Lunawar
  • ANASAYFA
  • Archivio della Categoria 'müzik'

    the story

    Çarşamba 18 Ocak 2012

    evinize hırsız girmesi ya da evinizin bir yangında bir saat içinde yanıvermesi gibi.. hayatınız boyunca parçanız olan eşyaların, anıların bir anda hayatınızdan çıkıvermesi gibi.. bir sabah içinizde bir boşlukla uyanabilirsiniz.. benim gibi.. bir sabah ne olduğunu bilmediğiniz bir duygu çalınmış ya da yanmış bitmiş kül olmuştur içinizde.. ne olduğunu bilmezsiniz ama tahminler vardır tabi.. ama o kadar kocaman bir yoksunluk hissidir ki hissettiğiniz ellerinizi bile nereye koyacağınızı bilemezsiniz..

    bir durgunluk.. bir dibe çökmüşlük hali.. duru, dalgasız deniz gibi..

    şimdi ben kendimi oyalamaya çalışıyorum.. her gün yapacak başka bir işim var.. her gün yetişmem gereken başka bir yer.. dinlemem gereken 10 binlerce şarkı..

    bu yazı bu şarkıdan çıktı.. bu şarkı nereden çıktı acaba?

    bazı günler “life is a pigsty” bazı günler değil..

    Cuma 30 Aralık 2011

    çarşamba akşamı bolca içtik departman kutlaması bahnesiyle.. sonra devam ettik bi kaç arkadaş.. sonra evde kardeşle.. sabah 4:30du sanıyorum yattığımda.. sonra mesai yeniden bir iki saat sonra.. bazen akşamdan kalma olmayı çok seviyorum ve dün öyle bir gün geçirdim.. sanki kendim değilmişim gibi.. başka türlü de düşünebildiğim.. o kadar iyi hissettim ki kendimi.. aynı şarkıdaki gibi.. (I thought I was someone else, someone good) sonra nefis bir uyku..
    bu sabah kalktım aklımda binlerce şarkı.. dün o akşamdan kalma ruh haliyle o kadar güzel şeyler dinledim ki.. çalan her nota benim içimdeydi.. aynaya hiç bakmamış olsam ışık falan saçtığımı sanabilirdim içimde çalan müzikle..
    yola çıktım, müziğim hala kulağımda.. önce David Bowie Wild is the Wind‘de “with your kiss my life begins” dedi sonra Morrisey ağız dolusu Life is a Pigsty.. demek ki hala alkollüyüm ki müzik içimde çalmaya devam etti.. sonra nerden geldiği belirsiz bir Kesmeşeker hissi çöktü..
    önce (her zaman) Acıların Kralı, sonra Gitme Kal ardından Tut Beni Düşmeden.. eh ben şiir sevmem ama Kesmeşeker’in şiirlerini kim sevmez ki..
    bu hikaye Grizu Bira ve Kahve’yle devam eder.. sonra daha neler neler..
    belki Mavi Sakal belki Objektif illa biraz Whisky.. görücez..
    ama ben bu ruh halini seviyorum.. nasıl besleyeceğimi de çok iyi biliyorum.. kahveyle yapacağım kahvaltıyı bekliyorum mesela.. bi saniye sonra ağlayabilir.. ardından da deli deli gülebilirim..
    başka bir insan gibi hissetmeyi çok seviyorum..

    **Kesmeşeker yeni albüm yapmış ha..

    eylül baştan başlasaydı..

