Lunawar
  • ANASAYFA
  • Archivio della Categoria 'yemek'

    son günlerde

    Pazartesi 6 Haziran 2011

    kendime yeni bir yer keşfettim..
    komik filmler izledim..
    fıstık ezmeli kurabiye yaptım..
    arada bir de Hooverphonic konserine gittim..
    ha bu arada bir de yaz geldi..
    iş yerinde maillerimi okuyamayacak kadar yoğunum bu aralar.. her ne kadar çalışayı çok sevmesem de kendimi eyleyecek şeyler bulduğum zaman da zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorum.. aklımın bir köşesinde lunaland, bir köşesinde lunalinka, bir yanda bilgisayarımda biriken fotoğraflar, diğer yandan güzel ışıklarla birlikte birkaç birşey çekme isteği, dolayısıyla flickr ve yine bir köşede ikizler.. gitmeden görebilecek miyim sıkıntısı..
    ama günler akıp gidiyor.. çok sevdiğim spor salonuma bile gidemedim neredeyse geçen hafta ki hiç bana göre bir hareket değil.. açıkçası bir yandan da böyle yoğun ve yorgun olmayı tam da seçim öncesi haftalarda gönlüm daha bir rızayla karşılıyor.. sokaktaki, televizyondaki insanların gözünün içine baka baka yalan söyleyenleri, yalan ağzının kenarından damlamasına rağmen görmeden onlara alkış tutanları, fanatik kesilenleri, insanları insan yapan duygu, tercih ve hayatlarından dolayı yargılayanları görmeye tahammülüm yok..
    işte tam da televizyona düşman kesilmişken aklımdan geçen başka bir fikir de digiturk’u kapattırıvermek.. zaten digiturk’e malum sebeplerden dolayı kızgınım.. hayatımdan televizyon çıksın gitin istiyorum.. neyse.. bunu da düşüneceğiz.. malumunuz yalnız yaşamıyorum..
    600bundan yaklaşık bir ay kadar evvel E.ye Hooverphonic konserine benle gitmek ister mi diye sordum.. o da kabul etti.. beraber önce nefis bir akşam geçirip ardından da İKSV salonun yolunu tuttuk.. konser anektodlarına geçmeden önce şunu söylemeliyim ki saygıdeğer İKSV mensupları.. iyi iş çıkarmış, güzel bir konser salonu yapmışsınız ama o biralar 9 liradan gitmez.. Efes’in size 33lük birayı 5 liradan satmadığını varsayarak şunu söylemek istiyorum.. bırakın insanlar rahat rahat bira içsin.. güzelim konserin arasında insanlar “ulen bir yudum biraya da 9 tl verdim, bari yudum yudum içeyim de bitmesin, konser sonuna kadar idare ettirsem iyidir..” gibi salak saçma düşüncelere kapılmasın ya da en güzeli dışardan gelirken çantalarında bira getirmesin.. bakkalın kazanacağını siz kazanın.. neyse.. konsere tam da başlamadan 5 dakika önce vardığımız için başta güzel bir yer bulamadık kendimize ama sonra üst katta hem rahat hem de sahneyi gören bir yer bulduk.. üniversite yıllarımın depresif grubu Hooverphonic yeni yüzüyle sahneye çıktığında biraz tedirgindim aslında eski hitleri çalıp çalmayacakaları konusunda (onları çalmayacaklar da ne çalacaklar?) ama hiç bir hayal kırıklığına uğramadan dinlemek istediğim herşeyi dinledim.. dinlediklerimin dışında izlediklerim de yanıma kar kaldı zira Noémie Wolfs’un acaip güzelliğini ve hareketlerini izlemek de ayrı bir keyifti.. o ne uzun kollar ve büyük eller, o ne dik omuzlar, o ne küçük surattı öyle.. hepsi bir yana bu orantısız duruş nasıl da müzikle ahenk içinde salınıyordu. ben ve E. uzun süre bu konuyla ilgili bildiğiniz dedikodu yaptık.. bu arada fotoğrafı da tramvaydurağı.com‘dan aldım (umarım bana kızmazlar) ki konser hakkında daha manalı, daha bir konser yazısı istiyorsanız orayı ziyaret etmenizde fayda var..
    gelelim maddelerden “kendime yeni bir yer keşfettim”e.. aslında konserle gayet bağlantılı.. hatta konsere gecikmemizle de.. konsere beraber gitmek istediğim E.nin evine gittik iş çıkışı.. biraz çilek biraz erik biraz peynir ve 1 litrelik beyaz şarap yanında buz gibi gazozla.. yaz geldiğinin habercisi buz gibi zoop içme isteği.. hemen balkona kurulduk, fonda nefis bir müzik.. hava kararıp serinleyene kadar daldan dala nefis bir muhabbetle konser saatine 15 dakika kalana kadar popolarımızı kaldıramadık.. şimdi o balkonun müdavimi olmaktan korkuyorum.. çünkü hizmtte sınır yok ama insan doğası.. verdikçe daha çok ister.. birgün bir süpürge sapıyla kovalanmam umarım.. işte yukarıdaki resim oranın resmi.. ama çileksiz, eriksiz, peynirsiz sadece zooplu hali..

