Lunawar
  • ANASAYFA
  • ring around the rosie..

    kendi kendimle yenişememeyi sevmiyorum ama bu genel geçer bir düşünce.. yani genelde içine düştüğüm bu durumu sevmiyorum çünkü kendimi çaresiz ve mutsuz hissetmeyi kazık kadar olmuş bu bünyeye sindiremiyorum.. hayır anacığının eteği dibinde gelecek planları yaparak ve bunların doğrultusunda yaşayarak geçirmedim ki hayatımı.. bugün burda yarın yok bile..

    ama gel gör,bir yandan da seviyorum bu durumumu, özele indiğimde de hala kendimde bir parça umut görüyorum ki aslında bu da loto oynamışımcasına çaresiz bir durum.. ben daha olmak fiili bir yana nasıl olmak istediğime bile karar verebilmiş değilim.. kaldı ki büyüyüp çocuk falan yapayım.. bir yerde durup başarılı oluğum konularda kendimi geliştirmek adına birşey yapayım.. hayır ben bugün öyle yarın böyleyim.. bir yandan tam kalkındırmaya çalıştığım hayatımla gurur duyacak gibi olurken diğer yandan bunca yaşanana değer miydi diye düşünmekten kendimi alamıyorum.. kaldı ki “hayatta en nefret ettiğim şey..” diye başlayan cümleler kuran insanlara gıcık olurum.. çünkü bana biri sorsa hayatta en nefret ettiğim şeyi öyle kararsız kalırım ki “hayatta hiç bir şeyden o kadar nefret etmiyorum” diye ahkam keser ama nefret ettiğim şeylerin listesini ve çok sevdiğim şeylerin listesini yapmaya kalktığımda nefret ettiklerim essiz virgülsüz dökülürken sevdiklerim için kafamı hafifçe eğip gözlerimi havada olmayan bir yere dikerek düşünmeye başlarım.. hayatta “en nefret ettiği şey”leri bulunanları da sevmem doğal olarak, kıskanırım.. oysa ki “en” diyebilmek için neler vermezdim ben..

    bir şeylere inanabilmek için..

    bir şeylere karşı o kadar büyük bir his besleyebilmek için..

    bir yerlere ait olmak için..

    biraz da olsa ben olabilmek için..

    bazı günler “life is a pigsty” bazı günler değil..

    çarşamba akşamı bolca içtik departman kutlaması bahnesiyle.. sonra devam ettik bi kaç arkadaş.. sonra evde kardeşle.. sabah 4:30du sanıyorum yattığımda.. sonra mesai yeniden bir iki saat sonra.. bazen akşamdan kalma olmayı çok seviyorum ve dün öyle bir gün geçirdim.. sanki kendim değilmişim gibi.. başka türlü de düşünebildiğim.. o kadar iyi hissettim ki kendimi.. aynı şarkıdaki gibi.. (I thought I was someone else, someone good) sonra nefis bir uyku..
    bu sabah kalktım aklımda binlerce şarkı.. dün o akşamdan kalma ruh haliyle o kadar güzel şeyler dinledim ki.. çalan her nota benim içimdeydi.. aynaya hiç bakmamış olsam ışık falan saçtığımı sanabilirdim içimde çalan müzikle..
    yola çıktım, müziğim hala kulağımda.. önce David Bowie Wild is the Wind‘de “with your kiss my life begins” dedi sonra Morrisey ağız dolusu Life is a Pigsty.. demek ki hala alkollüyüm ki müzik içimde çalmaya devam etti.. sonra nerden geldiği belirsiz bir Kesmeşeker hissi çöktü..
    önce (her zaman) Acıların Kralı, sonra Gitme Kal ardından Tut Beni Düşmeden.. eh ben şiir sevmem ama Kesmeşeker’in şiirlerini kim sevmez ki..
    bu hikaye Grizu Bira ve Kahve’yle devam eder.. sonra daha neler neler..
    belki Mavi Sakal belki Objektif illa biraz Whisky.. görücez..
    ama ben bu ruh halini seviyorum.. nasıl besleyeceğimi de çok iyi biliyorum.. kahveyle yapacağım kahvaltıyı bekliyorum mesela.. bi saniye sonra ağlayabilir.. ardından da deli deli gülebilirim..
    başka bir insan gibi hissetmeyi çok seviyorum..

