Lunawar
  • ANASAYFA
  • beş dakikada değişir bütün işler..

    Perşembe 2 Şubat 2012

    hayatımın her yerine sindi bu söz son zamanlarda.. carpe diem felan yalan bunun yanında.. anı yaşamaya çalıştığının 5. dakikasında elinde az önceden kalan 3 dakikalık keyifle beline kadar çamura batmış olabileceğini, yanlış durakta inmiş olabileceğini, birilerinin artık nefes almıyor olabileceğini, tünelin ucunda gördüğün o güzel ışığın üzerine son sürat gelen tren bile olduğunu anlayamadan road runnerın coyotesi gibi dümdüz olabileceğini anlatıyor kanımca pek de filozofça olmayan bir dille..

    her ne kadar kukla gibi oynatılıyor olduğumuz hissi çok ağır bassa da hala ağzımızdan çıkan bir kelimenin, bir bakışımızın, şuursuzca verdiğimiz bir kararın hatta ve hatta karda ıslandığını unutup kapının önünde bıraktığımız ıslak botun ertesi sabah hala hayatımızı bombok edebildiğine inanamıyorum..

    benim gibi hayatının çoğu karga tulumba dönüşlerle geçmiş birinin hala bu dönemeçlere geldiğinde araba farı görmüş kedi gibi şaşırıp dönmemek için ayak diremesine de ayrıca ama kocaman şaşıyorum..

    kimseye şaşmazken kendime şaşıyorum ya.. buna da hala şaşıyorum..

    şimdilerde diyebileceğim tek güzel şey.. arkadaşlar iyidir.. yemek yerken daha az yemekle doymamı sağladıkları için ve hatta çoluk çocuğa karışıp benle bira içmeseler de telefonun diğer ucunda oldukları için..

    yoksa bugün iyi bir gün değil yani..

    dibe yakın

    Perşembe 12 Ocak 2012

    suyun üzerinde kalmaya çalışmak bazen anlamsız.. insanın kendini bırakıp dibe kadar gidip nefesini tutabildiği kadar tutup karanlıkta dibi görmeye çalışıp nasıl bir yer olduğunu anlayıp ama aynı zamanda da kabul edip öylesine de eyvallah deyip sonra topuklarını kuma vurup ağzından burnundan nefes vererek yüzeye doğru yükselmesi gerekiyor.. dipten korkmayarak.. dipten kaçmayarak.. dibi de kabul ederek ama yukarıyı tercih etmek..

    beklemek..

    Salı 3 Ocak 2012

    geçtiğimiz haftalarda nasıl oldu da bu kadar saat uyuyabiliyorum diye kendime şaşarken (şaşırdığım da haftasonu dokuz..) şimdilerde gene rutine döndüm sayılır.. bu sabah beş civarı uyanıp altıya kadar alık alık yatıp sonunda kalkıp birşeyler okumaya niyetlendim.. gittim bir güzel kahve yaptım.. aldım bilgisayarımı kucağıma.. zaten bir önceki posttan belli, kafada dönen binbir tilkinin ruh hali.. işte tam da böyleyken readerımda baktım Zeynep’in Yeri‘nde yeni postlar var.. başta Zeynep’i okumuyordum açıkçası, çektiği fotoğraflara bakıyordum bir tek.. sonra gittiği yerler ilgimi çekti, derken bildiğin takipçisi oldum işte.. O şimdi çok uzakta bir hayali yaşıyor.. ben de her ne kadar maneviyatı yüksek biri olmasam da hiç bir şeyin tesadüf olmadığına inanan biriyim.. işte sabahın altısında readerımdaki 1500 siteden Zeynep’i bulup gidip bu satırı okuduysam boşuna değil..

    nerde ne işime yarayacak bilmiyorum.. ama yarayacak.. çünkü kafam düğüm düğümken geldi.. çünkü kafam düğüm düğüm olmasına rağmen yine de en berrak vaktinde geldi.. hah alıp da işime yaratamassam bunu.. o da benim.. diyelim..

    “Beklemek ne anlamsız bazen. Beklenenin bilmediği bekleyişler hep bekleyenin hanesine yazılıyor…”

    ring around the rosie..