    o günden beri aklımda.. gene gidesim gene zoop içesim var.. böylece burdan kendi mi de davet ettirmiş olayım..

    fıstık ezmeli kurabiye ve komik filmlere gelince.. onlar da (belki) başka bir postun konusu olsun.. böylece okuyanı da bayıltmayayım..

    ha bu arada.. Sonispher, Efes One Love Fest, Bon Jovi, Amy Winehouse, Judas Priest – Whitesnake için sponsor arıyorum kendime.. iyi gelişmelerle görüşmek üzere:)

    mantar ve bezelyeli kuskus

    Cuma 8 Nisan 2011

    en son kuskusumu övmüş, onun için ayrı bir post yapacağımdan bahsetmiştim di mi.. işte o post taa on gün sonra geliyor.. ben gene tembellik ettim yazma konusunda.. ama gerçekten çok koşturuyorum son günlerde.. mesela kendime bir oyun alanı buldum, akşamları gidip iyi vakit geçiriyorum.. spor eskiden hayatımın kocaman bir parçasıydı, şimdi yeniden öyle oldu.. pek keyifliyim.. insan kendini bu kadar yormaktan keyif alır mı? evet alır.. bunun dışında haftasonları da hala İngilizce öğrenmeye çalışıyorum.. çok kesintili oldu ama canavar gibi bir öğretmenim var.. bu sefer olacak gibi sanki..

    neyse gelelim kuskusa.. şu resimde gördüğünüz bezelyeli, mantarlı, havuçlu, mısırlı ve naneli kuskus.. yaptığım gibi kocaman bir tabak mideye indirdim.. hemen yeni kuskus planları peşine düştüm.. güzel kuskuslar hayal ediyorum anlayacağınız.. bu konuyu görev edindim kendime.. bir kuskus sever olarak hakettiğinden az ilgi gördüğünü düşünüyorum.. ieriki günlerde yeni kuskus tarifleri ve yeni kuskus resimleriyle karşınızda olacağım..

    iyi ki spora başlamışım di mi:)

    taze meyve suyu keyfe iyi gelir mi?

    Pazar 6 Şubat 2011

    bugün keyifsizim..

    uzun zamandır ilk defa güneş açtı..

    keyif alamadım kızgınlıklarım, kırgınlıklarım var..

    aklıma Eminönü’ndeki meyve sucu geldi.. sevgilime “gidelim mi?” dedim.. hemen “olur” dedi..

    atladık arabaya, gittik Eminönü’ne.. doya doya içtik.. vitaminleri depoladık..

    akşam da bir süprizi varmış.. bakalım neymiş..

    tost dediğin..

    Pazar 26 Aralık 2010

    geçtiğimiz günlerde canım tost çekti.. mutfaktaki yersizliğimizden dolayı tost makinasını sarıp sarmalayıp kaldırmıştım.. zaten son zamanlarda sadece ekmek ısıtmak için kullanır olmuştuk..