    **Kesmeşeker yeni albüm yapmış ha..

    drive

    Ryan Gosling‘i çok severim Lars and the Real Girl‘den beri ama şimdilerde o kadar çok adını duydum ki sevdiğim herşeye karşı verdiğim tepkiyi verip onu gözardı ediyorum.. kıskanç adamım ben ya yalnızca ben seveyim ya da gitsin sevenlerine istiyorum..

    yani normalde bu filmi bu bu kadar erken izlememem gerekiyordu  ama evdeki yatak maceram uzayınca dayanamadım izledim.. (bu arada iş başı yaptım bu hafta.. iyi gibiyim, film maceralarım sona erdi.. ama yazacak bişeyler var hala..)

    film üzerine çok konuşuldu, yazıldı, çizildi.. filmden olduğu kadar bunlardan da uzak durmaya çalıştım.. sadece bir yazı okumuştum, izleyince anladım ki o yazıdan başka da birşey okumama gerek yokmuş.. (siz de gerçek bir film eleştirisi istiyorsanız onu okuyun bence..) hatta bu yazıda bile fimden daha çok cümle var sanırım..

    Drive genel olarak bir çizgi roman havasında geçiyor.. Ryan Gosling harika bir anti-kahraman rolü çizmiş.. tüm hayatı boyunca kendinden emin, yapılması gerekiyorsa yapılır mantığıyla ilerlemiş son sahneye kadar süper bir anti-kahraman gururuyla.. zaten hayatının ipleri bir kez elinden kaçmış.. onda da fazla söze gerek yok.. uzun bakışmalar, saçı kulağının arkasına itişler, bir yudum su içmeler.. tüm bu aşkvari durumlar ve uzun sessizlikler filmin çizgi roman havasını vereniydi.. ufak ayrıntılar, söylenmeyen sözler, kahraman da anti-kahraman olunca boşlukları seyirci kendi kafasından dilediği şekilde doldurabiliyordu.. (hepimiz kendi hayatlarımızın anti-kahramanları değil miyiz ha?) zaten dışardan bakınca absürd gözükebilecek bu sessiz bakışmalar filmin başındaki susuz aksiyon sahnesiyle filmin içine vakumla çekilmiş seyirci için uzun iç diyaloglara dönüşmeye müsait hale geliyor..

    benim istisnasız en sevdiğim tonlardan olan o turuncu ton (bunun bir adı varsa bana söyleyiverin) filmin genel havasına hakim ve insanı daha bir doksanlara götürüyor ya da çizgi roman sayfalarını anımsatıyor.. birçokların bu kadar başarılı oyuncu bir araya gelince daha derin diyaloglu daha komplike senaryolu bir film beklediğini tahmin edebiliyorum, ben de bu kadar sade olabileceğini düşünmemiştim açıkçası.. ama Nino’nun (Ron Pearlman) uzun uzun konuşmasına karaktere bir tarih oluşturmasına gerek var mı ki.. yada  Bryan Cranston‘nun rolü Shannon.. bu adamlar zaten geçmişlerinmi ve kişilikerini yüzlerinde taşıyabilen adamlar.. ve mesela Irene’nin (Carey Mulligan) Driver evden çıktıktan sonra masaya oturuşu için herhangi bir repliğe ihtiyacı var mı ki?

    filmin müziklerine gelince, özellikle College ve Electric Youth’un A Real Hero’su uzun uzun dinlenmeyi hakediyor.. filme karanlık gücünü veren şeylerden biri de bu şarkı gibi ve tabii ki senaryoya..

    ha sahi.. senaryoyu biz yazmıştık değil mi:) bizi daha ne kadar fazla etkileyebilir ki?

    bugün bakınız.com‘da okuduğuma göre James Sallis boş durmamış bir de 6 sene sonrayı anlatan Driven’ı yazmış.. acaba ikinci film mi yolda diye merak ediyor insan.. güzel olmaz mıydı?

