Lunawar
  • ANASAYFA
  • Archivio della Categoria 'sinema'

    flight 666

    Pazartesi 4 Mayıs 2009

    09 mayısta sadece bir günlüğüne belli birkaç sinemada (bu linkten gösterim yapılacak sinemaları görebilirsiniz..) gösterilecek olan Iron Maiden: Flight 666 adlı belgesel filmi izleme şansım oldu geçtiğimiz hafta.. İstinye Park AFM de ufak bir kokteylin ardından gala gösterimi yapıldı..

    daha önce nefis 2 adet rock belgeseline imza atan Sam Dunn ve  Scot McFayden in eseri olan belgeselde Bruce Dickinson‘un pilotluğunu yaptığı, 45 günlük ve 23 konserlik Somwhere Back In Time Tour’dan nefis sahneler izleyebiliyorsunuz..

    farklı ülkelerde, farklı kültürler tarafından, her seferinde coşkuyla karşılanan grubun hayranlarıyla olan röportajlar ve konser öncesi görüntüleri benim en çok ilgimi çeken kısım oldu.. Malezya’dan, Avusturalya’ya, Şili’den Arjantina’ya, Japonya’dan Kolombiya’ya kadar birçok ülkeyi gezdiler; bazı ülkelerin haberlerinde “satanik” olarak nitelendirildiler, bazı ülkelerde gençler konsere girebilmek için aramadan geçerken ayakkabılarını bile çıkarmak zorunda kaldı..sonuç her seferinde muhteşemdi..

    grup elemanlarıyla, sahne arkasında çalışanlarla birçok söyleşi yapıldı..en çok da Dickinson ile.. sahnede gözlerinden yayılan ateş bu söyleşilerde yerini bilgeliğe bırakıyordu sanki.. (tamamen hayranlığımdan uyduruyor da olabilirim tabi..)

    filmde akla kazınan bir çok sahne var.. Nicko McBrain‘ın bageti ellerinde ağlayan grup fanı.. vücuduna onlarca Maiden dövmesi yaptırmış bir başka fan.. hepsi çok etkileyiciydi.. ben ise en çok Japonya konseri öncesi sahne arkasında Adrian Smith‘i doğaçlama blues çalarken görmekten keyiflendim..

    bir de film boyunca düşünmeden edemedim.. bu kadar insan (tüm konserlere giden fanların toplamından bahsediyorum..) bu kadar istekli ve ısrarcı ve kalpten inanarak bir araya gelse.. ve dünyanın yörüngesini değiştirmeyi istese.. sanırım olurdu..

    pansumanlık durumlar

    Perşembe 26 Şubat 2009

    Mirkelam’ın Asuman Pansuman adındaki şarkısıyla ilgili bu bilgiyi ilk duyduğumda acaip hoşuma gitmişti.. yani şarkıyı değil de.. hakkındaki bilgi.. böyle şeyler hep ilgimi çekmiştir.. hani diğerlerinin “lüzumsuz” bilgi olarak gördüğü şeyler.. bu konuda şanslıyım çünkü sevgilimden arkadaşlarıma.. herkes ayrı bir konuda uzman..

    gelelim asıl konuya.. Mirkelam bu konuda herhangi birşeyler söylemişmiydi bilemiyorum.. takipçisi değilim.. ama 28 Nisan 2007 tarihli Sosyomat etiketinde araştırmacı bilgi küpü arkadaşım momovakit bu konuda beni bilgilendirmişti.. şarkının tüm sözlerini yazasım yok burda ama şarkıda geçen üç kelime grubu aslında 80′ler erotik Türk sinemasından alıntı..

    İşte Kapı İşte Sapı; Yavuz Figenli’den 1975 yapımı erotik bir film..

    Kartal Pendik Gittik Geldik; Kemal Kan’dan 1976 yapımı erotik bir film..

    Kıvrıl Fakat Kırılma; Çetin İnanç’tan 1976 yapımı bir erotik film..

    Hazır bunlardan bahsetmişken, Kabalcıdan 2002′de çıkan Erotik Türk Sineması adlı mini ansiklopediyi de burda anmadan geçmiyeyim dedim.. Meraklısına..

    üçü bir yerde..