    ben de işyerim civarınaki “kahvaltı” veren yerlere ve büfelere gitmeye başladım.. ilk gittiğim yer Marmaris Büfe oldu ki temelde tost yaptıklarını sanıyordum.. “salçalı kaşarlı sucuklu bir tost istiyorum” dedim.. “salça yok bizim özel sosumuz var” dediler.. hayal kırıklığı bir.. ertesi gün kahvaltı da veren bir restauranta gittim ki kahvaltılık çeşitleri oldukça boldu.. “bizde salça yok efendim ama değişik soslarımız var” dediler.. (hayır salça yoksa menüdeki o kadar yemeği nasıl yapıyorsunuz.. ne? yemeklerde de mi salça yok! böyle bir diyalog geçmedi tabii.. ama bir tosta 7 lira vereceksem salça isterim be kardeşim..) bu arayışım bir süre böyle sürüp gitti.. ama daha ilk günden aklıma yıllar önce bir “tostçu” açma girişimim geldi.. ve her salçasız yenilgide o günleri düşündüm.. söyleyeyim, kıskanç ve korkak iki kızın mal sahibine eğer luna’ya dükkanını kiralarsan biz çıkarız” diye tehdit savurmasından ve mal sahibinin komşu dükkandaki 3 senelik restaurantlarını kapatacakları yalanını yutması yüzünden kaporam elimde, hayallerim cebimde, eh biraz da zarar etmiş olarak nefis bir hayali hayatımaki “tamamlanmamış işler” hanesine eklememle sonuçlandı bu hikaye..

    bir haftalık uğraşlarım meyvesini evde tost makinamızı sarmalanıp kaldırıldığı yerden çıkarmamla ve kendime nefis bir salçalı, kaşarlı, sucuklu tost yapmamla verdi.. canım nasıl çektiyse artık, lokmaları çiğnemeden yuratak mideme bir yarım ekmeği indirmiş oldum.. evet.. sanki hiç daha önce yememişim gibi tadı da damağımda kaldı yani..

    bu acıları çekmiş bir tostsever olarak şuraya tost yapmakla ilgili bazı kurallar yazacağım.. beğenmeyen varsa gitsin kendi tostunu kendi yapsın..

    1.  (nomalde bu kadar önemli bir ayrıntı olmayabilir ama beni çok dertlendirdiği için 1. madde olarak yazıyorum..) tost yapıyorsan kardeşim, salçalı tost gerçeğini yadsımayacaksın.. salça tostun tatlı bir gerçeğidir..

    2. tost ekmeği isteğe göre hoş olabileceği gibi en güzel tost hafif bayatlamış yarım ekmeğe yapılır.. hatta ekmeğin içindeki fazlalıklar alınır ki hamur olmasın..

    3. 2. madde ucundan değindiğim gibi, tost hafif bayat hatta bayat ekmeğe yapılır.. taze ekmek hamur olur.. can sıkar..

    4. bayat ekmek yumuşasın ve dağalmasın diye tost margarinle yağlanır.. (bırak şimdi diyeti, yarım ekmek tost yiyorsun!!)

    5. tosta konulacak malzemeler ince dilimlenmelidir.. bol konulabilir, kat kat konulabilir ama ince dilimlenmelidir..

    6. tosta eğer sucuk ve benzeri et neşriyatı girecek ise bu malzemeler en önce tost makinası üzerinde hafifçe pişirilmelidir.. ekmeğin içinde pişmeyebilirler çünkü.. ekmeği, salçası, peyniri pişmiş tostun içinde tatsızlık çıkarabilirler..

    7. bu bir kural değil bir tavsiyedir.. sevdiğim bir diğer tost çeşidi.. adı var mı bilmem ama yok ise “lunatost” olsun.. tosta girecek tüm malzemeler tost makinasında ayrı ayrı pişirilip sonradan bir araya getirilince de acaip şukela birşey olur.. tost ekmeği içli dışlı pişirilir.. peynir, sucuk ve diğerleri de makinanın üzerinde güzelce pişirilir.. sonra malzemeler ekmeğin içine doldurulur.. bu tarz tosta ketçap çok yakışır.. ama en güzeli her şey bittikten sonra makinanın üzerine bir de yumurta kırıp güzelce piştikten sonra ekmeğin arasına eklemektir..

    8. tost dediğin kıstırılır kardeşim.. ne biliyim işte.. kıstırılır.. bastırılır.. kağıt gibi olur..

    kurallar bu kadar.. ayriyetten tostun salçalısı kadının kalçalısı makbuldür diyerekten bu konuyu bağlıyorum..

    Erdek’te Gökhan Abi (keşke dükkanın adını da hatırlasaydım ama böyle merkezi bir yer.. aslında bakkal ama Rıfkı felan adını verdiği tostlar yüzünden dükkanın önünde kuyruk olur..) ve Bursa’da Sönmez İş Merkezinin alt katındaki tostçu abiye hayatıma kattıkları nefis tostlar için teşekkürlerimi gönderiyorum..

    yumurtalı ekmek..