    Çarşamba 21 Eylül 2011

    yaşasın eylül geldi derken işte geçti bile.. ben o kadar uzaktaydım ki eylül değmeden geçiverdi.. ne bir yağmur ne bir bulut var bu eylülde.. ne hüzünlü şarkılar ne de bolca bira.. biraz melankoli bira deniz kıyısı.. depresif şarkılar ve olmadık yerlerde ve zamanlarda içilen biralar çok uzak sanki.. susamışken içilen ilk biranın ilk yarısı ne güzel giderdi oysa şimdi.. yemek saatlerini unutmak.. televizyondaki dizinin saatini kaçırmak.. zamansız uyumak, zamansız uyanmak.. olmadık yerlerde tatlı bir uykuya dalmak.. hele bir de biraz rüzgar varsa.. çantadan fotoğraf makinasını eksik etmemek.. inadına çiçek böcek deniz değilde karanlık yerlerin fotoğrafını çekmeye çalışmak.. daha çok okumak.. okumak değil de sanki içinde yaşamak, kitabın içinde nefes alamak.. Eminönü’ne inip otistik bakışlarla dolaşmak.. ıvır kıvıra 1 lira 2 lira deyip, ufak bir servet harcamak.. yağmurun altında bir filmden diğerine yol alırken çantadaki kitabı, fotoğtaf makinasını ıslatmamaya çalışarak saçak altından yürümek.. hatta çantada yedek çorap bulundurmak.. telefonun hiç çalmaması.. ama gerçekten hiç çalmaması.. ah, kendini unutmak.. sonra yeniden bulmak.. ne güzel olurdu şimdi.. iyi bir müzik ne iyi giderdi.. yeni bir grup keşfetmek, akşam konsere gitmek.. yeni, mis kokulu bir parfüm keşfetmek, sokaktan gelip evde daha soyunmadan bir bira daha açmak.. önce mutfaktan bir küllük alıp masaya koyup sonra üstbaş değiştirmeye gitmek.. sonra geceyi Meleklerin Düş Yaşamı, Donnie Darko, Garden State, Leon, The Crow, Rusalka ya da ne bileyim Girl Interrupted’la kapatıp bir buluta yatar gibi hafif sarhoş serin yatağa uzanmak ne güzel olurdu..

    foto; benim tabii ki de.. Sahilköy’den..

    I told you I was trouble..

    Perşembe 28 Temmuz 2011

    Haruki Murakami ya da Isabel Allende için sık sık hissettiğim bir rahatsızlık vardır.. ölürlerse ya da yazmayı bırakırlarsa diye.. bugün mp3 çalarım benim için bir Amy şarkısı seçmişken içim buruldu.. ben Amy’yi çok seviyordum..


