Archivio della Categoria 'sinema'
Pazar 2 Kasım 2008
herkes hata yapar..
ben de bu filmi kaçırmışım işte.. üstelik hakkında hiçbirşey bilmeden oturum ekranın karşısına..
şarkılardan oluşan bir film denebilir.. şarkıların sözleri tamamen kahramanların içinde neler olup bittiğini katıksız bir şekilde anlattığı için, baştan sona o kadar çok şarkı dinlemek insanı hiç rahatsız etmiyor.. aksine izleyeni filmin içine çekiyor..
film yapmaktan öte anlatacak şeyleri varmış gibi filmdeki herkesin.. yönetmenin.. müzisyenlerin..
dost işi bir film olmuş.. yönetmen John Carney, başroldeki Glen Hansard‘la birlikte bir dönem The Frames‘de çalışmış.. gece sokakta pijamalarıyla yürüyerek şarkı söyleyen diğer başrol oyuncusu Markéta Irglová ise Glen Hansard’ın konservatuardan arkadaşı.. şarkılar hakkında birşey söylemeyeceğim.. onlar için söze gerek yok..
film kapıya gelmiş dayanmış tüm duyguların filmi.. Glen Hansard annesinin ölümünden sonra babasına destek olmak için Dublin’e dönmüş bir kalbi kırık.. elektrik süpürgesi tamir dükkanında babasına yardım ettikten sonra vaktinin geri kısmını, hayatını şarkı yaparak ve bu şarkıları sokakta söyleyerek geçiriyor.. bir akşam kimsenin geçmediği sokakta şarkı söylerken Markéta O’nu dinlemeye başlayıp cebindeki son birkaç senti Glen’e verip sohbet etmeye başlıyor.. Markéta’nın bozuk bir elektrik süpürgesinin olması onların kısa arkadaşlığının başlangıcı oluyor.. film insanı biraz üzüp biryandan da gülümseten küçük ayrıntılarla dolu.. mesela Glen çok da önemli bir anda Markéta’yı ararken biz fonda çiçek satan Markéta’nın sesini duyuyoruz ama ne yazık ki Glen bu sesi duyup Markéta’ya ulaşamıyor.. sonra Glen ve babası arasında geçen sohbet.. Markéta’nın Glen’e verdiği birkaç sentin Markéta’nın hayatındaki önemi.. ve Glen’in giderken yüzündeki gülümseyen ifade.. kısacası pamuklara sarılasıca bir film çıktı, başımı hangi yastığa gömeceğimi bilemedim..
film akacak kan damarda durmaz atasözü gibi birden olmuş ve bitmiş.. birinin anlatmaya ihtiyacı varmış, tam da zamanında , kocman bir duygu seliyle dökülmüş gibi..
bu arada film birçok ödül de almış.. bir tanesi Oscar..
çok söze gerek yok.. izlenmemesi ve dinlenmemesi bence büyük bir kayıp..
**bir de izleyenlere not..
ekşi sözlükten öğrendiğime göre Glen’in Çekçe Markéta’ya sorduğu soruya Markéta’nın verdiği yanıt; “seni seviyorum..”
Pubblicato in Glen Hansard, John Carney, Markéta Irglová, Once, Oscar, The Frames, film, genel, if!, keyif, müzika, sinema | Nessun commento »
Cumartesi 25 Ekim 2008
FilmEkimi’nin son günü benim için en yoğun gündü.. o gün için işten izin alındı.. termosa kahveler dolduruldu.. arka arkaya üç filmi rahat rahat izleyebilmek için rahat kıyafetler seçildi.. tabii isterdim ben de hergüne bir film ama geldi geçiyor.. yapacak başka birşey yok..