    Pazartesi 2 Ocak 2012

    kendi kendimle yenişememeyi sevmiyorum ama bu genel geçer bir düşünce.. yani genelde içine düştüğüm bu durumu sevmiyorum çünkü kendimi çaresiz ve mutsuz hissetmeyi kazık kadar olmuş bu bünyeye sindiremiyorum.. hayır anacığının eteği dibinde gelecek planları yaparak ve bunların doğrultusunda yaşayarak geçirmedim ki hayatımı.. bugün burda yarın yok bile..

    ama gel gör,bir yandan da seviyorum bu durumumu, özele indiğimde de hala kendimde bir parça umut görüyorum ki aslında bu da loto oynamışımcasına çaresiz bir durum.. ben daha olmak fiili bir yana nasıl olmak istediğime bile karar verebilmiş değilim.. kaldı ki büyüyüp çocuk falan yapayım.. bir yerde durup başarılı oluğum konularda kendimi geliştirmek adına birşey yapayım.. hayır ben bugün öyle yarın böyleyim.. bir yandan tam kalkındırmaya çalıştığım hayatımla gurur duyacak gibi olurken diğer yandan bunca yaşanana değer miydi diye düşünmekten kendimi alamıyorum.. kaldı ki “hayatta en nefret ettiğim şey..” diye başlayan cümleler kuran insanlara gıcık olurum.. çünkü bana biri sorsa hayatta en nefret ettiğim şeyi öyle kararsız kalırım ki “hayatta hiç bir şeyden o kadar nefret etmiyorum” diye ahkam keser ama nefret ettiğim şeylerin listesini ve çok sevdiğim şeylerin listesini yapmaya kalktığımda nefret ettiklerim essiz virgülsüz dökülürken sevdiklerim için kafamı hafifçe eğip gözlerimi havada olmayan bir yere dikerek düşünmeye başlarım.. hayatta “en nefret ettiği şey”leri bulunanları da sevmem doğal olarak, kıskanırım.. oysa ki “en” diyebilmek için neler vermezdim ben..

    bir şeylere inanabilmek için..

    bir şeylere karşı o kadar büyük bir his besleyebilmek için..

    bir yerlere ait olmak için..

    biraz da olsa ben olabilmek için..

    bazı günler “life is a pigsty” bazı günler değil..

    Cuma 30 Aralık 2011

    çarşamba akşamı bolca içtik departman kutlaması bahnesiyle.. sonra devam ettik bi kaç arkadaş.. sonra evde kardeşle.. sabah 4:30du sanıyorum yattığımda.. sonra mesai yeniden bir iki saat sonra.. bazen akşamdan kalma olmayı çok seviyorum ve dün öyle bir gün geçirdim.. sanki kendim değilmişim gibi.. başka türlü de düşünebildiğim.. o kadar iyi hissettim ki kendimi.. aynı şarkıdaki gibi.. (I thought I was someone else, someone good) sonra nefis bir uyku..
    bu sabah kalktım aklımda binlerce şarkı.. dün o akşamdan kalma ruh haliyle o kadar güzel şeyler dinledim ki.. çalan her nota benim içimdeydi.. aynaya hiç bakmamış olsam ışık falan saçtığımı sanabilirdim içimde çalan müzikle..
    yola çıktım, müziğim hala kulağımda.. önce David Bowie Wild is the Wind‘de “with your kiss my life begins” dedi sonra Morrisey ağız dolusu Life is a Pigsty.. demek ki hala alkollüyüm ki müzik içimde çalmaya devam etti.. sonra nerden geldiği belirsiz bir Kesmeşeker hissi çöktü..
    önce (her zaman) Acıların Kralı, sonra Gitme Kal ardından Tut Beni Düşmeden.. eh ben şiir sevmem ama Kesmeşeker’in şiirlerini kim sevmez ki..
    bu hikaye Grizu Bira ve Kahve’yle devam eder.. sonra daha neler neler..
    belki Mavi Sakal belki Objektif illa biraz Whisky.. görücez..
    ama ben bu ruh halini seviyorum.. nasıl besleyeceğimi de çok iyi biliyorum.. kahveyle yapacağım kahvaltıyı bekliyorum mesela.. bi saniye sonra ağlayabilir.. ardından da deli deli gülebilirim..
    başka bir insan gibi hissetmeyi çok seviyorum..