    son günlerde

    Pazartesi 6 Haziran 2011

    kendime yeni bir yer keşfettim..
    komik filmler izledim..
    fıstık ezmeli kurabiye yaptım..
    arada bir de Hooverphonic konserine gittim..
    ha bu arada bir de yaz geldi..
    iş yerinde maillerimi okuyamayacak kadar yoğunum bu aralar.. her ne kadar çalışayı çok sevmesem de kendimi eyleyecek şeyler bulduğum zaman da zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorum.. aklımın bir köşesinde lunaland, bir köşesinde lunalinka, bir yanda bilgisayarımda biriken fotoğraflar, diğer yandan güzel ışıklarla birlikte birkaç birşey çekme isteği, dolayısıyla flickr ve yine bir köşede ikizler.. gitmeden görebilecek miyim sıkıntısı..
    ama günler akıp gidiyor.. çok sevdiğim spor salonuma bile gidemedim neredeyse geçen hafta ki hiç bana göre bir hareket değil.. açıkçası bir yandan da böyle yoğun ve yorgun olmayı tam da seçim öncesi haftalarda gönlüm daha bir rızayla karşılıyor.. sokaktaki, televizyondaki insanların gözünün içine baka baka yalan söyleyenleri, yalan ağzının kenarından damlamasına rağmen görmeden onlara alkış tutanları, fanatik kesilenleri, insanları insan yapan duygu, tercih ve hayatlarından dolayı yargılayanları görmeye tahammülüm yok..
    işte tam da televizyona düşman kesilmişken aklımdan geçen başka bir fikir de digiturk’u kapattırıvermek.. zaten digiturk’e malum sebeplerden dolayı kızgınım.. hayatımdan televizyon çıksın gitin istiyorum.. neyse.. bunu da düşüneceğiz.. malumunuz yalnız yaşamıyorum..
    600bundan yaklaşık bir ay kadar evvel E.ye Hooverphonic konserine benle gitmek ister mi diye sordum.. o da kabul etti.. beraber önce nefis bir akşam geçirip ardından da İKSV salonun yolunu tuttuk.. konser anektodlarına geçmeden önce şunu söylemeliyim ki saygıdeğer İKSV mensupları.. iyi iş çıkarmış, güzel bir konser salonu yapmışsınız ama o biralar 9 liradan gitmez.. Efes’in size 33lük birayı 5 liradan satmadığını varsayarak şunu söylemek istiyorum.. bırakın insanlar rahat rahat bira içsin.. güzelim konserin arasında insanlar “ulen bir yudum biraya da 9 tl verdim, bari yudum yudum içeyim de bitmesin, konser sonuna kadar idare ettirsem iyidir..” gibi salak saçma düşüncelere kapılmasın ya da en güzeli dışardan gelirken çantalarında bira getirmesin.. bakkalın kazanacağını siz kazanın.. neyse.. konsere tam da başlamadan 5 dakika önce vardığımız için başta güzel bir yer bulamadık kendimize ama sonra üst katta hem rahat hem de sahneyi gören bir yer bulduk.. üniversite yıllarımın depresif grubu Hooverphonic yeni yüzüyle sahneye çıktığında biraz tedirgindim aslında eski hitleri çalıp çalmayacakaları konusunda (onları çalmayacaklar da ne çalacaklar?) ama hiç bir hayal kırıklığına uğramadan dinlemek istediğim herşeyi dinledim.. dinlediklerimin dışında izlediklerim de yanıma kar kaldı zira Noémie Wolfs’un acaip güzelliğini ve hareketlerini izlemek de ayrı bir keyifti.. o ne uzun kollar ve büyük eller, o ne dik omuzlar, o ne küçük surattı öyle.. hepsi bir yana bu orantısız duruş nasıl da müzikle ahenk içinde salınıyordu. ben ve E. uzun süre bu konuyla ilgili bildiğiniz dedikodu yaptık.. bu arada fotoğrafı da tramvaydurağı.com‘dan aldım (umarım bana kızmazlar) ki konser hakkında daha manalı, daha bir konser yazısı istiyorsanız orayı ziyaret etmenizde fayda var..
    gelelim maddelerden “kendime yeni bir yer keşfettim”e.. aslında konserle gayet bağlantılı.. hatta konsere gecikmemizle de.. konsere beraber gitmek istediğim E.nin evine gittik iş çıkışı.. biraz çilek biraz erik biraz peynir ve 1 litrelik beyaz şarap yanında buz gibi gazozla.. yaz geldiğinin habercisi buz gibi zoop içme isteği.. hemen balkona kurulduk, fonda nefis bir müzik.. hava kararıp serinleyene kadar daldan dala nefis bir muhabbetle konser saatine 15 dakika kalana kadar popolarımızı kaldıramadık.. şimdi o balkonun müdavimi olmaktan korkuyorum.. çünkü hizmtte sınır yok ama insan doğası.. verdikçe daha çok ister.. birgün bir süpürge sapıyla kovalanmam umarım.. işte yukarıdaki resim oranın resmi.. ama çileksiz, eriksiz, peynirsiz sadece zooplu hali..

    o günden beri aklımda.. gene gidesim gene zoop içesim var.. böylece burdan kendi mi de davet ettirmiş olayım..

    fıstık ezmeli kurabiye ve komik filmlere gelince.. onlar da (belki) başka bir postun konusu olsun.. böylece okuyanı da bayıltmayayım..

    ha bu arada.. Sonispher, Efes One Love Fest, Bon Jovi, Amy Winehouse, Judas Priest – Whitesnake için sponsor arıyorum kendime.. iyi gelişmelerle görüşmek üzere:)

    Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu

    Cuma 25 Mart 2011

    Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu.. adı beni benden aldı kitabın.. ama tam da kitap almaya ara vermişken hiç de ucuz olmayan bir fiyatla çıkıverince zamansız geçici bir panik yaşamıştım.. benim canım kuzenlerim acımışlar deli halime doğum günü hediyesi alıvermişler bana.. sevdim sarıldım.. malumunuz Haruki Murakami‘yi çok severim..
    aldıktan sonra öğrendim ki son kitabı da değilmiş, 1985 te yazılmış.. diğer kitaplarından eksik kalacağını düşünüyorsanız sakın aldanmayın yirmi küsür sene önce yazıldığına.. Haruki Murakami adsız kahramanın beyninin kıvrımlarında dolaşan tüm düşünceleri imgeleriyle zenginleştirmiş ve okuyucuya sanki kahraman oymuş gibi birşeyler hissettirerek sunmuş..

    Bakacak bir şey olmadığından kızın etek ucuna bakarak ilerlemeye devam ettim. Eteği arada sırada yukarı sıyrılıyor, bacaklarının çamur bulaşmamış beyaz kısmı ortaya çıkıveriyordu. Eskilerden örnek alarak konuşacak olursak, jartiyerle kopça arasında kalan boşluk. Eskiden kadın çoraplarının üst kısmı ile jartiyer arasında boşluk kalırdı. Külotlu çoraplar çıkmadan önce.
    Derken kızın beyaz teni bana eskileri anımsattı. Jimmi Hendrix, Cream, Beatles, Otis Redding, işte o dönemler. Peter and Gordon’un “I go to Pieces”inin başlangıç akorlarının bir kısmını ıslıkla denedim. İyi şarkıydı.. Tatlı ve insanın içine işleyen bir şarkı. Duran Duran gibilerinden çok daha iyiydi. Belki de yaşlandığım için böle hissediyordum. Ne de olsa yirmi sene önce moda olmuş bir parçaydı. Yirmi yıl önce kimin aklına külotlu çorapların çkacağı gelirdi ki?
    “Neden ıslık çalıyorsun?!” diye bağırdı, kız.
    “Bilmem. İçimden geldi” diye yanıtladım.
    “Şarkının adı ne?”
    Söyledim.
    “Ben bilmiyorum öyle birşarkı.”
    “Sen doğmadan önce moda olmuş bir parça.”
    “Ne anlatıyor, o şarkıda?”
    “Vücudun parça parça olup, yok olmasını.”

    dünyasının sonuna yaklaşık 24 saat kalmış kahramanın düşünceleri bunlar.. üstelik yeraltından, karanlıkkaralarının vatanından, sülükler kanını emdikten, dünyanın sonuna 24 saat kaldığını öğrendikten ve üstelik yapacak birşeyi de yokken hayatını bir 24 saat uzatabilmek adına yerüstüne gizli geçitler ve tüneller vasıtasıyla ulaşmaya çalışırken aklından geçenler.. hayat size bir oyun oynamışsa ve kendinizi bir bulamcanın içinde bulmuşsanız üstelik bilemden yarattığınız bir başka dünya varsa ve tüm gelecek planlarınızı 24 saatten kısa bir zamana sığdırmanız gerekiyorsa işte uykunuzun gelmemesi gereken vakit tam da o vakittir.. kahramanın trajedisi hiç bitmeyecek gibi.. ama Haruki Murakami’nin öykülerinde sanırım bir son da yok.. ben kitabı bitirdiğim andan itibaren “bu kitabın ne güzel devamı yazılır” diye heveslenmedim değil.. (daha Sanat 3lemesinin 2. kitabını bekliyorum oysa..)

