Lunawar
  • ANASAYFA
  • Archivio della Categoria 'yemek'

    ciğer kebap

    Cumartesi 6 Mart 2010

    şimdi durup dururken nerden çıktı bu diyebilirsiniz.. fotoğrafları düzenlerken görünce canım çekti işte..

    Adana’ya ilk gittiğimde de ciğer yemiştim.. tabii ki de tadı damağımda kaldı.. üzerinden bir sene geçtikten sonra Adana’ya giderken aklıma ilk gelen şeylerden biri ciğer oldu gene..

    Adana’da yaşayıp da sağlıklı kalmak benim için pek mümkün birşey olmazdı herhalde.. zira uçakla geri dönerken bile çantamda pişirilmeye hazır içli köfte, 5 litre acılı şalgam, tatlı ve tadı damağımda ağzımda ciğer tadı vardı..

    işte resimdeki ciğerler o ciğerler..

    bir limon bahçeinde yedik kebaplarımızı.. tepemizde limon ağaçları soframız dolup taşmış.. ciğerden sonra başka şeyler de geldi masamıza ama ben kenimi durdurup da başka resim çekmeyi beceremedim..

    giderseniz aklınızda olsun..

    Tülay’cım.. neydi restaurantın adı?

    sangria

    Salı 2 Mart 2010

    haftasonu annecim bir süpriz yaptı ve İstanbul’a geldi.. ben de herşeye bir ara verdim zorunlu olarak.. bana kalsa duracağım yoktu..yetti mi derseniz yetmedi tabii..

    yukarıdaki resimleri bu sefer ben çekmedim.. Nell çekti.. annemi de alarak kuzenlerimin evine gittik yemeğe.. dört kuzen bir teyze olunca muhabbet de tatlı oldu tabii.. ailenin kadınları olarak tüm muhabbetleri mutfakta sandalye tepesinde tamamlamaya bayılıyoruz..

    ben gözüme litrelik votkayı kestirince uzun süredir sözünü verip durduğum sangria’yı sonunda hayata geçirdik..resimleri ben çekmedim ama resimlerdeki eller bana ait..sangria’nın bir çok tarifinden biri benim yaptığımda.. votka+şarap+portakal suyu ve bol meyvadan oluşuyor. bir de servis yaptığım bardakların dibine bir parmak kadar soda koyuyorum.. koca sürahiyi bitirdik.. hatta biraz daha fazlasını..

    şimdi sırada yine uzun zamandır söz verdiğim WhiteRussian gecesi var.. malzemeler hazır.. kızlar da tamam.. geriye kalan tarih belirlemek..

    aşk pastası..

    Cuma 12 Şubat 2010

    birkaç saat sonra yola çıkıyorum..

    çok ani oldu.. yolculuk Adana’ya..

    uçakları hiç sevmiyorum.. ama katlanmama değecek bir şey için çıkıyorum yola.. (Mr. T gibi beni de bayıltsanız ya uçağa binerken..)

    yakın bir arkadaşımın yeğeni katılacak pazar sabahı aramıza.. beni bu eşsiz anı belgelemem için davet ettiler..

    ve evet, daha önce sormuştum ya.. sanırım bağamlılık yapacak.. öyle muhteşem bir an ki..

    ama söylemeden edemeyeceğim.. iki gün üst üste uçağa bineceğimi bilseydim sanırım iki gün önce sigarayı bırakmaya karar vermezdim..

    bu arada bu yandaki kırmızılı sevgilim için..

    pazar akşamına kadar burda olamadığıma göre ben de gider ayak bir süpriz yapayım istedim..

    içi nutellalı ve muzlu..

    üstü bitter çikolatalı ve çilekli..

    kakaolu keki çok şekerli çok..

    bu yol stresiyle yarısını yemesem bari..

    (hmmm.. kafiye mi oldu ne?)

    sushi

    Cuma 8 Ocak 2010

    bu yaşıma gelmiş hala sushi yememiştim..

    hafif bir başlangıç yaptım..

    resimdeki crunch roll..

    içinde yengeç var..

    ne çok sevdim.. ne de hiç..

    gerçekten hafif bir başlangıç oldu.. ama sevebileceğim birşeyler bulacağıma eminim..

    belki görgüsüzlük ediyorum ama biranın yanında süper aperatif oldu..

    mekan da Wasabi.. her bir yemeğini ayrı severim..