    Midnight in Paris

    gülesim geldi evin aynı köşesinde yatarak geçirdiğim bilmem kaç yüzüncü günde böyle bir başlık yazabildiğim için.. tamam çok popüler bir film kimse de benim kalkıp Paris’e gittiğimi düşünmemiştir ama ne biliyim.. bu sıralar neye gülüp neye ağlayacağım pek belli olmuyor..

    dün akşam izledim Midnight in Paris hakkında konuşmak istedim.. film yorumu falan yapabiliyor değilim tabii hala.. yattığım yerden genel bir seyirci olarak geçirdiğim günler bana bu yeteneği bahşetmedi ama filmlerin bana hissettirdiklerini ya da filmin bir yerinde kendimi bulmayı seviyorum.. tabii kitaplar için de geçerli bu.. (merak ederseniz kadim krallıklar diyarında ezeli şampiyonlar, hizmet edilen mutlak iyi ve mutlak kötü güçlerin arasında vakit geçiriyorum bu sıralar.. ah bir kılıcım olsa diye hayıflanmayı da sürdürüyorum sıklıkla..) Midnight in Paris beni ilk dakikasında yakaladı desem inanır mısınız bilmem ama film aynen şöyle açılıyor..

    bu.. bu inanılmaz, şuna bir bak.. dünyada bu şehrin bir eşi benzeri daha yok.. hiç olmadı..

    bu şehrin yağmurda ne kadar nefes kesici görüneceğini hayal etsene.. bu şehri 1920′lerde hayal etsene, 1920′lerde Paris.. yağmurda, sanatçılar ve yazarlar..

    burada yaşayabileceğimi düşünüyorum.. Parislilerle aynı telden çalıyormuşuz gibi geliyor.. kendimi koltuğumun altında bir baget ile Rue Gauche’de, kitabıma dalıp gitmek için Cafe de Flore’a yürürken hayal edebiliyorum.. Hemingway buna “yürüyen şölen” diyordu..

    yok artık demek istiyorum ben kendi adıma.. hayır oturdum senaryo yazdım da haberim mi yok.. zaten Woody Allen da beni pek sever, geçenler de aradı ya Luna sen çok güzel bir omlet yapıyordun ya nasıl yapıyordun bana bi tarif et dedi.. ettim tabii ama sırrımı da söylemedim.. orjinalini yemek için alsın Owen Wilson’u gelsin kerata..

    siz şimdiye kadar Midnight in Paris’in konusunu okumuşsunuzdur biryerlerden.. benim burda anlatmama gerek yok.. okumadıysanız buyrun burdan okuyun..benim kadar sevmeseniz de vakit kaybı olmaz en azından..

    film sırasında uzun uzun Paris sokaklarında kendimi hayal ettim.. bir de şunu farkettim, kendimi Paris’te turist olarak değil de orda yaşıyormuş gibi hayal ediyorum hep.. niyeyse elimde hep bir çanta o çantada ıvır kıvır ve hep bir demet çiçek.. bir de Fransızca rock fena olmuyo hani.. konsere felan giderdim.. kesin bol bol kahve içerdim ama şarap pek bana göre değil.. işin içine bir de peynir girdi mi midem takla atar ertesi sabaha.. hatta ertesi güne kalmaz daha o akşamdan yanmaya başlar.. bi de rica edicem şu Eiffel kulesinin orasına burasına yanarlı dönerli ışıklar asmaz mısınız.. verin efendi gibi aşağıdan spotları.. ihtişamıylan dursun kuzucuk..

    işte böyle diye diye geldik filmin sonuna.. siz benim anlattığım filmden birşey anlamadınız ama benim ağzımda nefis bir tat kaldı.. izlerseniz sizin de kalır merak etmeyin..

    **gördüğünüz gibi son iki yazıda evde yatarken adlı çalışmalarımı kullanıyorum.. benim için en iyisi bu idare ediverin artık çünkü terliklerimin dışında kirlenmiş camlara takılıyor sıklıkla gözlerim ve beli sakat biri için kirli cam kadar tehlikelisi yoktur der bir atasözü..

    beynimdeki tosbağalar

    sonunda dün Tijj kızdı, madem yatıyosun bütün gün bol bol da film izliyosun.. bari izlediğin filmleri anlat diye.. eh çocukluktan kalma alışkanlık bükemeyeceğim bir bilek bana hırlamazsa bazen mutfak rafındaki kavanoz gibi yıllarca aynı döngünün içinde kaybolabilirim..

    burda anahtar “bükemeyeceğim bilek”.. ha yarın gelip de madem bu kıza birşey yaptırmak için az çemkirmek lazım diye talihsiz bir hareket yaparsınız, sonra olacaklardan ben mesuliyet kabul etmem.. bakınız.. şekil budur..

    neyse..

    yok film yazmayacağım.. öyle bir merhaba demek için uğradım.. zaten dün izlediğim Blood & Chocolate‘dan sonra sinemaya küsmemem bile mucize gibi bişi.. ben nerden ne okudum da o filmi indirdim bilmiyorum ama o filmi kafama sokanlardan biriyseniz hiç açık etmeyin bence..

    genel durumumdan bahsedecek olursak geçen ay ki FilmEkimi‘den beri bir nevi hayat durdu benim için.. tosbağalar bile benden hızlı hareket ediyorlardır..