    bu arada çok büyük bir keyifle okuduğum İmkansızın Şarkısı orjinal adıyla Norwegian Wood İstanbul Film Festivalinde izleyici karşısına çıkıyor.. ben tabii ki orada olacağım.. şimdiden aklıma geldikçe heycanlanıyorum.. bir pazartesi öğleden sonrası güzel bir film izleyip mümkünse biraz gözyaşı döküp birkaç bira içmek istiyorum..

    hayatıma bir fon müziği istediğim yıllardan beri bu kadar müzikle ilgili olmayıp içinde müzik barındıran iki kitap okumamıştım sanırım.. mümkünse bahsedilen şarkıları tam da okurken dinlemek ayrı bir güzellik katacaktır diye düşünüyorm ama yok ben bunu yapmadım.. ama “Yağmurlu günde çamaşır, kiralık araba, Bob Dylan” bölümünü okurken iyiden iyiye canım çekti tabii..

    bu yazıyı kitaptan çok sevdiğim bir alıntıyla tamamlayayım bari.. ben yarın Alaçatı’da olacağım.. ordan güzel fotoğraflarla dönmeyi planlıyorum.. dönüğümde görüşmek üzere..

    “Bücür cebinden bembeyaz bir mendil çıkararak ağzına tutup, iki üç kez öksürdü. Sonra bir an mendili kontrol ettikten sonra çıkardığı cebine geri koydu. Bu bir önyargı, ama ben, mendil taşıyan erkeklere pek güvenmem. Benim bu türden çok fazla önyargım vardır. O yüzden insanlar tarafından pek fazla sevilmem. İnsanlar tarafından sevilmeyince önyargılar iyice artıveriyor.”

    **resim Norwegian Wood filminden..

    hindi zahra aşk doğum günü v.s.

    Çarşamba 9 Şubat 2011

    06 Şubat akşamı için sevgilimin bir süprizi vardı bana..akşam hazırlanıp Taksim’e gittik.. o arada bir konser olduğunu öğrendim.. pazar gününün depresif hali ve pazar rehaveti heyecanlanmamı engelledi.. zaten çok gitmek istediğim biri olsaydı haberim olurdu değil mi?

    peki ya çok gitmek istediğim biriyse ve konser tarihi değişmişse..

    Babylon’a girene kadar haberim olmadı Hindi Zahra konserinden, oysa 8-9 Şubatta iki konser verecekti ve ben gitmeyi o kadar çok istiyordum ki..

    Hindi Zahra hakkında ne söyleyebilirim emin değilim.. aslında belki o duygu yoğun halimle yazmalıydım ama pazar akşamı olunca ve ben çılgın bir iş haftasına başlayınca yazamadım gitti.. şimdi de bir sırt ağrısıyla yazıyorum ama yazmam lazım.. kendime saklayamayacağım kadar güzeldi çünkü..

    Hindi Zahra biraz geç çıktı sahneye ama daha ilk dakikadan ele geçirdi herkesi.. müztevazi hali, kendini kaybedercesine dans edişi ve benim o zamana kadar çoktan hatmettiğim şarkılarıyla muhteşemdi.. ama öyle iki şarkı vardı ki daha önce duymadığım.. hem ben hem diğerleri şaşkınlıkla dans ettik desem yeri heralde.. Arapça söyledi bu şarkıları.. progresif, pop, oryantel, jazz.. ritimle dans ederken bir saniye sonra omuz titretirken bulduk kendimizi.. çok kalabalıktı, çok etkileşimliydi.. ben karar verdim, Hindi Zahra ne zaman gelse ben onlayım..