    Cumartesi 13 Kasım 2010

    bu sabah yine hava aydınlanmadan kalktım.. yolculuk öncesi stresi diyelim.. (çünkü normalde öğlenlere kadar uyurum da ben !)

    kahve kahve derken midemin sırtıma doğru çekilmesiyle tam bir haftadır aklımda olan düşünce yeniden canlandı..

    ne zamandır yumurtalı ekmek yemiyordum..

    kızartma fikri de cazip gelmiyordu..

    değişik şekillerde yumurtalı ekmek yapıyordum hayalimde..

    herşey çok spontane gelişti..

    bir kaç dilim tost ekmeği kalmış..

    2 yumurta kırılıp çırpıldı..

    ekmekler yumurtaya bulandı..

    az yağlı tavada ters yüz edildi..

    yüz edilen ekmeklerin üzerine birer dilim kaşar kondu..

    sonra..

    ohhh..

    şimdi uyusam mı çanta mı hazırlasam kararsızım..

    bir de.. sanırım bir dahakine beyaz peynirle deneyeceğim..

    ha bir de.. 3 dilim tost ekmeği 2 yumurtayı hüp diye çekti..

    çok şaşırdım..

    ballı ekmek..

    Pazar 19 Eylül 2010

    kaç zamandır ekmek yapmak istiyorum ama mutfaktan öyle bir elimi ayağımı çektim ki, içimden gelmedi bir türlü..

    ama aklımda da hep aynı düşünce, sabahları çayın yanında zeytinli ekmek ne güzel gider..

    işte sonunda bu akşam kalktım ekmek yapmaya.. 40fırınekmek‘te gördüğüm tava ekmeği tarifi içinde iki yemek kaşığı bal bulundurduğu için dikkatimi çekti.. ben bir de gözümü karartıp zeytin ekledim içine, hem de bolca.. zeytin yüzünden unu biraz bolca koydum ve gün boyu kabarmamakta direnen hamurum fırına girince birden mutlu olmaya karar verdi..

    sonuç işte bu..

    yarın sabahı iple çekiyorum..

    benim burda ne işim var?

    Pazartesi 13 Eylül 2010

    sonunda Sui ve Win beyler insafa geldi de siteme kavuştum.. bu arada anlatacak şeyler de birikti tabii.. ama ben gel git akıllıyım.. umarım toparlayabilirim hepsini..

    bilgisayarımda müzik kalmamış.. bugün laptopumu getirmek zorunda kalmıştım işyerime.. orda Tolga Bey ve GökçeKız‘a İngiltere’ye gidrler iken hazırladığım “sakine” karışık cdsini buldum.. oysa sabah ilk günün stresini kaldırabilmek için bolca B vitamini almıştım ki şimdi de ağlamaklı oldum.. tatilden döneli birbuçuk gün oldu..  daha yolda girdim strese.. oysa iki gün önce tek derdim mangalda pişmiş sucukların üzerine tatlı suda yüzmeye çalışırsam boğulup boğulmayacağımdı.. üzerine de daha kaç tane mısır yiyebileceğim..

    en sevdiğim ay diye birşey yoktu benim ama bu sene karar verdim ki Eylül’e bayılıyorum ben.. daha 1 Eylül’den itibaren gökyüzü karardı, yağmur yağmaya başladı.. Körfez’de gökyüzü yine çok renkliydi.. yukarıdaki resimi Mehmetalan Köyü’nden dönerken çektim.. öyle tatlı bir rüzgar esiyordu ki anlatamam..

    Mehmetalan Köyü bunca zaman Edremit’te yaşadıktan sonra ilk kez tanıştığım biryer benim.. (facebook sayfası bile varmış.. ) yolu Hasanboğuldu’yla aynı ama Mehmetalan daha yukarıda.. dolayısıyla daha az biliniyor ve suyu daha deli..

    güzel kamp yerleri yapmışlar bu sene oraya.. Fethiye’deki gibi.. ama bunların farkı denizin kıyısında değil nefis bir nehrin kıyısında olmaları.. biz Eylül sakinliğinden faydalanarak hemen mangalımızı yaktık.. (Win yazının bundan sonrası senin için acı verici olabilir ama bana çektirdiklerine say..)

    ben bu sefer sucuğu unutmadım..

    tabii mangalda sucuk olur da kırmızı şarap olmaz mı ki? işte engüzel Kayra Cumartesi resmi..

    bunca zaman mangal yapıp da içimde kalan bir diğer güzellik de işte bu..

