.. hayran bıraktı herkesi kendine.. Just For Now’ı da seyirciyi üç gruba bölerek bize söyletti.. ne bileyim bir testere olsun, bir bardak olsun.. hepsinden müzik yapmayı becerdi sahnede.. sesleri üst üste kaydedip şarkılarına müzik yaptı.. yalnız bu cancağazım kadını sirk izlemeye gelmiş gibi gelip çenelerine bir saat hakim olamayanlara, devamlı sahnede olanlar hakkında ya da ıvır zıvır muhabbetler yapan bütün dinleyiciye teessüflerimi gönderiyorum.. iki dakka çenenize mukayyet olamadınız.. hatta kadıncağazın müziğinden yola çıkıp olayı aczimendilere kadar getirebilen saygı değer kişiye de burdan tüm içtenliğimle Bizimkiler’den alıntı bir “dumkof..” göndermek istiyorum..

    ben buralardayım..

    aklıma mukayyet olma peşinde..

    gene gelecek ben..

    sahilköy

    Pazartesi 21 Haziran 2010

    sonunda oldu.. olacağını biliyordum tabii ama bu kadar çabuk olacağına içten içe inanmamışım demek ki..

    bizim de kapımızın önünde bir arabamız var artık.. hala bizim olduğuna inanamadığım..

    cumartesi sevgilim kalkıp “hadi bir yer seç, gidelim” dedi.. Nazo’dan duymuştum Sahilköy’ü.. haritaya baktık, yarım saatte hazırlanıp yola çıktık.. Polonezköy üzerinden gidiliyor.. sonunda hiç birşey olmasa bile yolu güzel.. bazen ağaçlar öyle sıklaşıyor ki hava karardı sanıyorsunuz.. yolun iki yanındaki ağaçlar yolun üstünde birleşiyor çoğu yerde.. kuş sesleri, cırcır böcekleri..

    yolun sonundaki köy bir çok İstanbullu için cennet.. Karadeniz’e kıyısı olan genelde müstakil yazlık evlerden oluşan bir köy..

    cumartesi çok rüzgarlı bir gündü.. normalde nasıl oluyor bilmiyorum ama sahilde çok rahat ettik devamlı rüzgar estiği için.. ne yazık ki sahiline iyi bakmamışlar, çöpler her yerdeydi ama beklediğimden daha temizdi diyebilirim..

    denize girdik ama sadece serinlemek için, o kadar dalgalı ki yüzemedik.. kitap okudum, insanları seyrettim.. vaktin nasıl geçtiğini anlamadım.. gitme vakti geldiğinde sevgilimle kayalıklara doğru bir yürüyüş yaptık, biraz fotoğraf çektik..

    sonra yola çıkmadan Sahilköy’e ilk geldiğimizde gördüğümüz küçük pazar yerine uğradık, biraz sebze biraz meyve aldık.. mutlu mesut yola düştük..

    cumartesi gecesi temiz bir uyku çektim.. kendimi hafif hissettim.. canın istediğinde gidebilmek böyle kısıtlı imkanlarla da olsa ne güzelmiş..

    bir de Sahilköy’den aldığımız karpuz.. dünyanın en güzel karpuzuymuş meğer..

    bahar mı geliyor?

    Cumartesi 20 Mart 2010

    çocukluğum güzel yerlerde geçti.. o zaman çok iyi anlayamasam da..

    yukarıdaki resmi Zenith makinamla çekmişim.. resimdeki yer Assos..

    ben öyle bir çokları gibi Assos’a gitmek için zaman ve para ayarlaması gerekenlerden değildim.. bir haftasonu sabahı karar verip, yola çıktıktan en fazla 2 saat sonra (bu kadar uzun olmasının sebebi o birbirinden külüstür dolmuşlar ve onların acaip kalkış saatlari..) Assos’ta denize giriyor ya da kayalara oturmuş şarap içiyor olabilirdim..

    bizim oraların en acaip zamanları bu zamanlardır..

    zaten bunları yazmamın sebebi de sabah camı açtığımda içeri dolan serin hava ve güneş..

    tam da bu zamanlarda denize girmeye başlardık biz.. güzeşin altında kalınca baygınlık geçirecek kadar ısınırsınız ama denize girmeye kalkınca donarsınız.. dışarı çıkınca da o ana kadar farketmediğiniz serin rüzgar sizi titretmeye devam eder.. zaten güneş gitmeye başladı mı sırt çantanızdan kazaklar çıkıverir..

    üstte kazak veya hırka altta şort ve sandaletle yıllar geçirdim ben..