    tabii bu muhteşem müziğin ve benim dansetmeye doyamadığım akşamın bir de güzel sebebi vardı.. sevgilimin bana doğum günü hediyesi.. ah nasıl makbule geçti, nasıl muhteşem bir hediyeydi anlatamam.. bir tek beni o gece görseydiniz anlardınız herhalde.. diyeceğim o ki aşık olmak çok başka güzel bir şey.. o kadar ki doğumgünlerimde “annem iyi ki beni doğurmuş” diye sevin sevin seviniyorum.. sevgilimin doğumgünlerinde de annesini gidip sevesim geliyor, “ne iyi etmişsin” diye.. hani biz birbirimizi bulmasak tüm dünya yanlış olurmuş gibi.. filozoflar hayatın anlamını boşuna arar, astronotlar uzaya boşuna çıkarmış gibi.. Kuantum, karma,hamsi kuşu, izafiyet, dondurmalı irmik helvası, çektiğim fotoğraflar, kalamarlar, dinazorlar, menemen, sudan karaya adım atan ilk zavallı, zippo çakmaklar, en mis kokulu yastıklar, yaz salatasının suyu, deniz kenarları, Kabak Koyu, balığın her türlüsü, karanlıkta gözüken yıldızlar, tüm haşlanmış mısırlar, buz gibi rakı, tadına doyamadığım kitaplar, mis gibi makarnalar, temiz kokan çarşaflar, uykunun en güzel yeri, taze sıkılmış meyve suyu, işten eve dönmek, bütün uzun saçlar, kalın pofuduk çoraplar, her yaz ilk denize girişler, fotoğraf makinasının sesi, uykudan uyanırken çalan müziklerin hepsi yalan olurmuş gibi.. daha neler neler.. neler neler hatta.. hatta v.s.

    ama işte ben doğdum.. o da geldi beni buldu..

    herkes kurtuldu..

    dünya kurtuldu..

    evren kurtuldu..

    I see trees of green, red roses too. .
    I see them bloom, for me and you. .
    and I think to myself, what a wonderful world..

    your pretty face going to hell

    Pazartesi 17 Ocak 2011

    yıllar sonra bir hayal gerçek oldu..

    Anneke‘yi kanlı canlı izledik..

    ilk dinlediğim şarkısı Leaves’in üzerinden belki on seneden fazla zaman geçti ama etkisi hala taze..

    sahneye önce Danny çıktı ve can taşıyan bütün hücrelerimi parmaklarının arasına alıp ezdi.. konser başlayalı daha bir çeyrek saat olmuştu ki Danny çoktan Fragile Dreams’ı damarlarıma zekretmişti..

    sonra Anneke Danny’nin ezdiği hücrelere yeniden can verdi..

    Leaves’i söylerken bütün mimiklerini biliyordum..

    konserin son kısmı Anneke ve Danny beraberce çalıp söylediler.. piyano ve gitarı değiş tokuş ettiler.. şarkıları da.. ve evet çok istediğim gibi Blower’s Daughter‘i de çaldılar.. Anneke’nin doğa üstü sesiyle her “i can’t take my eyes of you” deyişi “kalbimi bir blendera atılmış” gibi hissettirdi..

    biraz alkollü biraz sigaralı konser bitmiş kapının önünde dikilirken kendimi çok mutlu mesut hissettim..

    biraz da içim buruk..

    ama o konserin güzelliğindendi..

    when we were young..

    Çarşamba 12 Ocak 2011

    Kızıl Kaplan sağolsun güzel bir film izledik dün akşam.. böyle bir filmin varlığından bile haberim yoktu.. bazen durur
    durur can alıcı bir şarkı gönderiverir bana KızılKaplan..
    “sen seversin Bryan Ferry” dedi ve işte bu klibi izletti.. ben de madem Kızıl Kaplan perşembe burda olacak, muhabbete muhabbet katayım diye hemen Flashbacks of a Fool’u izleyiverdim..
    Daniel Craig hakkında iyi kötü pek fikrim yoktur.. old school bir havası var o bir gerçek ama bir Bond olarak benim ilgimi çekmemişti..
    bu filmde de pek bir kanıya varabildiğimi söyleyemem ama “yaramaz” rollerde iyi olduğu açık..
    gelelim şarkıya.. Roxy Music deyince aklıma ilk Jelaus Guy gelir ama şimdi bir de “if there something” var.. film şarkı üzerine kurulmuş gibi geldi bana ama şarkı içimi sızlattığı için de öyle hissediyor olabilirim..