    önemli mevzu; tarhana

    Pazar 27 Aralık 2009

    tarhana çocukluktan kalma bir derin konu..

    heralde ömür boyu bıkmayacağım tatlardan ama keyfime göre yapılırsa..

    bir kere soğanla beraber sarımsak kavrulmalı içine..

    mümkünse hafif acı biber salçası da eklenmeli..

    bir de bolca nane..

    bizim orda yeşil kırma zeytinle yenir tarhana.. ne alaka demeden bir deneyin derim ben..

    ha, bir de tarhana hakkında bu kadar depreşmemin nedeni, süte karşı besin intöleransım çıktığından beri tarhana yememiş olmam.. (hani onda da yoğurt var ya..) bu sabah belki de 3-4 aydır yemediğim tarhanayı bir güzel mideme indirdim.. yememek beni daha fazla hasta ediyordu.. çok güzeldi.. çoook..

    annie

    Cuma 27 Kasım 2009

    benim küçük ısmarlama minik elli tatlı kuzumun bugün doğumgünü..

    mutlu yıllar.. ablacığınla..

    Çınarlı Han

    Cumartesi 17 Ekim 2009

    ben ne kadar denizi seviyorsam sevgilim de ormanı o kadar çok seviyor.. Körfez tatilimizde O’nu Hanlar‘a götürdüm.. mangal, et, kabak çiçeği dolması, közlenmiş sebzeler salatası, bira ve şarap eşliğinde.. hava zaten soğuktu, bir de ormanda gidince tam bir kış havası yaşadık..

    Hanlar Edremit-Yenice yolu üzerinde.. bu iki ilçe arasında ulaşım için dağları aşıyorsunuz.. minibüsün büyüğü, otobüsün küçüğü araçlar çalışıyor bu yolda.. yol üzerinde birsürü köy var.. rakım arttıkça, köy sayısı azalıyor.. o kadar yükseliyorsunuz ki, kilometrelerce içeride olmanıza rağmen bütün körfezi Ayvalıktan Küçükkuyu’ya görebiliyorsunuz..

    yol boyu adımbaşı çeşmeler var.. piknik yapılabiliyor buralarda ama ateş yakmaya izin yok.. eğer ateş yakılacaksa yol üzerindeki piknik alanlarından birini seçmek gerekiyor.. biz en eskisi olan Çınarlı Han’a gittik.. Çınarlı Han’da ister herşeyi siz getiriyorsunuz, ister “kendin pişir kendin ye” şeklinde tercihte bulunuyorsunuz..  Çınarlı Han’ın diğer piknik yerlerinde farkı, bir alabalık havuzunun olması.. isterseniz alabalık da yiyebiliyorsunuz.. biz herşeyimizi yanımızda geçirdiğimiz için sadece bir masaya örtü yaydırdık ve yerleştik, o kadar..

    sevgilim bize etlerimizi pişrdi, yemeğimizi yedik, içkilerimizi içtik ve sonra ormanda yürüyüşe çıktık.. yol kıyısından biraz uzaklaştığınızda o dev çam ağaçları sanki daha bir irileşiyor ve sıklaşıyor.. görebildiğiniz tek şey ağaçlar ve yerde gitgide yükselen eğrelti otları.. yoldan çok uzaklaşmamış olmamıza rağmen etraftaki dokunulmamışlığı hissediyorsunuz.. insana ait hiç birşey yok.. kısa birsüre sonra yoldan geçen araçların seslerini de kesiyor ağaçtan duvar.. biz şehir insanları için “hiçlik” duygusu işte bu kadar çabuk geliyor.. biraz daha yürüsem belki ne yönden geldiğimizi bile unutabilirim..

    hava kararmaya başladığında daha fazla soğuğa kalmamak için yola koyulduk.. dönüş yolu karnımız da tok olduğu için daha bir keyifliydi.. sanırım Körfez’de yaşıyor olsaydık, her hafta sonu soluğu orada alırdık..

    sucuk peşinde..