    Filmkimi’nin ilk günü annemi arayıp bak ben festivaldeyim, arka arkaya bi ton film izliyorum, arasan da telefonuma ulaşamazsan panik yapma dememin ardından annem “ah kızım o kadar saat nasıl oturacaksın, belin ağrımaz mı senin” demesiyle sıpanın aklına karpuz kabuğunu düşürdüğünden şüphelenmekteyim.. (bu deyim böyle değil mi? yok ya?) ki daha ertesi gün belim ağrımaya başlamıştı.. (zaten annem de “arama” dememin üzerine 2 saat içinde 3 kez aramıştı)

    gel zaman git zaman bu ağrı geçmediği gibi artmaya da başlayınca en sevdiğim şeyi yapıp doktora gittim.. efendime söyliyim belimde düzleşme varmış.. çok oturmaktan..

    bu da benim yıllarca “ne kadar uzun süre kıpırdamadan duracağımı bilsen şaşarsın” iddialarımı trajik bir şekilde doğrulamış oluyor..

    sonuç olarak, bir miktar raporlu yattım.. onun dışında da evde olduğum sürece devamlı yatıyorum.. çok az hareket ediyorum, eğilmiyorum, bişi kaldırmıyorum.. hiç bir iş yapmıyorum kısaca.. ama öyle bir girdap ki bu hareketsizlik, döne döne büyüyor..

    işte bu da benim şuan vardığım nokta..

    bu kadar yatıp bu kadar az kitap okur muydum ben bilmiyorum ama elimi kitaba bile sürmüyorum son günlerde..

    ama bir yandan da ne bileyim.. bünye bunu istiyormuş demeden edemeyeceğim.. sonuçta tüm hastalıkların beyindeki tuhaf şeylerle ilgili olduğuna da eminim.. işte benim beynimi tosbağalar ele geçirdi sorun bu.. ama eh buralardayım işte.. hem ters dönmüş tosbağa yatışımın ürünü lunalinka da fena gitmiyor hani.. biraz da onu izleyin canım..

    he bir de merak ederseniz, annen seni arama dedikten sonra niye yana yakıla aradı diye.. durum şu.. kazık kadar olmama, evlenip barklanmama rağmen annem beni burnumu sıka sıka sevmek konusunda ısrarcı.. aramasının sebebi bana şunu söylemekmiş.. “madem sinemaya gidiyorsun, canın mısır felan çeker.. sana harçlık yolladım..” nasıl? sanat ve sanatçının annemden büyük dostu olamaz:)

    canım mısır çekermiş:)

    antilop ve flurya

    haftalardır çektiğim bel ağrısının bana en büyük katkısı bol bol film izlemek ve biraz da kitap okuyabilmek oldu..

    birsüre önce başladığım ama bitirmek için bir türlü fırsat bulamadığım Antilop ve Flurya da bu arada rafta, okunmuş kitaplar arasında yerini aldı.. genel yargım Margaret Atwood hakkında daha fazla şey öğrenip başka kitaplarını da okumak istediğim yönünde..

    kitapta gelecek insan ırkı için bir korku ütopyası olarak çizilmiş.. şimdilerde ayıplayıp karşı durduğumuz birçok şey o günler için tüketilmesi normal şeyler haline gelmiş.. şiddet ve idamlar.. kadınlara ve özellikle çocuklara yönelik cinsel istismar.. uyuşturucu maddelerin legal olması ve yaş sınırının olmaması.. yiyeceklerin kalitesiz ve doğal olmaması.. insan kedi kendini yoketmeden önce olabildiğince kendine ve dünyaya zarar vermiş ve şimdi dünya “yeni” birşeye hazır.. Margaret Atwood’un bu kitabındaki “yeni dünya” her ne kadar korku ütopyasıyla gelmiş de olsa bir yandan da o kadar cazip ki.. kitabın sonlarına doğru bu yeni dünya için karar verici olmak hakkında düşünmekten kendimi alamadım..

    kitap alternatif dünyalardan hoşlananlar için oldukça ilgi çekici olabilir diye düşünüyorum ama sanıyorum bir alternatif dünya olabileceğine inanmayanlar için ise büyük bir zaman kaybı ki belki de bu konuda düşünmesi gereken birincil kişiler onlar.. ya da benim alternatif dünyalar hakkında bu kadar düşünüyor olmam zaman kaybı.. ama alternatif dünyalar bana alternatif bir hayat için ilham veriyorlar.. tüm umudumu çalmalarına kaşın..