    şimdi en çok aradığım ve özlediğim şeylerden biri bu..

    garip çocuklardık yahu.. yaz kış deniz kıyısında, bir kumsalda ya da kayaların tepesinde ya da bir dalga kıranda geçti mevsimlerimiz.. hep sırt çantalarında taşıdık en önemli eşyalarımızı.. bir kazak ve çorap.. mutlaka okunacak birşeyler ve illaki karalanacak bir defter..

    neyse..

    bugün böyle başladı işte..

    elimde bir fincan kahveyle..

    bir de o zamanlar kahveyi de bilmezdik biz..

    döndüm..

    Pazar 27 Eylül 2009

    nerde kalmıştık..

    evet, ben sessiz sedasız gitmiştim..

    sevgilimi de alıp çook uzaklara..

    bu sene bayram en çok bana geldi.. yandaki resimde sevgilim ve ben Şeytan Sofrası’ndan gün batımını izliyoruz.. öncesinde de Kıvanç Ocakbaşı‘ndaydık.. Sonrasında Hanlar’a piknik yapmaya gittik.. sonra Fethiye.. Momo’nun bahçesinden yeşil mandalina (dondurup kolaya buz olarak atmak için), karpuz ve biraz da sebze topladım.. biraz Göcek.. Kaya Köy ve Gemile.. dün, yani cumartesi akşamı İstanbul’a dönmüş bulunuyorum.. sanki Fethiye’den buraya koşmuşum gibi her kemiğim ayrı ayrı sızlıyor.. pişman değilim.. yolda olmak ayrı bir keyif.. yorgunluklara değiyor.. ne kitap okuyabildim ne de internete girebildim.. zaman su gibi akıp geçti.. bol bol yedim.. bol bol içtim.. fotoğraf çekmeye bile ne vakit bulabildim ne elim vardı.. varsa yoksa muhabbet.. ne güzel de ettim.. şimdi anlatacağım.. sırayla..

    yalnız demeden edemeyeceğim.. geldiğimde dehşete kapılmama bir sebep yeni sansür haberleri oldu.. aklımızı kaçırmış olmalıyız.. böyle hiçbirşey yapmadan durarak.. biliyorum, herkes her istediği siteye girebiliyor.. birçok insan yasaktan etkilenmiyor.. ben bile bazen Youtube’un hala (!) kapalı olduğunu unutuyorum.. erişimimde sorun yok.. başta eğlenceli gelebilir belki yasakları deliyor olmak.. yasakların engel oluşturmuyor olması.. küçükken gizli gizli biryerlere gitmek, gizli gizli sigara içmek gibi.. ama zaman geçtikçe anlamını yitiriyor bu gizlilik.. öğrenmek ve paylaşmak özgüre gerçekleştirilemedikten sonra bir toplum içerisinde yaşıyor olmanın anlamı nedir? o demokratikler bizler değil miydik?

    derya büfe

    Perşembe 12 Şubat 2009

    haftasonu ben yine evimin arkabahçesi bellediğim Eminönü’ndeydim.. bir arkadaşımla sabahtan buluşup ortalık kalabalıklaşmadan alışveriş yapalı istedik.. aklıma hemen Derya Büfe geldi.. kahvaltıyı orda yapmaya karar verdik.. bi kere az yağmurlu, ferah bir gündü.. biraz erken gidip Karaköy’de birkaç fotoğraf çektim, sonra da arkadaşımla buluşup Derya Büfe’ye gittik..

    Derya Büfe, Karaköy’de Galata Köprüsü’nü karşınıza aldığınızda, sol tarafta, deniz kıyısında kalan restaurantların arasında kalıyor.. onlara göre daha bir esnaf lokantası görünümü var.. ızgara balık ve döner de yapıyor ama ben menemen yemeyi seviyorum orda.. temizlik ve hijyen konusunda ya da kusursuz servis konusunda söyleyeceğim pek bişi yok.. ama menemen tüm bunlara değer.. sade, kaşarlı ya da karışık (kaşar ve sucuk) yiyebiliyorsunuz.. hem de yumurtadan yumurta parası alıyorlar.. biz iki kişi 11 Lira hesap ödedik.. az sonra başlayacak ve saatler sürecek Eminönü turumuz için iyi bir yakıt oldu..

    bir B planı yok

    Çarşamba 26 Kasım 2008

    Marks & Spencer yokalan dünyamıza karşı sorumluluklarımız çerçevesinde yaptıklarını ve yapmak istediklerini “Plan A” bünyesinde listelemiş..

    saygının neredeyse tamamen yokolduğu “hasbelkader” hayatımızı sürdürdüğümüz dünyamız üzerinde belki de bu tarz girişimler için çok geç kaldık..