    Cumartesi 25 Ekim 2008

    FilmEkimi’nin son günü benim için en yoğun gündü.. o gün için işten izin alındı.. termosa kahveler dolduruldu.. arka arkaya üç filmi rahat rahat izleyebilmek için rahat kıyafetler seçildi.. tabii isterdim ben de hergüne bir film ama geldi geçiyor.. yapacak başka birşey yok..

    ilk film Limon Ağacı.. İsrail ve Filistinli iki elden çıkmış film.. (İsrailli yönetmen Eran Riklis ve senaryoyu Riklis’le beraber yazan Filistinli eski gazeteci Suha Arraf) bütünden önce ayrıntıya bakmaya meyilli olduğumdan belki, çok klasik gelecek ama film bana  deniz yıldızının hikayesini anımsattı.. filmin insani boyutunun yanında bir de politik boyutu var.. (işler politik boyuta taşındığında insanlıktan çıkmak mümkün.. ve işler politik boyuta taşındığında insanlıktan çıkmak normal..) Filistin - İsrail sınırında yaşayan Selma adında Filistinli dul bir kadının yapayalnız yaşamının geçmişiyle dolu limon bahçesi, bir gün İsrail Savunma Bakanının İsrail sınırından komşu gelmesiyle birlikte ulusal güvenliği tehdit edici bir unsur olur.. o andan itibaren Selma için herşey daha da zorlaşır.. zaten dul ve yalnız bir kadın olmanın zorluğuyla cebelleşirken bir de zor hayatından geriye kalmış tek somut şey ve bir de geçim kaynağı olan limon bahçesi yok olmak üzeredir..

    hemen yarım saat sonra  Küçük Deniz Kızı Ponyo‘da soluğu aldık.. önceki filmin burukluğunu atamamamış olmamızdan olacak daha ilk sahnede gülümsemeye ve hatta kahkahalar atmaya başladık.. bu kahkahaları önceki filme bağlıyorum çünkü aslında Hayao Miyazaki‘den beklediğimden biraz daha farklı bir filmdi.. biraz daha yalın.. biraz daha sakin.. genelde Miyazaki izlerken bir dakika sonra ne olacağını tam da kestiremediğim için konusu biraz daha derli toplu geldi bana.. ama sinemada Miyazaki izlemek bambaşka.. Andersen’in Küçük Deniz Kızı‘nın Miyazaki yorumu diyebiliriz.. mutlu bir gülümseme bıraktı bizde..

    herşey yoluna girdi keyfimiz yerinde derken saat 19:00 oldu ve izlemeden önce bile başımıza ne geleceğini kestirememenin tedirginliği içimizde Rüya için yerlerimizi almıştık.. Kim Ki-duk gene hep zor olan yolu tercih eden iki kahraman yaratmış kendisine.. rüyalarında tanıdık yüzler ve korkunç olaylar gören Jin ve birebir bu olayları gerçekleştiren ama tüm bu yaptıklarından bihaber Ran.. gittikleri bir mistik/doktorun tüm bu rüyaların ve tatsız olayların sonunun gelmesi için önerdiği çok basit yolu denemektense yapılmayacak hertürlü eziyeti kendilerine yaparlar.. filmin ilk yarım saatinde neşeli Kore filmlerinin tatlılığıyla hafifçe kendimizi saldığımızdan olsa gerek bu yarım saatten sonrası oldukça zor geçti.. Kim Ki-duk seyretmeyi sevenlerin alışık olduğu bir durum..

    filmler bitip de karnımızda şişmiş mısırlarla sinemadan çıktığımızda aslında İstanbul’da mutlu bir FilmEkimi’ni atlatmış gibi değil de sanki tüm dünyanın yükü sırtında ve gözkapaklarında olan bir zavallı gibi hissettim kendimi.. replikler birbirine karışmaya başlamış, konuşmalar anlamsızlaşmıştı.. eve doğru hayatımın en uzun yolculuklarından birini yaptım..

    ama gece kafamı yastığıma koyduğumda seneye daha iyisini yapabileceğimden emindim..

    denizkızı / mermaid / rusalka

    Pazartesi 20 Ekim 2008

    festivalin beni en etkileyen filmi diyebilirim Denizkızı için..

    tabii sadece beni etkilemekle kalmamış film, ödül üstüne ödül almış..

    Anna Melikyan; 2008 Sundance Dünya Sineması En İyi Yönetmen, 2008 Berlin FIPRESCI Ödülü ve 2008 Sofia En İyi Film Ödüllerini kazanmış, rengarenk bir vizörden baktığı Alisa’nın dünyasıyla..

    küçük bir deniz kıyısı kasabasında küçük bir kadınlar ailesinin birbirini aratmayacak gariplikteki karakterlerinin içine açılıyor perde..

    saatlerce sallanan sandalyesinde tek zevki dondurma yemek olan bir anneanne..

    hayatın her türlü (!) zevkine aç bir anne ve bir gün konuşmaktan vazgeçen küçük kızı Alisa.. yani balık annesinin doğuduğu küçük denizkızı.. doğaüstü küçük Alisa’nın bir de doğaüstü bir gücü  var.. eğer çok isterse istediği şey gerçek oluyor ancak kontrol edemediği yollarla..

    yıllarca hemen hergün babasının geleceği günü bekleyen Alisa kıyamet(!)in olduğu gün vazgeçiyor konuşmaktan ve bu yüzden zihinsel engellilerin gittiği bir okula gitmek zorunda kalıyor.. ve 17 yaşına gelip de o kasabadan ayrılmak istediği gün yola çıkıyorlar..

    bir avuç insanın yaşadığı kasabasından kapitalizme kucak açmış Moskova’ya..

    rüzgarın bile kayıtsız kalamadığı Alisa’nın; kalp sızlatan öyküsü bu film.. aslında biraz da herkesin..