    “Flurya, sahildeki mercanladan Flurya’nın Çocuklarının kemiklerini yarattı. Etlerini de mangodan yarattı. Antilop’un Çocukları’ysa Antilop’un yumurtladığı dev bir yumurtadan çıktılar. Aslında Antilop iki yumurta yumurtlamıştı: Biri hayvanlarda, kuşlarla ve balıklarla, diğeriyse sözcüklerle doluydu. Ama sözcüklerle dolu yumurta önce çatladı. Flurya’nın Çocukları o sırada çoktan yaratılmış olduklarından bütün sözcükleri yediler, çünkü karınları açtı. Böylece ikinci yumurta çatladığında ortada hiç sözcük kalmamıştı. Hayvanlar işte bu yüzden konuşamaz.”

    Restless

    Gus Van Sant‘ın filmografisine baktığımda bir sürü filmini de izlemiş olduğumu gördüm ama onun “tarz”ını anlamama yetmemiş pek sanıyorum.. Restless‘ı seçerken Filmekimi sayfası dışında hiçbirşey okumamıştım.. hikaye güzel, ekime uygun gelmişti o kadar.. ama filmin başlangıcında cast’ı izlerken müziklerinin Danny Elfman tarafından yapıldığını görünce biraz tuhaf hissettim.. bu filmde bir gotiklik olmalıydı.. derken karşımıza cenaze törenlerine giden, hayali bir kamikaze dostu olan ya da bir kamikaze hayaletiyle dostluk eden bir genç, Enoch, bir de ’50 ler ’60lardaki gibi giyinmeyi seven son nefesine az zaman kalmış olmasına rağmen Darwin’in muhteşem bir bilimadamı olduğunu düşünen bir genç bayan, Annabel, çıktı.. bu iki kişinin bir cenazede başlayan hikayeleri zaman zaman çok güldürse de genelde boğazda bir düğüm kıvamında devam ediyor..

    film hakkında daha fazla bilgi vermek istemiyorum aslında zaten film gayet naif bir film.. ama başrol oyncusu Henry Hooper’la ilgili bu bilgi bence önemli.. Henry Hooper‘ın James Franco’ya benzeyen mimikleri beni meraka sürükledi.. zira her ne kadar sıksık bunu inkar etsem de bir James Franco hayranı sayılırım.. ama Henry Hooper Dennis Hooper‘ın oğlu imiş..

    peki şimdi nereye

    muhteşem film tatilim sonunda bitti.. bu sene her ne kadar film seçerken “bu sene galiba çok iyi film” yok derken birbirinden güzel dokuz filmle cuma akşamı festival maratonunu sonlandırdım..

    bu sene festivalin galibi bence açık arayla Peki Şimdi Nereye (et maintenant, on va oû) oldu.. gitmeden önce Tijj tarafından bayağı hazırlandım filme ve eh biraz da korktum tabi.. bu kadar heveslenip ya beğenmessem diye.. ama film aynı Tijj’in dediği gibi çıktı.. yönetmenini bilmeseydik de bir kadının elinden çıktığını anlardık ve mutlaka ama mutlaka tekrar ve hep beraber izlememiz şart..

    film Lübnan’da ismi belli olmayan bir köyde geçiyor.. bir arada yaşayan Müslüman ve Hıristiyan halk her ne kadar iç içe gözükseler de sadece dinlerinden ötürü en ufak bir kışkırtmaya açıktırlar.. tabii tüm dünyada olduğu gibi dinler arası çatışmalar hız kesmeden devam etmektedir.. bu zaman zaman küçük patlamalar yaşayan köy halkı bir Müslüman Hıristiyan ayaklanmasından haberdar olmasın ve yine kan gözyaşı dökülmesin diye köyün kadınları el ele vererek bu çatışmalardan köyün erkeklerini uzak tutmaya çalışırlar..

    sonuçta çocuklarını kurban veren, kocalarını elleriyle gömen yine onlardır..

    filmin birçok sahnesinde boğazınıza düğümlenen yumruya engel olamayacağınız gibi defalarca kez de kahkahalara gömülmenize de engele olamıyorsunuz.. izlerken bir çok kez içim yanarak  “ahhh” dememe rağmen bir yandan da kadın elinden çıktığı her satırda belli olan senaryonun repliklerine defalarca kez sanki kendi ailemin içinde yaşanıyormuşçasına güldüm..

