yolu beklerken..
Çarşamba 28 Temmuz 2010
yediğin içtiğin senin olsun, bana gördüklerini anlat derler ya..
işte ben de o mantığa uyarak bu fotoğraftan mangalı çıkarıyorum..
artık bizim de mangalımız var.. arabamızın arkasında da bi sürü yastık..
Ömerli civarında acaip bir yere gittik haftasonu.. gizli saklı bir yer.. yeme içme derdimiz bittiğinde yastıklarımızla çimenlere uzandık.. kimimiz uyudu, kimimiz kitap okudu.. hava kararırken yola çıktık..
oksijen şaşkına çeviriyor bazen beni.. ağaç çimen yeşil böcek bulut köpek derken beynim uyuşuyor sevinçten..
bir süredir üzerimde olan uyku hali yakamı bırakmıyor, oysa uyumayı sevmem ben, hafta sonları 11′de kalkıyorum bazen.. günün yarısı bitmiş, evde yalnız ve keyifli geçirdiğim vakitler yalan olmuş.. ama o kadar çok uykum var ki, anlatamam..
bu yaz ne acaip geçiyor böyle diye düşünüyorum son günlerde.. belki uyku hali bu yüzden.. herkes bilir, luna değişiklikleri sevmez.. ama herşey bambaşka bir devinim içinde.. bazen durup dışarıdan bakabilmeyi istiyorum.. hani Survivor’da yarışmacılar kameraya tek tek konuşurken diğer yarışmacıların ne düşündüğünü, bir sonraki adımını tahmin edip ona göre strateji belirliyorlar ya.. işte aynen öyle dışarıdan bakabilmek istiyorum.. anlayabilmeyi.. hazır durabilmeyi.. ama hayat “like a rolling stones..”..
bizim yolculuğumuza çok az kaldı.. hiçbişeysiz bir yolculuk olacak gibi.. yola çıkmayı çok istiyorum.. geride bırakmayı çok istiyorum.. uykusuz boş sabahları çok çok istiyorum.. erkenden kapanan göz kapaklarını, arabanın camından yüzüme vuracak rüzgarı, Fethiye’ye yaklaştıkça içeri dolacak cırcır böceklerinin sesini çok istiyorum.. yol üstünde durup bacaklarımı açmayı, yolculuk esnasında iğrenç paketli kekleri değil de, yol üstündeki gözlemeciden gözleme yemeyi çok istiyorum.. sevgilimin arabası, benim terliklerim var.. biraz müzik, biraz bira.. sonra bol yıldızlı geceler..
“tembel insan yaratıcı olur” idi eskiden.. şimdi öyle bir tembellik geldi ki üstüme.. bırak yaratıcı olmayı susuzluktan baygınlık geçirecek olsam zor kıpırdanıyorum yerimden.. yemek yapmak ve yemek çok zor.. dışarı çıkmak çok zor.. iki kelam edesim yok yani.. yoksa nerde resim çekicem de film izliycem de sonra da bloga girip yazıcam.. hayır, daha kötüsü günler geçtikçe de içimdeki huzursuzluk da uzaklaşıyor benden.. bu vesileyle öğrendim işte, tembel insan daha tembel olur.. vicdanı bile sızlamaz tembellikten..
bugün “dünyanın öbür ucuna gitsem sıkıntım geçmeyecek, beni uzaya fırlatmanız lazım” derken buldum kendimi.. dört duvar arasında duramaz oldum.. ayakkabı giymek bile can sıkıcı geliyor.. yalınayak dolaşasım var.. ya evde oturup kitap okuyayım ya da dışarlarda biryerlerde olayım istiyorum.. karnım acıkıyor ama canım birşey istemiyor mesela.. susuyorum, su almaya üşeniyorum, o kadar yani..
kendi başımı yerim ben.. yapmadığım şey değil üstelik.. bazen rahat batıyor bana biliyorum..
yazının başlığı “wind of change” mi olsun yoksa “mayıs sıkıntısı” mı bilemedim..
evet, klasik sızlanmalarımdan biri bu yazı da..
evet benim bir blogum vardı değil mi?
çoraplarınızı giyerken mesela bir an dizlerinizle karşılaşıp çok zaman önce hayatınızda olan bir eşya ya da kişiyle -ama tamamen aklınızdan çıkmış- umulmadık bir zaman ve yerde karşılaştığınızda tüm anıların tüm canlılığıyla geri geldiğinde hissettiğiniz o garip duyguyu yaşar mısınız hiç?