    **Kesmeşeker yeni albüm yapmış ha..

    Midnight in Paris

    Pazar 4 Aralık 2011

    gülesim geldi evin aynı köşesinde yatarak geçirdiğim bilmem kaç yüzüncü günde böyle bir başlık yazabildiğim için.. tamam çok popüler bir film kimse de benim kalkıp Paris’e gittiğimi düşünmemiştir ama ne biliyim.. bu sıralar neye gülüp neye ağlayacağım pek belli olmuyor..

    dün akşam izledim Midnight in Paris hakkında konuşmak istedim.. film yorumu falan yapabiliyor değilim tabii hala.. yattığım yerden genel bir seyirci olarak geçirdiğim günler bana bu yeteneği bahşetmedi ama filmlerin bana hissettirdiklerini ya da filmin bir yerinde kendimi bulmayı seviyorum.. tabii kitaplar için de geçerli bu.. (merak ederseniz kadim krallıklar diyarında ezeli şampiyonlar, hizmet edilen mutlak iyi ve mutlak kötü güçlerin arasında vakit geçiriyorum bu sıralar.. ah bir kılıcım olsa diye hayıflanmayı da sürdürüyorum sıklıkla..) Midnight in Paris beni ilk dakikasında yakaladı desem inanır mısınız bilmem ama film aynen şöyle açılıyor..

    bu.. bu inanılmaz, şuna bir bak.. dünyada bu şehrin bir eşi benzeri daha yok.. hiç olmadı..

    bu şehrin yağmurda ne kadar nefes kesici görüneceğini hayal etsene.. bu şehri 1920′lerde hayal etsene, 1920′lerde Paris.. yağmurda, sanatçılar ve yazarlar..

    burada yaşayabileceğimi düşünüyorum.. Parislilerle aynı telden çalıyormuşuz gibi geliyor.. kendimi koltuğumun altında bir baget ile Rue Gauche’de, kitabıma dalıp gitmek için Cafe de Flore’a yürürken hayal edebiliyorum.. Hemingway buna “yürüyen şölen” diyordu..

    yok artık demek istiyorum ben kendi adıma.. hayır oturdum senaryo yazdım da haberim mi yok.. zaten Woody Allen da beni pek sever, geçenler de aradı ya Luna sen çok güzel bir omlet yapıyordun ya nasıl yapıyordun bana bi tarif et dedi.. ettim tabii ama sırrımı da söylemedim.. orjinalini yemek için alsın Owen Wilson’u gelsin kerata..

    siz şimdiye kadar Midnight in Paris’in konusunu okumuşsunuzdur biryerlerden.. benim burda anlatmama gerek yok.. okumadıysanız buyrun burdan okuyun..benim kadar sevmeseniz de vakit kaybı olmaz en azından..

    film sırasında uzun uzun Paris sokaklarında kendimi hayal ettim.. bir de şunu farkettim, kendimi Paris’te turist olarak değil de orda yaşıyormuş gibi hayal ediyorum hep.. niyeyse elimde hep bir çanta o çantada ıvır kıvır ve hep bir demet çiçek.. bir de Fransızca rock fena olmuyo hani.. konsere felan giderdim.. kesin bol bol kahve içerdim ama şarap pek bana göre değil.. işin içine bir de peynir girdi mi midem takla atar ertesi sabaha.. hatta ertesi güne kalmaz daha o akşamdan yanmaya başlar.. bi de rica edicem şu Eiffel kulesinin orasına burasına yanarlı dönerli ışıklar asmaz mısınız.. verin efendi gibi aşağıdan spotları.. ihtişamıylan dursun kuzucuk..

    işte böyle diye diye geldik filmin sonuna.. siz benim anlattığım filmden birşey anlamadınız ama benim ağzımda nefis bir tat kaldı.. izlerseniz sizin de kalır merak etmeyin..