ilk film Limon Ağacı.. İsrail ve Filistinli iki elden çıkmış film.. (İsrailli yönetmen Eran Riklis ve senaryoyu Riklis’le beraber yazan Filistinli eski gazeteci Suha Arraf) bütünden önce ayrıntıya bakmaya meyilli olduğumdan belki, çok klasik gelecek ama film bana deniz yıldızının hikayesini anımsattı.. filmin insani boyutunun yanında bir de politik boyutu var.. (işler politik boyuta taşındığında insanlıktan çıkmak mümkün.. ve işler politik boyuta taşındığında insanlıktan çıkmak normal..) Filistin - İsrail sınırında yaşayan Selma adında Filistinli dul bir kadının yapayalnız yaşamının geçmişiyle dolu limon bahçesi, bir gün İsrail Savunma Bakanının İsrail sınırından komşu gelmesiyle birlikte ulusal güvenliği tehdit edici bir unsur olur.. o andan itibaren Selma için herşey daha da zorlaşır.. zaten dul ve yalnız bir kadın olmanın zorluğuyla cebelleşirken bir de zor hayatından geriye kalmış tek somut şey ve bir de geçim kaynağı olan limon bahçesi yok olmak üzeredir..
hemen yarım saat sonra Küçük Deniz Kızı Ponyo‘da soluğu aldık.. önceki filmin burukluğunu atamamamış olmamızdan olacak daha ilk sahnede gülümsemeye ve hatta kahkahalar atmaya başladık.. bu kahkahaları önceki filme bağlıyorum çünkü aslında Hayao Miyazaki‘den beklediğimden biraz daha farklı bir filmdi.. biraz daha yalın.. biraz daha sakin.. genelde Miyazaki izlerken bir dakika sonra ne olacağını tam da kestiremediğim için konusu biraz daha derli toplu geldi bana.. ama sinemada Miyazaki izlemek bambaşka.. Andersen’in Küçük Deniz Kızı‘nın Miyazaki yorumu diyebiliriz.. mutlu bir gülümseme bıraktı bizde..
herşey yoluna girdi keyfimiz yerinde derken saat 19:00 oldu ve izlemeden önce bile başımıza ne geleceğini kestirememenin tedirginliği içimizde Rüya için yerlerimizi almıştık.. Kim Ki-duk gene hep zor olan yolu tercih eden iki kahraman yaratmış kendisine.. rüyalarında tanıdık yüzler ve korkunç olaylar gören Jin ve birebir bu olayları gerçekleştiren ama tüm bu yaptıklarından bihaber Ran.. gittikleri bir mistik/doktorun tüm bu rüyaların ve tatsız olayların sonunun gelmesi için önerdiği çok basit yolu denemektense yapılmayacak hertürlü eziyeti kendilerine yaparlar.. filmin ilk yarım saatinde neşeli Kore filmlerinin tatlılığıyla hafifçe kendimizi saldığımızdan olsa gerek bu yarım saatten sonrası oldukça zor geçti.. Kim Ki-duk seyretmeyi sevenlerin alışık olduğu bir durum..
filmler bitip de karnımızda şişmiş mısırlarla sinemadan çıktığımızda aslında İstanbul’da mutlu bir FilmEkimi’ni atlatmış gibi değil de sanki tüm dünyanın yükü sırtında ve gözkapaklarında olan bir zavallı gibi hissettim kendimi.. replikler birbirine karışmaya başlamış, konuşmalar anlamsızlaşmıştı.. eve doğru hayatımın en uzun yolculuklarından birini yaptım..
ama gece kafamı yastığıma koyduğumda seneye daha iyisini yapabileceğimden emindim..
Pubblicato in Bimong, Eran Riklis, Etz Limon, Film Ekimi, Gake No Ue No Ponyo, Hayao Miyazaki, Hiam Abbas, Joe Odagiri, Kim Ki-duk, Küçük Deniz Kızı Ponyo, Lee Na-young, Lemon Tree, Limon Ağacı, Miyazaki, Ponyo, Rüya, Suha Arraf, film, genel, keyif, sinema | Nessun commento »
Pazartesi 20 Ekim 2008
festivalin beni en etkileyen filmi diyebilirim Denizkızı için..
tabii sadece beni etkilemekle kalmamış film, ödül üstüne ödül almış..