    çevreci olmanın da bir moda olduğu günümüzde Plan A ne kadar işe yarar bilemiyorum ama kör göze parmak sokmanın zamanı geldi de geçiyor bile..

    benim, madem bu işe önayak oldular, Marks & Spencer’dan ricam mağazalarında “poşet” kullanmayı bırakmaları.. geri dönüşümlü kağıttan ürettikleri kağıt torbaları kullansınlar ve bu torbaların üzerine de bu torbaları neden kullandıklarını yazsınlar..

    petrolün içine bulanmış martının, balık zannederek yemeye çalıştığı poşetle ölmüş caretta carettanın resmini koysunlar..

    alışverişlerine kahve molası veren müşterilerini o kahve molası sırasında belki de sadece 3 saniye de olsa “yaptıklarını” düşünmeye teşvik etsinler..

    alışveriş çantası kullanmaya ikna ettikleri herkesin aslında bu büyük işi için küçük askerler olduğu gerçeğini unutmasınlar..

    Leo Murray’in hazırladığı animasyonda söylediği gibi “bizden önceki kuşaklar bu sorun hakkında hiçbirşey bilmiyorlardı, bizden sonra geleceklerin de bu konuda hiçbirşey yapmaya güçleri yetmeyecek..”

    yıllar sonra

    Salı 7 Ekim 2008

    sevgilime büyüdüğüm yerleri hep gezdirmek istemiştim.. tatil vesilesiyle oralardaydık geçen hafta..

    sıkıştırılmış bir tur planı yaptım.. kalanlar bir dahaki tatile..

    Ayvalıktan da geçtik tabii..

    Ayvalık ve Sarımsaklı arasında yol üzerinde eskiden de oturup sigara içtiğim yerde mola verdik, en son 7-8 sene önce belki..

    yıllar sonra gelip durduğum o yerde bir his..

    hayat ve insanlar önceden de karışıktı benim için, şimdi de.. hep bir yoldayız sanki ama manzara hep aynı.. geceler günleri, kışlar yazları izliyor..

    yoldan çıkmak lazım..

    yoldan çıkmam lazım..

    tatil dönüşü, garip duygular..

    Çarşamba 20 Ağustos 2008

    tatilde olduğumuza inanamadan geçti bir hafta.. günler ne kadar da çabuk geçmeye başladı.. hemen herşeyi bir ekrandan öğrenir oldum.. çok daha fazla merak ettiklerimi ise telefonun bir ucundan.. (artık kablolu telefon da kullanmadığımıza göre “telefonun bir ucu” demek  ne kadar doğru bilemiyorum..)

    tam da dediğim gibi ayaklarımı suya soktum.. zihnimi temizledim de geldim.. suya yakın olduğum yerde zihnim ne kadar temiz ve yüreğim büyükse, şehre geri döndükten sonra aklım karışık, içim sıkılgan oluverdim..

    ben bütün bu işleri geri döndüğümde üstlenmek zorundaysam fazlasıyla, yaptığım şeye “tatil” demek ne kadar doğru bilemiyorum ama geçti günler.. hem de yılın belki de en sıcak haftasında..

    yaz aylarını pek sevmem.. sıcak beni anlayışı kıt, anlaşılması zor yapabilir.. üzülmeye ve düşünmeye bünyem el vermeyebilir.. yaşadığım herşey dışımdan akıp giden bir film gibi kalabilir algımda.. evet.. tembellik ettim ve yazmadım.. bütün tatil bir o yana bir bu yana yatıp dışarıdan baktım herşeye..  ama yaz aylarında “dışarıda” olmak benim için en iyisi..

    şimdi tatil bitti.. yepyeni bir tatile kadar “dışında” ve “içinde” olunacak şeyleri iyi seçmeli..

    ***

    1. şalgam çorbası içtim..

    2. dört kitap okudum, bir sürü insan dinledim..

    3. akşamüzerleri bira ve sigara içtim..

    4. parmak uçlarım buruşana kadar denizde kaldım..

    5. ayışığında denize girdim..

    6. dalgalarla oynadım..

    7. bol su içtim..

    8. bir daha ki “vadi” ziyareti için planlar ve bir de liste yaptım..

    yazar tatilde

    Cuma 8 Ağustos 2008

    yazar cuma sabahı itibariyle tatilde..

    ayaklarını kuma gömüp, deniz sesiyle beynini yıkayacak..

    içine limon dilimleri atılmış bira içecek..

    kitap okuyup hayal kuracak..

    eğer kıpırdanabilirse birkaç satır yazı yazacak..

    döndüğünde eğer depresyona girmesse güzel hikayeler anlatacak..

    güzel resimler paylaşacak..

    ben burda yokken herkes birbirine mukayyet olsun..

    domateslerime iyi bakın..