    şimdi ilk fırsatta yönetmen ve aynı zamanda başrol oyuncusu Nadine Labaki’nin bir önceki filmi Caramel’i de edinip izlemek istiyorum.. en az bu filmi kadar etkileyici olduğuna eminim..

    filmin fragmanına bu linkten göz atabilirsiniz..

    işte bu da Nadine Labaki‘nin diğer filmi Caramel (Sukkar Banat)..

    Ada

    FilmEkimi başladı..

    ben yine bir miktar film için biletlerimi ve işyerimden iznimi aldım..

    bu mevsimde filmler arasında kaybolmayı seviyorum..

    ben film seçerken sevgilim bir filme de beraber gidelim dedi ve Ada‘yı seçti..

    Bulgaristan yapımı olması (ve İsveç) ve Laetitia Casta‘nın da başrolde olması beni hemen cezbetti.. bu arada Laetitia’nın iyiden iyiye rol yaptığını da gördük.. bence oldukça başarılıydı..

    yaklaşık 2 saat süren filmde sevgilimin deyişiyle “beklenen” herşey oldu.. ve sonasında da “beklenmeyen” herşey..
    bu yüzden hem seyirci hem de yönetmen (Kamen Kalev) mutlu olmuştur diye düşünüyoruz biz..

    tabii bunların yanında Thure Lindhardt adıyla da tanışmış olduk.. aslında birçok bildik filmde küçük rolleri olmuş.. (mesela Into the Wild) umarım bu film yüzüne güler..

    son olarak şaka  bir yana filmin tutarsızlığı birçoklarını rahatsız edecek boyutta ama absürdizmi benimseyenler için ise bulnmayacak güzellikte.. denemekte fayda var bence..

    filmin konusuna göz atmak isterseniz FilmEkimi sayfası burada..

    eylül baştan başlasaydı..

    yaşasın eylül geldi derken işte geçti bile.. ben o kadar uzaktaydım ki eylül değmeden geçiverdi.. ne bir yağmur ne bir bulut var bu eylülde.. ne hüzünlü şarkılar ne de bolca bira.. biraz melankoli bira deniz kıyısı.. depresif şarkılar ve olmadık yerlerde ve zamanlarda içilen biralar çok uzak sanki.. susamışken içilen ilk biranın ilk yarısı ne güzel giderdi oysa şimdi.. yemek saatlerini unutmak.. televizyondaki dizinin saatini kaçırmak.. zamansız uyumak, zamansız uyanmak.. olmadık yerlerde tatlı bir uykuya dalmak.. hele bir de biraz rüzgar varsa.. çantadan fotoğraf makinasını eksik etmemek.. inadına çiçek böcek deniz değilde karanlık yerlerin fotoğrafını çekmeye çalışmak.. daha çok okumak.. okumak değil de sanki içinde yaşamak, kitabın içinde nefes alamak.. Eminönü’ne inip otistik bakışlarla dolaşmak.. ıvır kıvıra 1 lira 2 lira deyip, ufak bir servet harcamak.. yağmurun altında bir filmden diğerine yol alırken çantadaki kitabı, fotoğtaf makinasını ıslatmamaya çalışarak saçak altından yürümek.. hatta çantada yedek çorap bulundurmak.. telefonun hiç çalmaması.. ama gerçekten hiç çalmaması.. ah, kendini unutmak.. sonra yeniden bulmak.. ne güzel olurdu şimdi.. iyi bir müzik ne iyi giderdi.. yeni bir grup keşfetmek, akşam konsere gitmek.. yeni, mis kokulu bir parfüm keşfetmek, sokaktan gelip evde daha soyunmadan bir bira daha açmak.. önce mutfaktan bir küllük alıp masaya koyup sonra üstbaş değiştirmeye gitmek.. sonra geceyi Meleklerin Düş Yaşamı, Donnie Darko, Garden State, Leon, The Crow, Rusalka ya da ne bileyim Girl Interrupted’la kapatıp bir buluta yatar gibi hafif sarhoş serin yatağa uzanmak ne güzel olurdu..

    foto; benim tabii ki de.. Sahilköy’den..