Anna Melikyan; 2008 Sundance Dünya Sineması En İyi Yönetmen, 2008 Berlin FIPRESCI Ödülü ve 2008 Sofia En İyi Film Ödüllerini kazanmış, rengarenk bir vizörden baktığı Alisa’nın dünyasıyla..
küçük bir deniz kıyısı kasabasında küçük bir kadınlar ailesinin birbirini aratmayacak gariplikteki karakterlerinin içine açılıyor perde..
saatlerce sallanan sandalyesinde tek zevki dondurma yemek olan bir anneanne..
hayatın her türlü (!) zevkine aç bir anne ve bir gün konuşmaktan vazgeçen küçük kızı Alisa.. yani balık annesinin doğuduğu küçük denizkızı.. doğaüstü küçük Alisa’nın bir de doğaüstü bir gücü var.. eğer çok isterse istediği şey gerçek oluyor ancak kontrol edemediği yollarla..
yıllarca hemen hergün babasının geleceği günü bekleyen Alisa kıyamet(!)in olduğu gün vazgeçiyor konuşmaktan ve bu yüzden zihinsel engellilerin gittiği bir okula gitmek zorunda kalıyor.. ve 17 yaşına gelip de o kasabadan ayrılmak istediği gün yola çıkıyorlar..
bir avuç insanın yaşadığı kasabasından kapitalizme kucak açmış Moskova’ya..
rüzgarın bile kayıtsız kalamadığı Alisa’nın; kalp sızlatan öyküsü bu film.. aslında biraz da herkesin..
Pubblicato in Alisa, Anna Melikyan, Film Ekimi, Rus, denizkızı, film, genel, keyif, mermaid, rusalka, sinema | Nessun commento »
Pazar 12 Ekim 2008
Abel Ferrar‘ya ait bir belgesel Chelsea on the Rock..
FilmEkimi dahilinde izlediğimiz ilk film..
içinde yokyok.. efsane otelin daim kiracıları ve gelip geçici konuklarıyla olan gerçek anlamda 1957 de işletmeyi babasından devralan Stanley Bard ile başlayan “hayat”ını 84 dakikaya sığdırmaya çalışmış Ferrar.. ( otelin ‘57 den öncesi de var tabii.. 1884 de açılmış ilk olarak ve 1940 da S. Bard’ın babası David Bard tarafından devralınmış.. o dönemde de bir çok ünlü konuğu olmuş.. ama belgeselimizin konusu biraz daha yakın tarih..) bence? benim öğrenmek istediğim daha çokkk şey var..
belgeselde (kısalığının dışında) can sıkıcı canlandırmalar vardı.. Janis Joplin, Sid Vicious gibi karakterleri canlandırmalarla filme dahil etmişler.. şimdi oturup Janis Joplin’in hayatını anlatan bir film/belgesel izlesem, acaba Janis’i canlandıracak karakteri ne kadar içime sindirebilirim, ne kadar Janis olarak bakabilirim çok iyi kestiremiyorum.. ancak bir de bu canlandırmalar 5er 10ar dakika olunca.. insanın içine hiç sinmiyor, hafif iç gıcıklayıcı, can sıkıcı bir etki yaratıyor.. ama bu eğreti durumu affedilir kılan bir nokta var ki; Nancy’nin ölüm gecesi de canlandırmalara dahil edilmiş.. yıllarca yazılıp çizildiğinin aksine burada hayatının aşkı Nancy’yi öldüren kişi Sid değil.. sanırım bu konu bir muamma olarak kalacak ama ben burada işleniş şeklinden çok memnun kaldım..
bunun dışında Ethan Hawk, Milos Forman ve hayatlarının bir bölümünde otelde ziyaretçi olmuş sanat adamından otelle ilgili hikayeler ve anılar dinliyoruz.. otel intiharlara (ki bir vücudun betona çarpma sesi sıradan bir olaymış gibi anlatılıyor), uyuşturucu partilerine ve bir çok sanat eserine ev sahipliği yapmış.. (Jack Kerouac’ın Yolda’sını bu otelde yazdığı söylenir..) ayrıca filmlere ve şarkılara ilham vermiş.. (Leonard Cohen bu otelde Janis Joplin’le geçirdiği bir geceden sonra “chelsea hotel no.2” yi yazmış, Luc Beson “Leon: The Professional”ı bu otelde çekmiş..)
