Lunawar
  • ANASAYFA
  • Archivio della Categoria 'tatil'

    gittim döndüm..

    Cuma 26 Ağustos 2011

    insan uzun süre yazmayınca nerden başlayacağını nasıl yazacağını pek bilemiyor..
    bir Hobbit hikayesi kadar eğlenceli olmasa da döndüm ben..
    gitmeden önce koşuşturdum durdum.. şimdi de farkı yok..
    bir sene boyunca beklenen Kabak ziyareti gerçekleşti.. ve yine karanlık yalanlarla dolu hayatımıza geri döndük.. çok içler acısı ve dramatik bir cümle oldu ama burdan bakınca öyle gözüküyor yapacak bir şey yok..

    Kabak’tan biriyle konuştum geçen gün.. naber dedi.. nolsun dört duvar dedim.. allah sabır versin dedi.. katlanmaya çalışıyoruz dedim..

    gitmeden önce çok çalıştım.. bir güzel bebeğin doğumuna şahitlik ettim, bir “eskici”nin ürün çekimine katıldım.. bu arada makinamı değiştirmeye iyiden iyiye karar verdim.. tabii gene ince hesaplar başladı.. onun dışında iş yerimde de çıkmaz ayın 9 çarşambası bir araya geldi, öyle ki bir ara öğrenci moduna geçip 4 saat uyu 4 saat çalış şeklinde idare ettim.. heralde bu yüzden tatile biraz gergin başladım.. ama kitap okumak ve sadece durmak herşeyin ilacı.. insan kendini bozup hurdaya çıkarabildiği gibi kendi kendine ilaç da olabiliyor..

    tatilimize Kaş’da başladık, Ado bize ev sahipliği yaptı ve bana güzel güzel çiçekler verdi.. eve geldiğim gibi ektim hepsini, umarım tutacaklar.. tutarlarsa ben de isteyenlerle paylaşıveririm.. güzel olur..

    sonra Kabak’ta bol bol kitap okuyup bira tükettim.. kendime bu sene bambaşka bir kıyak geçip Kabak’ta Isabel Allende okudum.. Isabel Allende benim zor gün dostum, enerji verici “sihirli mantar”ım.. o yüzden evde hep okunmamış bir kitabını mutlaka tutarım zor günler için.. hele Kabak gibi enerji dolduğum bir yerde harcamam hiç.. Denizin Altındaki Ada iki günde kum oldu eridi ellerimde.. belki seneye (tabii mutlaka yeni bir kitap yazması lazım bu arada) de Haruki Murakami alırım yanıma bir tane..
    şimdi yine tatilden önceki son gün.. bu sefer büyük beklentilerim yok, o yüzden hayal kırıklıklarına açığım.. (“hayal kırıklıklarına bayılırım” demişti birgün  biri bana..) ama lütfen çok kalbimi kırmaynız.. yeni fotolar istiyorum tatil dönüşü bir sürü.. bir de şu “eskici”nin photoshop işleri bitse çok güzel olur..
    ama yok sana bu kadar yeter, nefis bir tatil olacak, işlerin hem hayatında hem de işinde rast gidecek, mutluluktan al yanak olacaksın diyorsanız ona da eyvallah..

    Kabak’ta bu sene çek dalga vardı.. ben sevdim.. bu dalgalarda yüzdüm.. bu fotoğrafı çektiğimin ertesi günü dalgalar 2 metreyi buldu.. onları da sevdim.. onlarla da yüzdüm..

    bir gece bu gökyüzüne alık alık bakarken hayatımın en parlak ve uzun yıldız kaymasını gördüm.. sandım ki gökyüzü ikiye bölündü..

    o sağda kitap okuyan benim.. kahvaltı üstü..

    işte şimdi burnumun direği sızladı..

    sıcak daha neler yapacak

    Pazar 17 Temmuz 2011

    2008 senesinin Ağustos’unda çıktığımız tatil geldi bu sabah aklıma.. bütün fotoğraflara o kadar yansımış ki 2008in sıcağı, heralde bir ömür unutmamama yetecek kadar.. fotoğrafların bir çoğunda kendimi kaybetmiş bir şekilde sağa sola devrilmişim.. ellerimin arasında bir kitap ama onu kaldıracak derman yok parmaklarımda.. hatırlıyorum da bir öğleden sonra soğuk bira içmeye niyet etmiştim de daha yarısı bitmeden beynimdeki damarlar çatlayacak diye korkmuş bir alacakaranlık kuşağına girmiş çıkmıştım..bir de elimde temizlenmesi gereken bir kaç kilo fasulye vardı:) bu sabah canım o yazda olmak istedi.. benden çok duyulacak birşey değildir sıcağa dair böyle bir dilek.. özellikle yeterince sıcak bir evde yaşarken ama sanırım sıcağın benim beynimde yarattığı alacakaranlık kuşağına ihtiyaç ya da özlem duyuyorum.. hazır işim de bu günlerde beni devamlı alkol almaya ve insani yanlarımı kullanmamaya teşvik ederken belki diyorum.. o sıcak ve beynime yaptıkları beni azıcık insan eder..