    Salı 13 Ekim 2009

    BellekKutusu’nda gördüğüm şu yazının ardından heralde gitmeseydim, rahatım kaçardı.. fikri sunduğum hemen herkes geldi.. Win, Momo, Tijin, Annie, Suiwar.. süper bir ekipti.. pazar 12:00 vapuruyla Kabataş iskelede buluştuk.. o kadar kalabalıktı ki, ek sefer koydular..

    adaya vardığımızda manastıra kadar yürümeye karar verdik, aslında yürümek istemeseydik de o kalabalıkta faytona binmemiz de pek mümkün gözükmüyordu..

    hava sıcak, yolumuz uzundu.. Yücetepe Kır Gazinosu’na vardığımızda artık hepimiz iyice acıkmıştık.. manastıra bile uğramadan hemen bir masa bulduk ve yemek sırasına girdik.. orada memnun kalmadığımız tek şey bu sıra oldu.. diğer günlerde de olan birşey mi bu bilmiyorum ama yemek almak biraz eziyetli geldi bize.. müşteriler siparişlerini vermek ve yemek almak için sıraya giriyorlar.. çok kalabalık olduğu için yorucu bir sıraydı.. yarım saatten fazla sürdü.. ama mutlu son için değerdi doğrusu..

    bu bekleyişin ardından, manzaraya karşı, ağaçların altında nefis bir yemek yedik.. Bağcı’nın kırmızı ve beyaz şarabını satıyorlar ve bence kırmızı olan çok lezzetliydi.. bol baharatlı taze sucuğu, taze ekmek ve çoban salata eşliğinde yerken mutluluktan gözlerim yaşardı.. kışın tekrar gelmek üzere planlar yapıldı..

    bu not sevgilime; ada yolculuğu sandığım kadar sıkıcı değilmiş.. kışın tekrar tekrar gidebiliriz diye düşünüyorum.. yolda bulmaca çözüp, kar kıyamette şarap içip sucuk yeriz..

    kıvanç ocakbaşı; kaldığımız yerden..

    Çarşamba 30 Eylül 2009

    neredeyse bir sene sonra yine aynı yerdeyiz..

    Kıvanç Ocakbaşı‘nın sokağına vardığımızda Ahmet Abi kapının önünde oturuyordu.. onu görünce içim rahatladı.. herşey yerli yerinde demek.. bir fazlayla.. bu sefer Annie de bizimle..

    kapının önünde sokağa atılmış masalardan birine kurulduk.. bu sefer Ahmet Abi’nin işine hiç karışmadık.. bir tek ne içeceğimizi söyledik.. rakı.. gerisini o halletti..

    ilk önce bostane.. nar ekşili, narlı, cevizli o güzel salata.. anlatırken bile o tatlı ekşi tadı hissetmemek mümkün değil.. (”tabaklar bile aynı” şaşkınlığı bende bu arada.. bir tek sanki güvercinler çoğalmış.. hani güvercinler ve küçük bir yapay şelale vardı kapının önünde.. ) sonra kurutulmuş patlıcan ve biber dolması.. öyle kıyma falan değil.. bıçak arası etle hazırlanmış.. kırmızı biber dolması yanında haydariyle.. şakşuka bir de.. biz bunlara sanki mücevhermiş gibi davranırken, üzerlerine hafif acılı biber salçası sürülmüş sıcak pideler geldi masaya..