Chelsea Hotel yeraltı hayatının, kara kitapların, hastalıklı şarkıların yuvası olup; karanlık insanların, uyuşturucuya emanet edilmiş zihinlerinin özgürce dokuduğu hiç bir benzeri olmayan sanat eserlerinin doğduğu, bazı hayatların söndüğü bir sır yuvası olarak hayatını devam ettirmiş..
şimdilerde ise bir müze havasında zamanının en pahallı müşterilerini ağırlıyor..
belgeselde iyi/kötü herkes için birşeyler var..
izlemek isteyenler için belgeselin tekrarı 15 Ekim Çarşamba günü saat 13:30da..
lüzumsuz bilgi:
* otelde en uzun süre konaklayan kişi Virgil Thompson.. tam 54 sene..
* Hotel Chelsea’nin bütün odaları birbirinden farklı döşenmiş..
bu arada resimde William S. Burroughs ve Andy Warhol aynı masada.. (olacak iş değil..)
bir de izleyecek olanlara bir öneri.. havaya girmek için otel hakkında biraz araştırma fena olmaz..
(Helldorado konseriyle ilgili bilgi sonra..)

Pubblicato in Abel Ferrar, Andy Warhol, Chelsea On The Rocks, Ethan Hawk, Film Ekimi, Helldorado, Hotel Chelsea, Jack Kerouac, Janis Joplin, Leon, Luc Beson, Milos Forman, Nancy Spungen, On The Road, Sid Vicious, Stanley Bard, Virgil Thompson, William S. Burroughs, Yolda, belgesel, film, genel, keyif, sinema | 1 commento »
Cuma 10 Ekim 2008
FilmEkimi bugün başlıyor..
Uzun zamandır hayalini kurduğum gibi bu sene istediğim hemen her filme biletim ve hatta film için ayrılmış iki koca günüm var..
Hepsini anlatacağım iyi kötü..
Bugünün bir de başka güzel yanı var ama..
Akşam Radyo Boğaziçi’nin Helldorado konseri..
Sahnede ilk izlediğim günden beri aklımda onlarla ilgili bir hayal; birgün o çok istediğim barı açarsam, her cumartesi Helldorado çalmaya gelecek..
Kısmet..
Herkese iyi seyirler..
Pubblicato in Film Ekimi, Helldorado, Norveç, Radyo Boğaziçi, film, genel, keyif, konser, müzika, rock, sinema | 1 commento »
Cumartesi 20 Eylül 2008
kışın ilk yağmuruna günler öncesinden hazırlık yapmıştım oysa ki..
kışın ilk yağmuru ile aynı güne denk gelmiş bi sultanahmet buluşması genelde tarafımdan daha farklı karşılanan ilk yağmuru biraz farklı kıldı..
sultanahmette yemek üzeri türk kahvesi, sigara, fal masasında esti ilk sert rüzgar.. isteyip istememek konusunda kararsız kaldığım nargileleri devirdi önce, sonra başımızdaki tenteyi savurdu.. hadi kalkalım demeye kalmadan eşyalarımızı aceleyle toparlatıp hesabı ödetti bize..
tam da tramvay yolu üzerinde mehter takımıyla karşılaştık.. kırmızı giymiş uygun adım bir ahenkle sallanan, vur davula, bur bıyığı mehter takımı çok keyifliydi..
sonbahrın sonuna doğru yağan bu yağmurlar bende sanki su gökyüzündeki bütün kiri, dumanı bizim üzerimize sıvıyormuş gibi bir izlenim bırakır.. hava temizlenir, pis olan biziz.. daha rahat nefes aldığımı, havanın daha bir ince olduğunu hissederim, bir de bu havanın bana hatırlattığı başka bir şey..