    Çakraz, pazar sabahı..

    Çarşamba 11 Mayıs 2011

    geçen pazar sabahı, Çakraz sahili..

    kahve başka bir tat verdi bu sabah.. sahilde uyuklayan bir sürü köpek, kendilerine yiyecek arayan bi sürü kumru var.. güneş beyaz bulutların arasından bir görünüp bir kayboluyor.. sıcak bir gün olacak gibi.. ben her sabah kahvemi böyle deniz kıyısında içebilsem bir gün sıkılır mıyım.. dünden beri bunu soruyorum.. Sui’ye de bu manzarayı her gün görsen sıkılır mısın falan diye soruyorum ama en çok kendime.. dün dağların arasında denizi kuş bakışı görerek çok yol aldık.. bir ara sıcak da iyice bastırdı.. Sui’ye şöyle kenara çekip uyusak dedim o da beni ciddiye aldı.. bir köy sapağına çektik, koltukları yatırdık, pencereyi araladık ve benim uykuya dalmam sadece 30 saniyemi aldı.. belki oksijen sarhoşu oldum, belki de beynim gördüklerimi anlamaya çalışmaktan yoruldu.. çünkü bir yamaçtan aşağıdaki köye bakarken ve biz de sadece yukarıdaki dağdan görünen iki küçük noktayken benim gözlerim bana bir oyun oynayıp perspektif algımı tamamen dağıttı.. ben kısaca “başım döndü” dedim.. işte böyle küçük 2 noktayken kim inandırabilir beni gerçek hayat dediğimiz şeye.. datalar gelsin analiz edilsin büyük firmalara danışmanlık yapılsın.. bu mu gerçek yoksa 2 küçük nokta olduğumuz mu.. sonra uyku geldi.. ağaç kokuları yorgan oldu, kuş sesleri yastik.. en derin en tatlı uyku..

    burda deniz ve hava benim gibi.. İstanbul’da firtına yağmur vardı.. uzaklaştıkça önce yağmur dindi sonra rüzgar.. bu sabah uyandığımda gürleyen deniz bile durulmuştu.. sadece geri dönme kaygısı.. bulutlar bazen güneşin önüne geçiyor.. bu yazı nereye bağlanır bilmiyorum.. ama imgelemelerle dolar taşar gider gibi.. tadında bırakmak lazım o yüzden.. biz sevgilimle Bartın’ı çok sevdik ama Bartınlılar buraları pek sevmiyor gibi ya da doğa onlara o kadar cömert davranmış ki hadlerini biraz aşmışlar.. Amasra’dan Cide’ye bütün köylerden geçtik.. bir kısmında mola verdik gezdik.. ama gördüğümüz şey bizi çok üzdü.. bir çok yerde fotoğraf makinamı elime alamadım.. her yer öylesine çöp dolu ki.. insanlar ellerine ne geçerse denize atmış ama beni en üzen görüntüye Gideros’ta tanık oldum.. deniz kıyısında bir yerde toprak çökmüş çok yağmurdan sanırım.. yaklaşık 2 metrelik bir katman açığa çıkmış ve içinde akıl almaz sayıda şişe, plastik, demir ve kumaş çöpler gözüküyordu.. uzun zaman önce atılmışlar belli ki üzerlerine en az 2 metrelik toprak yığılmış.. yani Bartın sahillerinde görünen kirlilik sadece deniz kıyılarında değil.. toprağın altında da.. ama öylesine yeşil ki aynı zamanda.. sanki insanlar bir 10 sene rahat bıraksa Bartın’ı orman herşeyin üzerini örtecek gibi..

    birilerinin bunu erken farketmesi dileğiyle.. benim yolum oralara daha çok düşecek gibi..

    Çakraz sahili..

    Çakraz sahili..

    Çakraz sahili..

    Amasra’da bir çay bahçesi..

    Hisar Köyü sahili..

    Çakraz sahilinde sevgilim..

    Amasra’da çizmeler çiçek açmış..

    Gideros köpeği..

    Amasra kedileri..

    Amasra’ya gidip bu manzarayı çekmesek olmaz di mi?

    işte bunlar da başka bir hikayenin konusu.. biz bu çilekleri yedik.. hem de ne yemek.. sulu sulu.. tazecik..