    “yediğinde gözüm yok, gezip gördüklerini anlat” derseniz işte o biraz daha tehlikeli..

    Mehmetalan Köyünde akan o nehir var ya, işte o bazı yerlerde havuzlar oluşturmuş ve oldukça büyük havuzlar.. bazı yerler boyu oldukça geziyor.. gittiğimiz kampın sahibi üşenmemiş bir iskele bile yapmış.. yemekten sonra çok çok uzun bir süre o buz gibi sudan çıkamadık.. atladık, yüzdük, kahkahalar attık..

    duru suyun üstüne yatıp da gökyüzüne baktığımda tek gördüğüm nehrin üzerine kapaklanmış ağaçların arasından mendil kadar gökyüzüydü..

    artık üşüdük diye hangimiz sudan çıkmaya kalksa, her seferinde geri döndü.. herkes mutluluktan sarhoş kahkahalarla dağları çınlattık..

    sonra gel de gözlerine anlat İstanbul’da ne aradığını.. gel de yüreğine anlat ağzına kadar çıkmışken nasıl olsa tekrar geri döneceğini.. dün akşam Şirince’den aldığım meyve şaraplarından birini daha içtim rahat uyuyayım diye.. bakalım bu gece nasıl geçecek..

    hem Isabel Allende‘nin yeni kitabı da çıkmış..

    bari ağlamadan önce son bir resim daha gireyim..

    işte bu da yüzdüğümüz yer..

    gittiğimiz yerin adı ise Akaleos Camp.. sitede bilgileri var ama çöp atanı, zarar vereni görürsem döverim.. baştan söyliyeyim..

    ufak kaçamak; altınoluk

    Perşembe 3 Haziran 2010

    geçen haftasonu bir kaçamak yapmak için fırsatımız oldu Tijj’le.. bir vesile ile Edremit’e gitmek gerekti, tabii biz onu en iyi şekilde değerlendirdik.. uyku dışında Tijj, ben, annem ve teyzemle nefis bir haftasonu geçirdik.. her gece geç saatlere kadar muhabbet edip, sabah erkenden kalktık.. daha Edremit’e indiğimiz gün Altınoluk’un yolunu tuttuk..

    Altınoluk’un nefis denizinin dışında bir de gurmeler gibi yemek yedik.. kabak çiçeği dolması, kabak çiçeği mücveri, taze bamya, börülce salatası derken yatıp kalkıp yemek yediğimizi farkettik..

    öyle bir boşaltmışım ki beynimi, buraya döndüğümde bir süre alışamadım hiçbirşeye..

    yukardaki resim bir akşamüstü Altınoluk.. bir deniz bu kadar mı hareketsiz olur?! rüya gibi geçti tabi 3 gün.. şimdi gene ofiste günün sekiz saatini geçirdiğim masamın başındayım..

    GökçeKız seni anmadan geçemeyeceğim..

    bir sigara ömrü 20 dakika kısaltır..
    bir şişe bira ömrü 4 dakika kısaltır..
    bir iş günü ömrü 8 saat kısaltır..

    “wind of change”

    Pazartesi 3 Mayıs 2010

    yazının başlığı “wind of change” mi olsun yoksa “mayıs sıkıntısı” mı bilemedim..

    radyo hüzünlü şarkılar çalıyor.. her tarafta bir garip değişim hali.. kimileri istekli planlı, kimileri aniden.. kimle konuşsan değişik değişik haberler alıyorum..bu sabahtan beri garip bir ruh hali var üzerimde.. sanki herşeyi dışarıdan izliyormuşum gibi..

    bugün GökçeKız‘la vedalaştık.. uzun bir yolculuğa çıkıyor.. ondan bu kadar uzakta olmak bir tekinsizlik hissi yarattı bende.. beraber “değişmekten” hoşlandığım biri o çünkü.. bu bir ay sanki o değişimine devam ederken ben geride kalacakmışım gibi bir hisse kapıldım.. çocukça di mi?

    komşu koltuğum, cancağazım son bekar günlerini yaşıyor.. 10 gün sonra mutlu mesut evli olacak ama şimdi elektrik telleri üzerindeki kuş gibi..

