ring around the rosie..
2 01 2012
kendi kendimle yenişememeyi sevmiyorum ama bu genel geçer bir düşünce.. yani genelde içine düştüğüm bu durumu sevmiyorum çünkü kendimi çaresiz ve mutsuz hissetmeyi kazık kadar olmuş bu bünyeye sindiremiyorum.. hayır anacığının eteği dibinde gelecek planları yaparak ve bunların doğrultusunda yaşayarak geçirmedim ki hayatımı.. bugün burda yarın yok bile..
ama gel gör,bir yandan da seviyorum bu durumumu, özele indiğimde de hala kendimde bir parça umut görüyorum ki aslında bu da loto oynamışımcasına çaresiz bir durum.. ben daha olmak fiili bir yana nasıl olmak istediğime bile karar verebilmiş değilim.. kaldı ki büyüyüp çocuk falan yapayım.. bir yerde durup başarılı oluğum konularda kendimi geliştirmek adına birşey yapayım.. hayır ben bugün öyle yarın böyleyim.. bir yandan tam kalkındırmaya çalıştığım hayatımla gurur duyacak gibi olurken diğer yandan bunca yaşanana değer miydi diye düşünmekten kendimi alamıyorum.. kaldı ki “hayatta en nefret ettiğim şey..” diye başlayan cümleler kuran insanlara gıcık olurum.. çünkü bana biri sorsa hayatta en nefret ettiğim şeyi öyle kararsız kalırım ki “hayatta hiç bir şeyden o kadar nefret etmiyorum” diye ahkam keser ama nefret ettiğim şeylerin listesini ve çok sevdiğim şeylerin listesini yapmaya kalktığımda nefret ettiklerim essiz virgülsüz dökülürken sevdiklerim için kafamı hafifçe eğip gözlerimi havada olmayan bir yere dikerek düşünmeye başlarım.. hayatta “en nefret ettiği şey”leri bulunanları da sevmem doğal olarak, kıskanırım.. oysa ki “en” diyebilmek için neler vermezdim ben..
bir şeylere inanabilmek için..
bir şeylere karşı o kadar büyük bir his besleyebilmek için..
bir yerlere ait olmak için..
biraz da olsa ben olabilmek için..
çarşamba akşamı bolca içtik departman kutlaması bahnesiyle.. sonra devam ettik bi kaç arkadaş.. sonra evde kardeşle.. sabah 4:30du sanıyorum yattığımda.. sonra mesai yeniden bir iki saat sonra.. bazen akşamdan kalma olmayı çok seviyorum ve dün öyle bir gün geçirdim.. sanki kendim değilmişim gibi.. başka türlü de düşünebildiğim.. o kadar iyi hissettim ki kendimi.. aynı şarkıdaki gibi.. (
gülesim geldi evin aynı köşesinde yatarak geçirdiğim bilmem kaç yüzüncü günde böyle bir başlık yazabildiğim için.. tamam çok popüler bir film kimse de benim kalkıp Paris’e gittiğimi düşünmemiştir ama ne biliyim.. bu sıralar neye gülüp neye ağlayacağım pek belli olmuyor..
sonunda dün Tijj kızdı, madem yatıyosun bütün gün bol bol da film izliyosun.. bari izlediğin filmleri anlat diye.. eh çocukluktan kalma alışkanlık bükemeyeceğim bir bilek bana hırlamazsa bazen mutfak rafındaki kavanoz gibi yıllarca aynı döngünün içinde kaybolabilirim..
haftalardır çektiğim bel ağrısının bana en büyük katkısı bol bol film izlemek ve biraz da kitap okuyabilmek oldu..
muhteşem
yaşasın eylül geldi derken işte geçti bile.. ben o kadar uzaktaydım ki eylül değmeden geçiverdi.. ne bir yağmur ne bir bulut var bu eylülde.. ne hüzünlü şarkılar ne de bolca bira.. biraz melankoli bira deniz kıyısı.. depresif şarkılar ve olmadık yerlerde ve zamanlarda içilen biralar çok uzak sanki.. susamışken içilen ilk biranın ilk yarısı ne güzel giderdi oysa şimdi.. yemek saatlerini unutmak.. televizyondaki dizinin saatini kaçırmak.. zamansız uyumak, zamansız uyanmak.. olmadık yerlerde tatlı bir uykuya dalmak.. hele bir de biraz rüzgar varsa.. çantadan fotoğraf makinasını eksik etmemek.. inadına çiçek böcek deniz değilde karanlık yerlerin fotoğrafını çekmeye çalışmak.. daha çok okumak.. okumak değil de sanki içinde yaşamak, kitabın içinde nefes alamak.. Eminönü’ne inip otistik bakışlarla dolaşmak.. ıvır kıvıra 1 lira 2 lira deyip, ufak bir servet harcamak.. yağmurun altında bir filmden diğerine yol alırken çantadaki kitabı, fotoğtaf makinasını ıslatmamaya çalışarak saçak altından yürümek.. hatta çantada yedek çorap bulundurmak.. telefonun hiç çalmaması.. ama gerçekten hiç çalmaması.. ah, kendini unutmak.. sonra yeniden bulmak.. ne güzel olurdu şimdi.. iyi bir müzik ne iyi giderdi.. yeni bir grup keşfetmek, akşam konsere gitmek.. yeni, mis kokulu bir parfüm keşfetmek, sokaktan gelip evde daha soyunmadan bir bira daha açmak.. önce mutfaktan bir küllük alıp masaya koyup sonra üstbaş değiştirmeye gitmek.. sonra geceyi Meleklerin Düş Yaşamı, Donnie Darko, Garden State, Leon, The Crow, Rusalka ya da ne bileyim Girl Interrupted’la kapatıp bir buluta yatar gibi hafif sarhoş serin yatağa uzanmak ne güzel olurdu..