    kum zambağı

    Pazartesi 21 Şubat 2011

    evdeki hesap çarşıya uymadı.. oysa benim bugün mışıl mışıl uyumam gerekiyordu.. yok, sabahın 4:30unda tavana bakıyordum.. bir öyle yuvarlandım bir böyle yuvarlandım.. sonra baktım olmayacak (tabii bunda şu sıralar okuduğum kitabın da etkisi var) kalktım.. kahve yaptım.. sonra düşündüm.. nerde benim kayıp haftasonum.. oysa bol bol dinlenmek lazım geliyordu ama bacaklarımda hafif bir ağrı..
    yolculuğu konaklamadan daha uzun süren ve hatta konaklamanın içinden uyku kısmını da çıkarırsak yolculuğu konaklamadan epey fazla süren bir yolculuk yaptık sevgilimle.. tamam çok uzak değildi ama sevgilimde de bende de bir yol ataleti var.. (böyle bir tanım var mı literatürde acaba?) kaç kilometre gideceğimizi hesaplıyorum, yol boyunca ibreye bakıyorum.. ama yaptığım ters orantıların hiçbiri tutmuyor.. FlashForward dizisindeki blackout durumunu yaşıyoruz sanırsam.. bi bakıyoruz saatlerdir yoldayız ve bir arpa boyu yol gitmişiz..
    neyse.. bu konu tamamen muamma.. ben geleyim başlıktaki “kum zambağı” meselsine.. “kar zambağı” diyorum ben kendisine bilmem neden? kuma o kadar çok kar dedim ki bu haftasonu, sonunda kumdan adam yapayım da tam olsun girişimim bile oldu.. (o da kumdan ördek oldu.. ama gagasız.. evet muamma..)
    tee önceden İnkumu’na gitmek gibi bir planımız vardı ama bahara doğru.. sonra ani bir kararla İnkumu’nda Sunset Otel‘e bir rezervasyon yaptırdık ve biz cumartesi oradaydık.. hava oldukça kapalıydı ama biz kar’ı göze almıştık.. önce Bolu Mengen’de yemek yedik tabii.. Müdür Restaurant’ta.. ünlüymüş.. papaz yahnisi fenaydı.. yolu düşenlere tavsiye ederim.. bir de bulgur çorbası.. (saat hesabının neden tutmadığı ufak ufak açıklığa kavuşuyor galiba) ama ne yalan söyliyim, şu hayatta Kabak Koyu görmüş insanım.. beklemediği bir virajdan sonra karşına destursuz çıkan güzelliğe karşı dayanıklıyım ama İnkumu beni buna rağmen şaşırttı..
    yolda Bolu’dan sonra başlayan ince yağmur neredeyse hiç durmadı.. biz bütün haftasonunu ince ince yağan bir yağmurun altında geçirdik.. yağmur doğayı nasıl yıkar bilirsiniz.. gökyüzü dahil herşey, yapraklar, yollar, dağlar pırıl pırıl olur ya.. işte öyleydi bu haftasonu da.. yağmura rağmen fotoğraf makinamı bir saniye bırakamadım.. hatta pazar çektiğim fotoları görseniz, artık objektifi silmek falan fayda etmez olmuştu.. koca koca su damlaları fotoğraflarda..
    neyse, ben bu yazının girişini bitiremiycem galiba.. toparlamaya çalışayım.. bir gezgin havasında..
    nerde kalınır; tamamı pansiyon zaten.. biz Sunset Otel’de kaldık, güzeldi..
    ne yenir; hiç bir fikrimiz yok.. sadece bira içtik..
    ne yapılır; hiçbir şey*..
    ne zaman gitmeli; kışları daha güzel olduğuna bahse girebilirim..
    giderken ne alınmalı; mutlaka su geçirmeyen bir mont, mutlaka kallavi bir atkı, mutlaka eldiven, mutlaka yürüyüşe uygun su geçirmeyen ayakkabı.. zaten yanınızda götürdüğünüz herşeyi üstünüze giydiğiniz için pek çanta derdi de olmayacaktır..
    şaka bir yana, geçirdiğim en güzel akşamüstü-akşamlardan birini İnkumu’nda geçirdim diyebilirim.. sevgilimle vardığımız gibi sahilde yürüyüşe çıktık.. upuzun bir kumsal.. bata çıka bir uca gittik, sonra ordan diğer uca.. diğer uç dediğim yere geldiğimizde hava çoktan kararmıştı.. biz de yolda kendimize birer bira almıştık.. dönüşte gene birer bira aldık.. sonra baktık en güzeli bira içmek.. bir torba bira aldık, arabanın arkasındaki katlanır sandalyeleri de kumsala yerleştirdik.. müziğimizi açtık.. sonra saatlerce muhabbet ettik.. gören birbirimizi bir senedir görmüyoruz sanabilirdi.. o kadar yani.. bu arada anlattığım şey yaz akşamüstüleri için çok uygun ama kafanızda öyle bir ortam canlandırmayın boşuna.. çünkü gerçekten devamlı ince ince yağmur yağıyordu ve kuvvetli bir rüzgar vardı.. biz de robokop gibi kıyafetlerimize sarınmış, soğuk girebilecek iğne başı kadar bir açıklık bırakmadan bacaklarımızı sallayarak oturuyorduk.. ne derler, düşman çatlattık.. elem tere fiş kem gözlere şiş..
    az kalsın unutuyordum.. yazının adı.. yani kum zambakları, işte o sahilde yetişen bir çiçek türü.. görseniz bütün kumsal ufak ufak kabarmış.. evde tohum çimlendirenler bilir, toprak hafifçe kabarır.. işte bunu bütün kumsalda düşünün.. bu çiçekler sadece İnkumu sahilinde varmış ve koruma altındaymış.. “lütfen koparmayın” tabelaları dışında ne tür bir koruma var bilemiyorum ama doğanın başka güzel bir haline örnektiler.. baharda açtıklarında da gidip görebilecek miyim bakalım..
    evet, sonra noldu?
    biz pazar günü sabahı bir küçük yürüyüş daha yaptıktan sonra yola çıktık.. Bartın Limanı’na gittik, orada askeriyenin olan muhteşem koya hayretler içinde baktık.. ben sanıyorum ilk kez bir denizaltı gördüm bu kadar yakından.. (tabii gene o hasta ruhlu şarkıyı söylemeye başladım hemen.. we are living in a yellow submarine..) ama orda fotoğtaf çekemedim.. korktum çünkü.. öyle karanlık bir hava ve fırtına vardı ki.. bir de kimsenin olmadığı bir yerde, bu kadar büyük bir askeri alanda fotoğraf makinamı çıkarmaya tırstım.. ama İnkumu’na giderseniz o askeri bölgeyi (tellerinin ardından da olsa) görmenizi öneririm.. (ayrıca oranın askeriye olduğuna memnun oldum, çünkü öyle bir koy askeriye olmasaydı kesin tatil köyü olurdu) neyse.. sonra Bartın’a gidip dolaşıp yemek yedik.. Bartın’ın merkezinde çok çok eski ahşap evler var.. ve hala insanlar o evlerde yaşıyorlar.. ben bayıldım.. içinde yaşayanlar da mutlumudur bilmem ama keşke yeni yapılan evler de o eski evlere uydurulsaymış.. muhteşem bir doku olurmuş bence..
    ufak Bartın turumuzun ardından yola çıktık.. yolda bir de Bolu’ya uğradık çorba içmek için.. (blackout) Bolu’da yapılacak hiçbirşey olmadığını öğrendikten sonra İstanbul’a doğru yol aldık..
    işte benim yorucu haftasonumun kısa özeti.. bu kadar yorgunluğa 4:30da uyandım ve üstüne bir de çenem düştü.. umarım aklı başında birgün olur.. çok ihtiyacım var çünkü..
    ha bu arada İnkumu gerçekten çok güzel..ciddiyim..
    *hiçbir şey: kitap okumak, demlik demlik çay içmek, bira içmek, manasızca saatlerce denizi izlemeye koyulmak, biraz daha kitap okumak, kedi köpek sevmek, biraz da dağları izlemek, aynı şeyin fotoğrafını ikiyüz yetmiş birinciye çekmek.. bir de başka açıdan.. biraz durmak..