    yan penceredeki cancağazım yakın zamanda beklemediği bir ameliyat olacak.. son bir iki senedir hayatımızda sanki derdimiz az gibi aptal doktorlar ve psikopat cerrahlar var..

    yakın zamanda bir arkadaşı daha uğurlamaya hazırlanıyoruz.. hayatını çok mutlu ve çok sıkıntılı yaşıyor bir süredir.. iyilerle kötüler çarpışıyor hayatında.. bugün yarın bitecek bu savaş.. sonra onun da uçup gideceği -hem de başka bir ülkeye- zaman gelecek.. tatsız (kalanlar açısından tabii..)..

    bir diğer komşum bu ay hayatını ellerine almaya çalışıyor ama bu özgürlük yolu ona bedeller ödetiyor..

    biz sevgilimle mayıs için büyük planlar kurmuştuk.. şimdilik herşey tepe takla dönmüş durumda.. elimiz kolumuz bağlı, kızgınlık içerisinde bekliyoruz..

    Momo’yla birbuçuk aydır buluşmaya çalışıyoruz ama nafile.. bugün buluşacaktık ama kızcağızım faranjit olmuş..

    başka unuttuğum var mı bilemiyorum ama tabii hepsi bu kadar değil.. ufak tefekler de hayatımızın tadı tuzu (!) olmaya devam ediyor..

    iyi şeyler de var az da olsa..  annem geldi geçtiğimiz perşembe sabahı mesela.. şaşrıdık kaldık sabah sabah.. yanında bol bol tazecik yeşillik, sebze ve erik getirmiş.. kırma zeytin de cabası.. üstelik kardeşim Annie’de karnıyarık yapmayı öğrendi.. sultanlar gibiydik haftasonu..

    şu mayıs bir geçse de arkası iyi gelse bari..

    ellerimize ayaklarımıza su ve toprak değse..

    3 vakte kadar 2 yol..

    Pazar 25 Nisan 2010

    uzun zamandır film izlemeyi bu kadar özlememiştim.. sıkıntılarımdan birini attım.. en azından akşamları film izlemeye hazırım artık.. tabii bir de biriken dizileri.. iki üç bölüm birden Lost, Flashforward, V izliyoruz.. ama evde mısır bitmiş.. mısır almak lazım dışarı çıkınca..

    sahi True Blood ne zaman başlıyordu?

    işyerinde bir takvimim var.. unutmamam gereken şeyleri işaretlediğim.. takvim takvimlikten çıktı.. şöyle bir ileriye baktığımda yaklaşık iki ay boyunca boş haftasonu yok gibi..

    falımda iki yol çıktı.. bir hafta arayla.. bakalım, bir terslik çıkmazsa bir Fethiye bir Edremit gözüküyor..

    Fethiye’de beni çeken bir şey var.. nerde doğduğumu bilmesem “toprağım” diyeceğim.. şimdiden heyecan bastı.. o beni hasta eden uzun yoluna bile razıyım.. tabii ayrı güzel yanı da, yanımda Momo’nun olacak olması..

    yandaki resim Deep‘ten tabii yine.. orayı ne kadar sevdiğimi bilmeyen kalmadı heralde.. özgürlüğümün ilk gününde Tijj’le kendimizi hemen Deep’e attık..

    Deep’ten birileri benim blogumu okuyor mu acaba? okuyorsanız söyliyim o krepleri çok özledim.. hem neden çıkardınız ki o krepleri menüden..

    bir de kızartma haznesi yıkamak için yerinden çıkmayan, kullanma kılavuzunda kızartma haznesinin içini deterjanlı ıslak süngerle temizlenmesi gerektiğini yazan bir fritözümüz varmış meğer.. acaba fritözü yapan firma yetkililerinden biri bu ıslak ve deterjanlı süngerle temizlik işini denemişler midir?

    hayır, kim yıkanmayan bir aracı mutfağında kullanmak ister.. (kısmen yıkanan blender setim içinde geçerli bu)

    neyse.. keşke üç senedir durduğu yerde kalsaymış fritöz.. şimdi onu bu haliyle kabul eden biri çıkana kadar orada duracak..

    dağanık bir yazı oldu di mi? olsun.. hiç yoktan iyidir..

    yeni maceralarda görüşmek üzere..