    **gördüğünüz gibi son iki yazıda evde yatarken adlı çalışmalarımı kullanıyorum.. benim için en iyisi bu idare ediverin artık çünkü terliklerimin dışında kirlenmiş camlara takılıyor sıklıkla gözlerim ve beli sakat biri için kirli cam kadar tehlikelisi yoktur der bir atasözü..

    beynimdeki tosbağalar

    Pazar 20 Kasım 2011

    sonunda dün Tijj kızdı, madem yatıyosun bütün gün bol bol da film izliyosun.. bari izlediğin filmleri anlat diye.. eh çocukluktan kalma alışkanlık bükemeyeceğim bir bilek bana hırlamazsa bazen mutfak rafındaki kavanoz gibi yıllarca aynı döngünün içinde kaybolabilirim..

    burda anahtar “bükemeyeceğim bilek”.. ha yarın gelip de madem bu kıza birşey yaptırmak için az çemkirmek lazım diye talihsiz bir hareket yaparsınız, sonra olacaklardan ben mesuliyet kabul etmem.. bakınız.. şekil budur..

    neyse..

    yok film yazmayacağım.. öyle bir merhaba demek için uğradım.. zaten dün izlediğim Blood & Chocolate‘dan sonra sinemaya küsmemem bile mucize gibi bişi.. ben nerden ne okudum da o filmi indirdim bilmiyorum ama o filmi kafama sokanlardan biriyseniz hiç açık etmeyin bence..

    genel durumumdan bahsedecek olursak geçen ay ki FilmEkimi‘den beri bir nevi hayat durdu benim için.. tosbağalar bile benden hızlı hareket ediyorlardır..

    Filmkimi’nin ilk günü annemi arayıp bak ben festivaldeyim, arka arkaya bi ton film izliyorum, arasan da telefonuma ulaşamazsan panik yapma dememin ardından annem “ah kızım o kadar saat nasıl oturacaksın, belin ağrımaz mı senin” demesiyle sıpanın aklına karpuz kabuğunu düşürdüğünden şüphelenmekteyim.. (bu deyim böyle değil mi? yok ya?) ki daha ertesi gün belim ağrımaya başlamıştı.. (zaten annem de “arama” dememin üzerine 2 saat içinde 3 kez aramıştı)

    gel zaman git zaman bu ağrı geçmediği gibi artmaya da başlayınca en sevdiğim şeyi yapıp doktora gittim.. efendime söyliyim belimde düzleşme varmış.. çok oturmaktan..

    bu da benim yıllarca “ne kadar uzun süre kıpırdamadan duracağımı bilsen şaşarsın” iddialarımı trajik bir şekilde doğrulamış oluyor..

    sonuç olarak, bir miktar raporlu yattım.. onun dışında da evde olduğum sürece devamlı yatıyorum.. çok az hareket ediyorum, eğilmiyorum, bişi kaldırmıyorum.. hiç bir iş yapmıyorum kısaca.. ama öyle bir girdap ki bu hareketsizlik, döne döne büyüyor..

    işte bu da benim şuan vardığım nokta..

    bu kadar yatıp bu kadar az kitap okur muydum ben bilmiyorum ama elimi kitaba bile sürmüyorum son günlerde..

    ama bir yandan da ne bileyim.. bünye bunu istiyormuş demeden edemeyeceğim.. sonuçta tüm hastalıkların beyindeki tuhaf şeylerle ilgili olduğuna da eminim.. işte benim beynimi tosbağalar ele geçirdi sorun bu.. ama eh buralardayım işte.. hem ters dönmüş tosbağa yatışımın ürünü lunalinka da fena gitmiyor hani.. biraz da onu izleyin canım..

    he bir de merak ederseniz, annen seni arama dedikten sonra niye yana yakıla aradı diye.. durum şu.. kazık kadar olmama, evlenip barklanmama rağmen annem beni burnumu sıka sıka sevmek konusunda ısrarcı.. aramasının sebebi bana şunu söylemekmiş.. “madem sinemaya gidiyorsun, canın mısır felan çeker.. sana harçlık yolladım..” nasıl? sanat ve sanatçının annemden büyük dostu olamaz:)

    canım mısır çekermiş:)

    Şarap gazoz üzüntü ve muz kabuğu..