    burası otelden sahile inen yol..

    işte burası bütün koy.. sisli puslu.. aslında bolca fırtınalı..

    koyun diğer ucunda ben..

    yine koyun diğer ucu..

    yol manzaraları..

    <img src=”http://img402.imageshack.us/img402/7879/38453688.jpg” alt=”" width=”591″ height=”395″align=”left” />

    Akyaka’dan..

    Çarşamba 8 Aralık 2010

    evelki gün beklenen kış İstanbul’a geldi sanmıştım.. karanlık yağmurlu bir havayla uyandık sabaha.. aklıma bu yaz tatilinde ilk durağımız olan Akyaka’ya varışımız geldi.. navigasyonun azizliğine uğrayıp biraz dolambaçlı bir şekilde akşamüzeri ulaştığımız Akyaka’da yorgunluğumuz yetmezmiş gibi bir de kalacak yer sıkıntısı yaşamıştık.. bırakın kalınacak yerlerin fiyatları arasında uygununu seçmeyi nerdeyse kalacak yer bulamıyorduk.. öyle ki bir ara üçe ayrılıp sokak sokak kalacak yer aramaya başlamıştık.. neyse ki tam da gönlümüze uygun biryer bulduk ama hava kararmaya başlamıştı bile.. sevgilim hayatta denize girmeden yatıp uyumayacağını söyleyice mayolarımızı ve havlularımızı kaptığımız gibi Çınar Plajı‘nın yolunu tuttuk.. vardığımızda iyiden iyiye hava kararmıştı.. kör gözle denize girdik ve büfeden birer bira aldık.. klimasız arabayla ağustos ortasında neredeyse bir gün yolculuk etmemiştik sanki.. gece vakti heryer serinledi.. biralar serinletmekten çok midemizi üşüttü.. biraz oturduk.. sanki o yolu çeken biz değildik.. sanki bütün günü Akyaka’da sahilde geçirmiştik..

    ormanın içinde kaybolmanın, deniz de olmasa yönümüzü bulamayacağımız fikrinin güzel hissi bu yaz terapisine başlamamızı sağlamış oldu..

    bilen bilir.. ben her yaz ayrı kaybolurum..