eric draven‘in detroit şehri.. çocukluğumdan izlemeye başladığım için sanki yaşamışım da anılarıma dahil olmuş bir hikayedir the Crow ve benim kendime ait hiç çizilmemiş ve senaryoya girmemiş anılarım vardır o şehirde o adamla.. inanmıyorsanız sorun kendisine.. onunla evliyim ben..
detroit şehrinde büyümüş biri için mehter takımının ne anlamı olabilir diye düşünenlere şunu söyliyeyim.. o şimşekler altında ve o yağmurda mehter takımının “ya allah” ve “desturrr” nidaları benim gibi kahramanlıklara inanan bir insanda zeus etkisi yarattı..
şimşekleri elimle yakalayıp başka yerlere fırlatabilirmişim gibi.. bir adım atsam bütün binalar zangır zangır sallanacakmış gibi.. ya da tramvayı beklemekten vazgeçip (!) gideceğim yere ulaşmak için kendimi haliçten bıraksam sulara denizi yüzerek geçebilecekmişim gibi..
bu yazı için mehter takımının resmi mi yoksa the Crow‘dan bir çizim mi alsam diye düşündüm kısaca ama mehter takımı hemen öne geçti.. bende bu acaip etkileri yapanların kim olduğunu görün ve siz de şaşırın diye..
diğer resim ise daha karanlık ve ıslak bir yazının süsü olacak..
Pubblicato in Detroit, Eric Draven, Sultanahmet, The Crow, genel, katkıda bulunanlar, keyif, mehter takımı, sinema, tebdili mekan'daki ferahlık, yağmur | 3 commenti »
Cuma 12 Eylül 2008
dün akşam ailecek izlediğimiz 27 Dresses başlıktan da anlaşılacağı üzere tam bir hatun filmi.. öyle her hatunun da izleyeceği cinsten değil.. yani hem boş vaktin olsun, hem filmle ilgili geyik yapabileceğin birileri olsun yanında (yalnız başına zor..), hem de abur cuburun bulunsun..
bunlar da yetmezmiş gibi akla uymazlıklar peş peşe gelsin (hayır hatun kişinin aynı gece iki düğünde birden nedime olması bile son sahnede olanlardan daha akla yatkın)..
neyse.. biz üç hatunduk, fırından yeni çıkmış kakaolu ve mısırunlu nefis bir kekimiz ve taze çayımız vardı, evet boş vaktimiz de vardı..
tamam çok da abartmayacağım.. eylencelik bir filmdi.. başrol oyuncumuz “bugün sana yarın bana” mantığıyla, şehirde evlenen herkesin danışmanı ve nedimesi olmayı bir insanlık görevi bilmiş, “o mutlu gün”ün geleceğine tüm kalbiyle inanan ama bunun için hiçbirşey yapmayan bir hanım kız.. güzeller güzeli (!) bir kız kardeşi ve böyle bir rolde harcanmış, aşkıyla yanıp tutuştuğu bir patronu var.. gün gelir güzel kız kardeş şehre döner.. Jane’in patronuyla tanışır, aşık olurlar ve evlenmeye karar verirler.. Jane’e bu düğünde büyük bir görev düşmektedir.. sırılsıklam aşık olduğu adamın ve biricik, annesiz büyüyen, zavallı kız kardeşinin düğününü organize etmek ve yine mükemmel bir nedime olmak.. filmin ilk karelerinden itibaren boy gösteren ama evliliğe inanmadığını ilk ortaya çıktığı sahneden itibaren devamlı dile getiren yakışıklı jönümüz de (James Marsden) Jane’le tam da yaklaşırken kalbini kırıverir..
bundan sonra ortaya çıkan olaylar, duygu fırtınaları, gaflet ve delalet içine düşmüş kadın ırkı, “dediğim dedik, çaldığım düdük” erkek milleti ve tüm o bir film için bile fazlaca kurgu olan olaylar bol boş vakti, aburu cuburu ve film hakkında geyik yapacak bir arkadaşı olanlar için biraz gizli kalsın.. ama şunu da söylemeden edemeyeceğim..