    Ahmet Abi bu arada arasıra kapının önüne çıkıp bizimle laflıyor.. rakımıza su veriyor biryandan da.. (rakı suyumuzu masada bırakmadı ısınmasın diye, her seferinde dolaptan getirip bardaklarımızı dolduruyor..) bir de yeni elemanı var.. bir hafta kadar önce Ayvalık’a gelmiş ve şans eseri Ahmet Abi ile tanışmış biri.. sonra Ayvalık’a yerleşmiş.. (”Ahmet Abi efsunlu mu” sorusu kafada..)

    biz bunlardan bahsederken içerden ağır ağır et kokusu gelmeye başlıyor.. derken ortaya karışık kebap.. bir porsiyon Adana Kebap, bir porsiyon patlıcanlı kebap, bir porsiyon pirzola ve bir porsiyon da şiş kebap.. biberi domatesi cabası.. üç kişi, beşinci porsiyon olan bir Adana Kebabı daha istedik desem, yemekler hakkında fikir olur sanırım..

    bu arada Ahmet Abi daha siparişi verirken diyor ki “mırrayı köze koyuyorum..” biz kebaplarımızı yerken elinde üç küçük porselen fincan ve bir bakır cezve içerisinde mırrayla başımıza dikiliyor.. “hazmı kolaylaştırır” diyerek yemek arasında mırralarımızı içiriyor.. bu arada Türk Kahveleri de yolda..

    Ahmet Abi herşeyi öyle bir sistem içerisinde yapıyor ki, zaten herhangi bir aşırı doygunluk hali hissetmek mümkün değil.. kebaplardan sonra bize biraz karışık meyva getirdi.. biz onları atıştırırken küçük bakır kupalarda nar şerbeti ve en son da o güzel fincanlarda Türk Kahvesi..

    bize sunduğu herşey sanki kendisi içinmiş gibi..

    bizi gene iyi dileklerle, dünyanın mutlu varlıkları olarak uğurladı..

    Şaytan Sofrası’nda gün batımına doğru..

    Gümrük Cd. 2. Sk. No:2 (Oyakbank arkası)

    Tel: 266 312 84 82

    **bu arada Ahmet Abi çok güzel çiğ köfte de yapıyormuş ama sipariş üzerine.. beklerse kötü olurmuş.. gitmeden önce arayıp haber veriyorsunuz, O sizin için hazırlıyor..

    döndüm..

    Pazar 27 Eylül 2009

    nerde kalmıştık..

    evet, ben sessiz sedasız gitmiştim..

    sevgilimi de alıp çook uzaklara..

    bu sene bayram en çok bana geldi.. yandaki resimde sevgilim ve ben Şeytan Sofrası’ndan gün batımını izliyoruz.. öncesinde de Kıvanç Ocakbaşı‘ndaydık.. Sonrasında Hanlar’a piknik yapmaya gittik.. sonra Fethiye.. Momo’nun bahçesinden yeşil mandalina (dondurup kolaya buz olarak atmak için), karpuz ve biraz da sebze topladım.. biraz Göcek.. Kaya Köy ve Gemile.. dün, yani cumartesi akşamı İstanbul’a dönmüş bulunuyorum.. sanki Fethiye’den buraya koşmuşum gibi her kemiğim ayrı ayrı sızlıyor.. pişman değilim.. yolda olmak ayrı bir keyif.. yorgunluklara değiyor.. ne kitap okuyabildim ne de internete girebildim.. zaman su gibi akıp geçti.. bol bol yedim.. bol bol içtim.. fotoğraf çekmeye bile ne vakit bulabildim ne elim vardı.. varsa yoksa muhabbet.. ne güzel de ettim.. şimdi anlatacağım.. sırayla..

    yalnız demeden edemeyeceğim.. geldiğimde dehşete kapılmama bir sebep yeni sansür haberleri oldu.. aklımızı kaçırmış olmalıyız.. böyle hiçbirşey yapmadan durarak.. biliyorum, herkes her istediği siteye girebiliyor.. birçok insan yasaktan etkilenmiyor.. ben bile bazen Youtube’un hala (!) kapalı olduğunu unutuyorum.. erişimimde sorun yok.. başta eğlenceli gelebilir belki yasakları deliyor olmak.. yasakların engel oluşturmuyor olması.. küçükken gizli gizli biryerlere gitmek, gizli gizli sigara içmek gibi.. ama zaman geçtikçe anlamını yitiriyor bu gizlilik.. öğrenmek ve paylaşmak özgüre gerçekleştirilemedikten sonra bir toplum içerisinde yaşıyor olmanın anlamı nedir? o demokratikler bizler değil miydik?