    işte dün sabah da uyandığımda denizden çıkmış,birbirimizin yüzlerini seçemeyerek karanlıkta oturup gülüştüğümüz akşamı getirdi aklıma..

    iş bugünlerde çok yoğun.. tatil ise çok uzak.. zaten benim de doyacağım yok.. yılbaşında bir parti planlarken DJimizi de askere gönderiyoruz yakında.. zaten hayatım patri olmuş.. ıp tıs ıp tıs.. hergün bir baş ağrısıyla tutuyorum evin yolunu.. kara kara yazdığıma bakmayın.. keyfim de fena sayılmaz aslında.. iki haftadır çok sosoyalim hatta.. geçtiğimiz iki haftasonunu sokak süpürgesi modunda geçirdim.. hatta hafta içlerine taştı biralarım sosyalliğim.. iyidir..

    film falan da izliyorum bunların yanında.. her geçen gün sevgilimin huzurunu kaçırıyorum şunu izleyelim bunu izleyelim diye.. mesela daha geçenlerde Scott Pilgrim vs World ve Ip Man II yi izledik..

    bu hareketliliğin bir de şöyle faydası var bana.. unutuveriyorum bazen kendimi.. tamam çok sevmem kendimi unutmayı.. boşa geçen zaman gibi gelir ve günde sekiz saat çalışınca insan zaten yeterince zaman kaybı yaşamış oluyor.. ama bu sıralar iyi geliyor.. uzun zamandır ilk kez uyumak istiyorum.. erken yatıyorum, saatim çalana kadar kalkmıyorum.. tabii o saat bir de çalmasa.. daha bir güzel olur ama şimdilik yapaca birşey yok gibi..

    bir de uykunun getirdiği; sonunda rüyama pandalar girdi.. daha önce vatos, köpekbalığı görmüşlüğüm var ama pandalar ayrı bir şukela oldu..

    ha bu arada dün gece de kocaman bir koyda denize giriyordum sevgilimle.. yandaki dağın gölgesinin vurduğu yerde açıktaydık.. dibe baktım bir köpekbalığı.. güneşli tarafa üzerinden yüzerek geçtik.. güzeldi..

    daha da sorarsanız iyilik güzellik.. yakın zamanda dinleneceğimi sanmıyorum ama zamanın da durduğu yok ne de olsa..

    ** baktım, Akyaka’da hep tembellik fotoğrafları çekmişiz.. o yüzden bu sene ki Kabak’tan bir resim koyuyorum.. ne temiz bir hava..

    bir tatil bir ben..

    Salı 23 Kasım 2010

    baktım, en son bir kahvaltı yazısı yazmışım.. bu seferki de ilk bakışta öyle görülebilir ama aslında değil (!) bu yazı kahvaltı-altı yazısı.. kahvaltıya 1 saat kala.. kahvaltıdan önce.. v.s.

    10 gün olmuş.. kimsenin de beni dürttüğü yok.. hiç mi birşey yok.. hiç mi film izlemiyosun.. hiç mi kitap okumuyosun.. hiç mi fotoğraf çekmiyosun diyen yok..

    bundan sonra böyle.. siz benden hesap sormassanız ben sizden soracağım.. ona göre.. çirkefliğim hiç çekilmez, baştan söyliyeyim..

    şimdi.. gelelim geçen 10 güne..

    biz çalışanlar için “tatil” olarak nitelendirilen Kurban Bayramı vesilesiyle Edremit’e gittik.. ben sevgilim kardeşim sevgilimin annesi.. gezdik biraz.. biraz da tembellik ettik..

    işte günün erken saatinde gözlerini açıp balkona yerleşen benim, kahvaltı öncesi kahvem kurabiyem ve kitabım..

    şimdi kitap burda çok önemli.. aslında sevgilime almıştım ama onun okumasını bekleyemedim.. Clive Barker’ın Muhteşem Gizli Gösteri‘si.. kocaman bir kitap olduğunu görünce çok sevinmiştim.. ama sonra baktım bir serinin ilk kitabıymış.. sevindim bir yandan, bir yandan da canımı sıktı tabii.. “şimdi buna başladık.. devam kitabı ne zaman çıkacak kim bilir” kaygıları aldı gitti.. eh bir de pahallıca tabii.. ama olsun diyorum.. Clive Barker çok güzel anlatıyor.. tuğla ağırlığında bir kitapla geziyorum yani şimdilerde..

    kurabiyeye gelince, o bir muamma.. kendisiyle Ayvalık’ta karşılaştık.. sakızlı – zeytinyağlı kendisi.. olan var olmayan var.. anlatıp da canınızı sıkmayayım..

    neyse.. tatilimin en güzel saatleriydi bu sabahlar.. sevgilimle Ayvalık gezimizi saymassak.. o günün sabahı bir yağmur yağdı ki.. gök delindi sanki.. ben de bir kahve daha içtim.. sonra bir tane daha.. miss gibi yağmur kokusu, kitap, kahve..

    bu üçlüde anlam arayan kimse yok.. ne güzel di mi?

    benim burda ne işim var?