(bundan sonrasını filmi izlememişler ve izlemeyi düşünenler lütfen okumasın..)
son sahnedeki “beklenen” düğündeki nedimelerin hali filmin başından beri iyilik timsali, yardımsever, kan kustup kızılcık şerbeti içtim diyen kızcağızımız için biraz fazla kötüceydi.. nedimelik yaptığı 27 arkadaşına, o korkunç elbiseleri giydirip, 27sini de düğününde kürsünün yanına dizmesi çok zalimce ve akla aykırı olayların en büyüğüydü..
film için son söz
izlediyseniz üzülmeyim, çabuk unutursunuz..
izlemediyseniz, izleyecek daha iyibirşeyler mutlaka vardır..
Pubblicato in 27 Dresses, Anne Fletcher, Edward Burns, James Marsden, Katherine Heigl, film, genel, sinema | 2 commenti »
Perşembe 21 Ağustos 2008
birgün arayla izlediğim iki film de sevdiklerimiz için neler neler yapılabileceğini (bence) oldukça gerçekçi bir şekilde anlatılıyordu..
ilkinden bahsetmiştim, lars and the real girl..
ikincisi ise ingilizce adıyla Don’t Worry, I’m Fine.. Orjinal adı ise je vais bien, nt’en fais pas.. Yönetmeni Philippe Lioret..
Lili tatilden döndüğünde ikiz kardeşini evde bulamaz.. kardeşi, babasıyla çok büyük bir tartışma yaşamıştır ve evi terketmiştir.. sancılı günler başlar.. Lili kardeşinin başına kötü birşeyler gelmiş olabileceğini düşünerek aşırı endişeyle hastalanır.. ne ailesinden sakinleştirici bir cevap alabilmektedir ne de kardeşinden.. üstelik ailesi bu durumu kabullenmiş gibi görünmektedir.. hastalığı büyür.. ailesinin tutumuna karşı bir başkaldırı gibi başlayan bu hastalık günlerini sarar ve Lili’yi ele geçirir.. aslındaLili’nin hastalığı filmin başında, filmin konusu gibi gözükse de aslında tamamen bir açılış..
sonunda bir gün kardeşinden gelen bir kart Lili’nin yeni hayatının başalngıcı olur.. o andan itibaren Lili’nin hayatı geri dönülmez bir değişime girer.. üstelik Lili aslında “olmayan” bir hayat yaşamaya başlamıştır..
film boyunca çalan şarkı Aaron’dan Lili..
müziğin filme ilk karıştığı sahnede zaten etrafınıza bir duvar örülüyor.. bu sözler film boyunca farklı sahnelerde defalarca kez sizi filmin içine çekiyor..
filmin konusunu pekiştiren nefis şarkısının YedinciGemi‘deki çevirisi..
“lili.. şu sahte yaşamından sıyrıl bir daha.. ne olursun, bırak tüm alışkanlıklarını.. göreceksin, yaşanıyor ihtiyaç olmadan yardıma.. pek çoğu var öğreneceğin dahası.. ileriye atacağın her adımda.. karşına çıkacak her sorunda.. ben olacağım senin yanında..”
“ortasından geçeceğin her sokakta.. evvelinde bulunmadığın mekanlard.. ben olacağım senin yanında..”
“lili.. biliyorsun bizim gibiler için bir yer var hala.. her damarda dolanır aynı kandan.. seni melek yapanın kanatlar olmadığını anlarsın.. tek yapacağın çıkarmak kötülükleri aklından..ileriye atacağın her adımda.. karşına çıkacak her sorunda..ben olacağım senin yanında..ortasından geçeceğin her sokakta.. evvelinde bulunmadığın mekanlarda.. ben olacağım senin yanında..”
“lili.. bir öpücükteki göz açıp kapanmada bulacağız cevabı.. it tüm korkuları gölgelerin derinlerine.. benzeme sakın renksiz bir hayalete.. çünkü hayatın en güzel resmi senin içinde.. ileriye atacağın her adımda.. karşına çıkacak her sorunda.. ben olacağım senin yanında..”