    Chelsea On The Rocks

    Pazar 12 Ekim 2008

    Abel Ferrar‘ya ait bir belgesel Chelsea on the Rock..

    FilmEkimi dahilinde izlediğimiz ilk film..

    içinde yokyok.. efsane otelin daim kiracıları ve gelip geçici konuklarıyla olan gerçek anlamda 1957 de işletmeyi babasından devralan Stanley Bard ile başlayan “hayat”ını  84 dakikaya sığdırmaya çalışmış Ferrar.. ( otelin ‘57 den öncesi de var tabii.. 1884 de açılmış ilk olarak ve 1940 da S. Bard’ın babası David Bard tarafından devralınmış.. o dönemde de bir çok ünlü konuğu olmuş.. ama belgeselimizin konusu biraz daha yakın tarih..) bence? benim öğrenmek istediğim daha çokkk şey var..

    belgeselde (kısalığının dışında) can sıkıcı canlandırmalar vardı.. Janis Joplin, Sid Vicious gibi karakterleri canlandırmalarla filme dahil etmişler.. şimdi oturup Janis Joplin’in hayatını anlatan bir film/belgesel izlesem, acaba Janis’i canlandıracak karakteri ne kadar içime sindirebilirim, ne kadar Janis olarak bakabilirim çok iyi kestiremiyorum.. ancak bir de bu canlandırmalar 5er 10ar dakika olunca.. insanın içine hiç sinmiyor, hafif iç gıcıklayıcı, can sıkıcı bir etki yaratıyor.. ama bu eğreti durumu affedilir kılan bir nokta var ki; Nancy’nin ölüm gecesi de canlandırmalara dahil edilmiş.. yıllarca yazılıp çizildiğinin aksine burada hayatının aşkı Nancy’yi öldüren kişi Sid değil.. sanırım bu konu bir muamma olarak kalacak ama ben burada işleniş şeklinden çok memnun kaldım..

    bunun dışında Ethan Hawk, Milos Forman ve hayatlarının bir bölümünde otelde ziyaretçi olmuş sanat adamından otelle ilgili hikayeler ve anılar dinliyoruz..  otel intiharlara (ki bir vücudun betona çarpma sesi sıradan bir olaymış gibi anlatılıyor), uyuşturucu partilerine ve bir çok sanat eserine ev sahipliği yapmış.. (Jack Kerouac’ın Yolda’sını bu otelde yazdığı söylenir..) ayrıca filmlere ve şarkılara ilham vermiş.. (Leonard Cohen bu otelde Janis Joplin’le geçirdiği bir geceden sonra “chelsea hotel no.2” yi yazmış, Luc Beson “Leon: The Professional”ı bu otelde çekmiş..)

    Chelsea Hotel yeraltı hayatının, kara kitapların, hastalıklı şarkıların yuvası olup; karanlık insanların, uyuşturucuya emanet edilmiş zihinlerinin özgürce dokuduğu hiç bir benzeri olmayan sanat eserlerinin doğduğu, bazı hayatların söndüğü bir sır yuvası olarak hayatını devam ettirmiş..

    şimdilerde ise bir müze havasında zamanının en pahallı müşterilerini ağırlıyor..

    belgeselde iyi/kötü herkes için birşeyler var..

    izlemek isteyenler için belgeselin tekrarı 15 Ekim Çarşamba günü saat 13:30da..

    lüzumsuz bilgi:

    * otelde en uzun süre konaklayan kişi Virgil Thompson.. tam 54 sene..

    * Hotel Chelsea’nin bütün odaları birbirinden farklı döşenmiş..

    bu arada resimde William S. Burroughs ve Andy Warhol aynı masada.. (olacak iş değil..)

    bir de izleyecek olanlara bir öneri.. havaya girmek için otel hakkında biraz araştırma fena olmaz..

    (Helldorado konseriyle ilgili bilgi sonra..)

    sonbahar film haftası

    Cuma 10 Ekim 2008

    FilmEkimi bugün başlıyor..

    Uzun zamandır hayalini kurduğum gibi bu sene istediğim hemen her filme biletim ve hatta film için ayrılmış iki koca günüm var..

    Hepsini anlatacağım iyi kötü..

    Bugünün bir de başka güzel yanı var ama..

    Akşam Radyo Boğaziçi’nin Helldorado konseri..

    Sahnede ilk izlediğim günden beri aklımda onlarla ilgili bir hayal; birgün o çok istediğim barı açarsam, her cumartesi Helldorado çalmaya gelecek..

    Kısmet..

    Herkese iyi seyirler..