    Pazartesi 13 Eylül 2010

    sonunda Sui ve Win beyler insafa geldi de siteme kavuştum.. bu arada anlatacak şeyler de birikti tabii.. ama ben gel git akıllıyım.. umarım toparlayabilirim hepsini..

    bilgisayarımda müzik kalmamış.. bugün laptopumu getirmek zorunda kalmıştım işyerime.. orda Tolga Bey ve GökçeKız‘a İngiltere’ye gidrler iken hazırladığım “sakine” karışık cdsini buldum.. oysa sabah ilk günün stresini kaldırabilmek için bolca B vitamini almıştım ki şimdi de ağlamaklı oldum.. tatilden döneli birbuçuk gün oldu..  daha yolda girdim strese.. oysa iki gün önce tek derdim mangalda pişmiş sucukların üzerine tatlı suda yüzmeye çalışırsam boğulup boğulmayacağımdı.. üzerine de daha kaç tane mısır yiyebileceğim..

    en sevdiğim ay diye birşey yoktu benim ama bu sene karar verdim ki Eylül’e bayılıyorum ben.. daha 1 Eylül’den itibaren gökyüzü karardı, yağmur yağmaya başladı.. Körfez’de gökyüzü yine çok renkliydi.. yukarıdaki resimi Mehmetalan Köyü’nden dönerken çektim.. öyle tatlı bir rüzgar esiyordu ki anlatamam..

    Mehmetalan Köyü bunca zaman Edremit’te yaşadıktan sonra ilk kez tanıştığım biryer benim.. (facebook sayfası bile varmış.. ) yolu Hasanboğuldu’yla aynı ama Mehmetalan daha yukarıda.. dolayısıyla daha az biliniyor ve suyu daha deli..

    güzel kamp yerleri yapmışlar bu sene oraya.. Fethiye’deki gibi.. ama bunların farkı denizin kıyısında değil nefis bir nehrin kıyısında olmaları.. biz Eylül sakinliğinden faydalanarak hemen mangalımızı yaktık.. (Win yazının bundan sonrası senin için acı verici olabilir ama bana çektirdiklerine say..)

    ben bu sefer sucuğu unutmadım..

    tabii mangalda sucuk olur da kırmızı şarap olmaz mı ki? işte engüzel Kayra Cumartesi resmi..

    bunca zaman mangal yapıp da içimde kalan bir diğer güzellik de işte bu..

    “yediğinde gözüm yok, gezip gördüklerini anlat” derseniz işte o biraz daha tehlikeli..

    Mehmetalan Köyünde akan o nehir var ya, işte o bazı yerlerde havuzlar oluşturmuş ve oldukça büyük havuzlar.. bazı yerler boyu oldukça geziyor.. gittiğimiz kampın sahibi üşenmemiş bir iskele bile yapmış.. yemekten sonra çok çok uzun bir süre o buz gibi sudan çıkamadık.. atladık, yüzdük, kahkahalar attık..

    duru suyun üstüne yatıp da gökyüzüne baktığımda tek gördüğüm nehrin üzerine kapaklanmış ağaçların arasından mendil kadar gökyüzüydü..

    artık üşüdük diye hangimiz sudan çıkmaya kalksa, her seferinde geri döndü.. herkes mutluluktan sarhoş kahkahalarla dağları çınlattık..

    sonra gel de gözlerine anlat İstanbul’da ne aradığını.. gel de yüreğine anlat ağzına kadar çıkmışken nasıl olsa tekrar geri döneceğini.. dün akşam Şirince’den aldığım meyve şaraplarından birini daha içtim rahat uyuyayım diye.. bakalım bu gece nasıl geçecek..

    hem Isabel Allende‘nin yeni kitabı da çıkmış..

    bari ağlamadan önce son bir resim daha gireyim..

    işte bu da yüzdüğümüz yer..

    gittiğimiz yerin adı ise Akaleos Camp.. sitede bilgileri var ama çöp atanı, zarar vereni görürsem döverim.. baştan söyliyeyim..

    pure morning..

    Çarşamba 18 Ağustos 2010

    döndüm..

    normalde gitmeden önce de bir iki satır yazardım ama her zamanki gibi işlerimi son günlere bıraktığım için biraz apar topar oldu gidişim.. hoş, söyleyecek birkaç kelimem olsaydı, illa girer karalardım ama olmadı işte..

    bugün bugüne ait bir yazı değil de tatildeyken bir sabah karaladığım birşeyleri aktaracağım.. o sabah şimdi tarif edemeyeceğim bir ruh halindeydim sanırım, günlerden hangisinde olduğumuzu bile ancak parmak hesabıyla bulabilmiştim ve bu beni çok keyiflendirmişti.. tam emin olmamakla beraber sanırım ayın 10′uydu.. yer Kabak Koyu – Reflections Camp verandası.. saat sabahın körü.. cırcır böcekleri mesaide..