“ortasından geçeceğin her sokakta.. evvelinde bulunmadığın mekanlarda.. ben olacağım senin yanında..”
filmi izleyip bitirdikten sonra garip bir boşluk ve hüzün duygusu kaldı.. bir de sorular.. kendi hayatıma dair..
Pubblicato in Aaron, Dan't Worry I'm Fine, Kad Merad, Lili, Mélanie Laurent, Philippe Lioret, film, genel, je vais bien, keyif, müzika, nt'en fais pas, sinema | Nessun commento »
Cuma 1 Ağustos 2008
2008 if! istanbul’da gösterime giren ve sessiz sedasız kayıplara karışan bir film lars and the real girl..
lars “hayallerinin kızı(!)” nı bulmuş belki de kasabanın en şanslı adamıdır.. filmde kocaman gerçek üstü bir sevgi var.. izlerken ilk başta lars’ın ailesinin içine düştüğü durumlar yüzünden stres ve sıkıntıyla oflayıp puflasam da bir süre sonra kasabanın kahramanca ve içten davranışıyla ister istemez hayaller alemine daldım.. hatta o kadar ki ben bile bianca’nın gerçek olduğunu hissedip, giydiği pantolonun ayakkabılarıyla ne kadar da uyumsuz olduğunu düşünmeden edemedim..
ancak filmin hikayesinin dışında bir lars’ın abisi rolündeki Paul Schneider‘in içinde bulunduğu durumla ilgili halleri beni keyiften öldürdü diyebilirim..
izlemeyenler bu paragrafı okumasın lütfen;
filmin beni en çok etkileyen sahnelerinden biri, lars ve bianca’nın beraber gittikleri bir ev partisinde geçen küçük bir sahne.. lars ve bianca bir grup hatunla beraber muhabbet etmektedir.. lars gruptaki bayanlardan birine içki almak için gruptan ayrılır.. içkiyi alırken uzaktan gruba bakmaktadır.. bianca’yla gözgöze gelir.. bakışırlar.. lars sevgiyle gülümser.. işte o bakışı gördükten sonra bianca’nın gerçek olmadığını kimse söyleyemez..
işte bakışlarıyla bir kadını ve bir aşkı “gerçek” yapan oyunculuğu sayesinde filmde sadece Ryan Gosling için bile izlemeye değer..
ha bir de unutmadan.. filmdeki kasaba gördüğüm en güzel kasabalardan biriydi.. geniş caddeler, durgun havasıyla zaten birçok şeyi yaşayıp görmüş, en küçük kıpırtıya hasret bir hali vardı..
Pubblicato in Lars And The Real Girl, Paul Schneider, Ryan Gosling, film, genel, if!, keyif, sinema | Nessun commento »
Site içi arama
LunaLinka
Lunaskop
yorum yazabilmeniz için;
giriş yapmanız, üye olmanız gerekmiyor.. siz yazıyorsunuz ben onaylıyorum..cibran;
..
Bugün üstümden çıkardığım bir giysi değil,
kendi ellerimle yırttığım derim, kabuğum..
Geride bıraktığım bir düşünce değil,
açlık ve susuzlukla tatlandırılmış bir gönül...
Yine de daha fazla oyalanamam...
Herşeyi kendine çeken deniz beni de çağırıyor;
yola çıkmalıyım...
Çünkü kalmak, saatler geceyle yanarken,
donmak, kristalleşmek ve bir kalıba dökülmek demek...
Buradaki herşeyi memnuniyetle yanıma alırdım, ama nasıl?
Bir ses, dili ve ona kanat olan dudakları taşıyamaz.
Boşluğu yalnız başına aramalı...
..Lunadoc der ki;
bol su iç.. içmeden önce suya güzel şeyler söyle..Lagaluga;
'bir pop yıldızıyla bir terörist arasındaki en büyük fark..
pop yıldızıyla pazarlık edemezsiniz..'fosforlu;
dert dediğin nedir ki.. konuşa konuşa tükenir..