    Çarşamba 7 Eylül 2011

    gittim döndüm..

    Cuma 26 Ağustos 2011

    insan uzun süre yazmayınca nerden başlayacağını nasıl yazacağını pek bilemiyor..
    bir Hobbit hikayesi kadar eğlenceli olmasa da döndüm ben..
    gitmeden önce koşuşturdum durdum.. şimdi de farkı yok..
    bir sene boyunca beklenen Kabak ziyareti gerçekleşti.. ve yine karanlık yalanlarla dolu hayatımıza geri döndük.. çok içler acısı ve dramatik bir cümle oldu ama burdan bakınca öyle gözüküyor yapacak bir şey yok..

    Kabak’tan biriyle konuştum geçen gün.. naber dedi.. nolsun dört duvar dedim.. allah sabır versin dedi.. katlanmaya çalışıyoruz dedim..

    gitmeden önce çok çalıştım.. bir güzel bebeğin doğumuna şahitlik ettim, bir “eskici”nin ürün çekimine katıldım.. bu arada makinamı değiştirmeye iyiden iyiye karar verdim.. tabii gene ince hesaplar başladı.. onun dışında iş yerimde de çıkmaz ayın 9 çarşambası bir araya geldi, öyle ki bir ara öğrenci moduna geçip 4 saat uyu 4 saat çalış şeklinde idare ettim.. heralde bu yüzden tatile biraz gergin başladım.. ama kitap okumak ve sadece durmak herşeyin ilacı.. insan kendini bozup hurdaya çıkarabildiği gibi kendi kendine ilaç da olabiliyor..

    tatilimize Kaş’da başladık, Ado bize ev sahipliği yaptı ve bana güzel güzel çiçekler verdi.. eve geldiğim gibi ektim hepsini, umarım tutacaklar.. tutarlarsa ben de isteyenlerle paylaşıveririm.. güzel olur..

    sonra Kabak’ta bol bol kitap okuyup bira tükettim.. kendime bu sene bambaşka bir kıyak geçip Kabak’ta Isabel Allende okudum.. Isabel Allende benim zor gün dostum, enerji verici “sihirli mantar”ım.. o yüzden evde hep okunmamış bir kitabını mutlaka tutarım zor günler için.. hele Kabak gibi enerji dolduğum bir yerde harcamam hiç.. Denizin Altındaki Ada iki günde kum oldu eridi ellerimde.. belki seneye (tabii mutlaka yeni bir kitap yazması lazım bu arada) de Haruki Murakami alırım yanıma bir tane..
    şimdi yine tatilden önceki son gün.. bu sefer büyük beklentilerim yok, o yüzden hayal kırıklıklarına açığım.. (“hayal kırıklıklarına bayılırım” demişti birgün  biri bana..) ama lütfen çok kalbimi kırmaynız.. yeni fotolar istiyorum tatil dönüşü bir sürü.. bir de şu “eskici”nin photoshop işleri bitse çok güzel olur..
    ama yok sana bu kadar yeter, nefis bir tatil olacak, işlerin hem hayatında hem de işinde rast gidecek, mutluluktan al yanak olacaksın diyorsanız ona da eyvallah..

    Kabak’ta bu sene çek dalga vardı.. ben sevdim.. bu dalgalarda yüzdüm.. bu fotoğrafı çektiğimin ertesi günü dalgalar 2 metreyi buldu.. onları da sevdim.. onlarla da yüzdüm..

    bir gece bu gökyüzüne alık alık bakarken hayatımın en parlak ve uzun yıldız kaymasını gördüm.. sandım ki gökyüzü ikiye bölündü..

    o sağda kitap okuyan benim.. kahvaltı üstü..

    işte şimdi burnumun direği sızladı..

    I told you I was trouble..

    Perşembe 28 Temmuz 2011

    Haruki Murakami ya da Isabel Allende için sık sık hissettiğim bir rahatsızlık vardır.. ölürlerse ya da yazmayı bırakırlarsa diye.. bugün mp3 çalarım benim için bir Amy şarkısı seçmişken içim buruldu.. ben Amy’yi çok seviyordum..