    -bulunduğum yer için tarih “yeniay”.. bunun benim diğer hayatımda ne anlamı var bilmiyorum ama şuan bulunduğum yer için “çok yıldız” demek..

    bu sabah burda uyanıp da biraz vakit geçirdikten sonra içime sebepsiz bir umut geldi çöreklendi.. yüreğim göğüs boşluğumdan büyükmüş gibi ama hüzünsüz.. unuttuğum şeyleri hatırladım ve kendimi yenilmez hissettim tüm yaşama karşı.. yaşadığımız hayatın aslında başka bir hayatta yaptıklarımızın cezası olarak bize verilen cehennem olduğu yönündeki tez bir kez daha anlam kazandı..

    (kağıt kalemi elime alıp yazmayalı ne kadar zaman oldu acaba?)

    neden buraya geldiğimde birçok şey anlamını yitirip yepyeni şeyler anlam kazanıyor acaba?

    (güneş ısıtmaya başladı, bulunduğum yere kadar gelmeden kahvemi bitirmem lazım ki sıcaktan ter dökmeye erkenden başlamayayım..)

    bu sabah kahvaltı edip ekmeği koklarken birçok şey gözlerimde ufalanıp gitti.. hayatımda yediğim hiçbir şeyin gerçekten karnımı doyurmadığını farkettim.. bütün o para ödediğimiz süslü şeyler.. kahvaltımı biraz ekmek, biraz domates ve zeytinle yaptım.. yeniden ekmek yapmaya başlamam lazım.. sanırım o beni doyurabilir..

    biri Vivaldi çalıyor sabah sabah.. Vivaldi elinde olsa dalga ve cırcır böceği sesi de ekler miydi acaba müziğine.. böylesi çok hoş oldu çünkü..

    bu sabah şöyle birşey geçti aklımdan, dün geceki bir konuşma üzerine.. burda beş ay kalmak istediğimden bahsediyordum dün gece.. mayıstan eylüle.. anlatırken düşündüğüm mevsimlerin değişimini izlemekti..

    çocuklar gibi ama bu gözlerle ilk kez.. Chris beş aylık bungalovu kaça kiralar acaba diye bir geyiğe varmıştı muhabbet.. sevgilim “beş ay çok uzun bir süre biliyorsun değil mi?” dedi.. aklıma ilk gelen beş ayda mevsimlerin nasıl değiştiğinden ziyade benim nasıl değişeceğimdi.. tamamen farklı bir insan.. bu sabah bunları düşünürden de farklı bir şey geldi aklıma.. tabii ki kaldığım yerin parasını ödeyebilirim ama burada kalmak ve başka biri olmak için sadece para ödemem tüm bu toprağa, havaya ve suya haksızlık olur ve belki de beni kabul etmek istemezler.. onlar için de birşeyler yapmalı ve minnetimi göstermeliyim.. bu düşünce gözlerimin dolmasına yetti de arttı bile.. tüm bu yazdıklarımı bir hafta sonra okuyunca aklımı kaçırmış gibi mi hissedeceğim (!) acaba? ama şimdi, şuan o kadar büyük ve gerçek ki bu his.. insanların doğada yaşayıp totemlere tapmaması mucize gibi birşey sanırım..

    gün geçtikçe insanın bağımlı olduğu eşyalara ihtiyacı o kadar büyük bir hızla artıyor ki insan gerçekten bir yalanı yaşamanın çaresizliğiyle parçalara bölünüyor.. herşeyi çok basite indirgiyorum, aynasız yaşayabileceğinizi düşünür müydünüz? insanların sizi o gün nasıl göründüğünü bilmeden.. ben buradan ayrılıp da bir aynayla karşılaştığımda şaşkına dönüyorum çoğu zaman.. insan kendi sandığına bu kadar mı yabancılaşır? aynasız olmak insanı “rol”den bu kadar mı çabuk uzaklaştırır? ne kadar acınacak halde olduğumu anlamak şakaklarımın uyuşmasına sebep oluyor.. gözlerim dolu dolu.. bu yazı ben ağlamadan bitse bari.. insan ağaçlara ve denize bakarak kendini görebiliyor.. gerçekten kendini.. sonra herşey bütünlüğünü yitiriyor, beş dakika önce denizi izlerken sonrasında bir bitkinin yeni sürgününe takılıyor gözlerim..

    yeterince uzun süre bakarsam nasıl büyüdüğünü görebileceğimi biliyorum.. tüm bu şeylerin bir arada varolabilmesi ama bizim onların arasında varolamamamız hatta kendi aramızda bile varolamamamız ne kadar acı değil mi?

    denizin enginliği yanında bir bitkinin tomurcuklanması daha büyük bir mucize gibi geliyor şimdi.. mucizelerin bir açıklaması, “neden”lerin bir cevabı var mı bilmiyorum ama öğrenme ihtimaline (bu ihtimal ne kadar küçük olursa olsun) bile razıyım ben.. yeter ki minnetle kurban edeceğim herşeyi alsın benden ve bana bilmediğim  (çok az, minicik de olsa) fazlasını versin.. öğrenmeme izin versin..

    güneş yavaş yavaş yakmaya başladı.. üçüncü kahve bitmeyecek galiba..

    bu arada Vivaldi’yi herkes sever heralde.. sevmeyen var mı ki? -

    yolu beklerken..

    Çarşamba 28 Temmuz 2010

    yediğin içtiğin senin olsun, bana gördüklerini anlat derler ya..

    işte ben de o mantığa uyarak bu fotoğraftan mangalı çıkarıyorum..

    artık bizim de mangalımız var.. arabamızın arkasında da bi sürü yastık..

    Ömerli civarında acaip bir yere gittik haftasonu.. gizli saklı bir yer.. yeme içme derdimiz bittiğinde yastıklarımızla çimenlere uzandık.. kimimiz uyudu, kimimiz kitap okudu.. hava kararırken yola çıktık..

    oksijen şaşkına çeviriyor bazen beni.. ağaç çimen yeşil böcek bulut köpek derken beynim uyuşuyor sevinçten..

    bir süredir üzerimde olan uyku hali yakamı bırakmıyor, oysa uyumayı sevmem ben, hafta sonları 11′de kalkıyorum bazen.. günün yarısı bitmiş, evde yalnız ve keyifli geçirdiğim vakitler yalan olmuş.. ama o kadar çok uykum var ki, anlatamam..

    bu yaz ne acaip geçiyor böyle diye düşünüyorum son günlerde.. belki uyku hali bu yüzden.. herkes bilir, luna değişiklikleri sevmez.. ama herşey bambaşka bir devinim içinde.. bazen durup dışarıdan bakabilmeyi istiyorum.. hani Survivor’da yarışmacılar kameraya tek tek konuşurken diğer yarışmacıların ne düşündüğünü, bir sonraki adımını tahmin edip ona göre strateji belirliyorlar ya.. işte aynen öyle dışarıdan bakabilmek istiyorum.. anlayabilmeyi.. hazır durabilmeyi.. ama hayat “like a rolling stones..”..

    bizim yolculuğumuza çok az kaldı.. hiçbişeysiz bir yolculuk olacak gibi.. yola çıkmayı çok istiyorum.. geride bırakmayı çok istiyorum.. uykusuz boş sabahları çok çok istiyorum.. erkenden kapanan göz kapaklarını, arabanın camından yüzüme vuracak rüzgarı, Fethiye’ye yaklaştıkça içeri dolacak cırcır böceklerinin sesini çok istiyorum.. yol üstünde durup bacaklarımı açmayı, yolculuk esnasında iğrenç paketli kekleri değil de, yol üstündeki gözlemeciden gözleme yemeyi çok istiyorum.. sevgilimin arabası, benim terliklerim var.. biraz müzik, biraz bira.. sonra bol yıldızlı geceler..

    sahilköy

    Pazartesi 21 Haziran 2010

    sonunda oldu.. olacağını biliyordum tabii ama bu kadar çabuk olacağına içten içe inanmamışım demek ki..

    bizim de kapımızın önünde bir arabamız var artık.. hala bizim olduğuna inanamadığım..

    cumartesi sevgilim kalkıp “hadi bir yer seç, gidelim” dedi.. Nazo’dan duymuştum Sahilköy’ü.. haritaya baktık, yarım saatte hazırlanıp yola çıktık.. Polonezköy üzerinden gidiliyor.. sonunda hiç birşey olmasa bile yolu güzel.. bazen ağaçlar öyle sıklaşıyor ki hava karardı sanıyorsunuz.. yolun iki yanındaki ağaçlar yolun üstünde birleşiyor çoğu yerde.. kuş sesleri, cırcır böcekleri..

    yolun sonundaki köy bir çok İstanbullu için cennet.. Karadeniz’e kıyısı olan genelde müstakil yazlık evlerden oluşan bir köy..

    cumartesi çok rüzgarlı bir gündü.. normalde nasıl oluyor bilmiyorum ama sahilde çok rahat ettik devamlı rüzgar estiği için.. ne yazık ki sahiline iyi bakmamışlar, çöpler her yerdeydi ama beklediğimden daha temizdi diyebilirim..

    denize girdik ama sadece serinlemek için, o kadar dalgalı ki yüzemedik.. kitap okudum, insanları seyrettim.. vaktin nasıl geçtiğini anlamadım.. gitme vakti geldiğinde sevgilimle kayalıklara doğru bir yürüyüş yaptık, biraz fotoğraf çektik..

    sonra yola çıkmadan Sahilköy’e ilk geldiğimizde gördüğümüz küçük pazar yerine uğradık, biraz sebze biraz meyve aldık.. mutlu mesut yola düştük..

    cumartesi gecesi temiz bir uyku çektim.. kendimi hafif hissettim.. canın istediğinde gidebilmek böyle kısıtlı imkanlarla da olsa ne güzelmiş..

    bir de Sahilköy’den aldığımız karpuz.. dünyanın en güzel karpuzuymuş meğer..