    kısaca konusu; Joe Scot ünlü ama düşüşe geçmiş bir aktördür.. uyuşturucu kadınlar.. klasik ünlü kafesleri diyelim.. bir gün annesinden bir telefon alır ve büyüdüğü yerdeki en yakın arkadaşının öldüğünü öğrenir.. cenaze için hem büyüdüğü yere (ve bir gün terk ettiği) hem de geçmişine bir yolculuk yapar.. (şimdi Garden State geldi aklıma.. hım..) işte “if there is something”le böyle tanışır Luna..

    şimdi.. son söz olarak filmden öğrendiğim şarkıdan başka bir şey daha varsa o da şudur.. sana ölesiye aşık olduğundan emin olmadığın bir kıza bir arkadaşından bahsederken sakın “David Bowie albümünü baştan sona dinleyemediği için kız arkadaşından ayrılmıştı..” demeyin.. sakın.. sakın..

    Scott Pilgrim vs the World

    Pazartesi 27 Aralık 2010

    sabırla bekledik Scott Pilgrim’i.. sonunda o mutlu akşam geldi.. ben, Annie, Win ve Sui bir heves oturduk filmin başına.. aha.. o da ne.. bir dur bir nefes al.. Scott Pilgrim öyle bir süratle başladı ki.. aman yastığımı düzelteyim aman ayağımı uzatayım demeye kalmadan hepimiz dörtgöz filmi seyre daldık.. hem de ne seyir.. bir saniye gözlerimizi ayırsak ekrandan bir espri kaçıp gidiyor..

    efendim.. aslında Scott Pilgrim’in hikayesini herkes biliyor heralde.. o yüzden oldukça üstten geçeceğim.. Scott P. bir gün bir gün Ramona Flowers’ı görür ve aklı başından gider.. Ramona yeni kızdır ve hakkında “kalpkırıcı” dedikodularıyla beraber gelmiştir şehre.. Scott Ramona ile tanışmak için elinden gelen bütün beceriksizlikleri yapar ve işte o zaman işler karışmaya başlar.. Çünkü Ramona’nın peşindeki “7 evil exes” Ramona’nın hayatına girenlere hayatı zindan etmek için iş başındadır.. 7 şeytani eski sevgili Scott Pilgrim’in hayatına atari çılgınlığında hareket getirir.. uçan tekmeler, kılıçlar, kaykaylar, kaybedilen canlar, atari müzikleri, ses hızında uçan kızlar, müzikle dövüşen ikizler, gücünü veganlıktan alan süper güçlü delikanlılar, bonuslar vardır artık günlük yaşantısında.. Scott’un Ramona’yla beraber olabilmesi için 7 şeytani eski sevgiliyi yenmesi gerekmektedir..

    bu hengamenin içinde vasatlığa yer bırakmayan ayrıntılarla Scott Pilgrim vs the World temposu bir saniye düşmeden sizi içine çeker ve işte böyle özel güçlere bir kez daha özenirsiniz.. yolda yürürken kılıçla insanları doğramak, bakışlarınızla beyinlerini patlatmak hakkındaki hayalleriniz yeniden filizlenir..

    Scott Pilgrim vs the World’e aynı zamanda nefis oyuncular da konukluk etmiş.. en önemlisi Ramona için efsane niteliğindeki Gideon Graves.. yani Jason Schwartzman.. bir diğeri ise Vegan Police rolünde Thomas Jane.. (Thomas J.’i kötülerin peşinde izlemeye alıştık da yahu vegan polislik de neyin nesi? güçlerini vegan olmaktan alan bir “ex”in süt içtiğinde güçlerini geri almak için paydah oluverdiğinde gülmekten bayıldım ben..) aynı zamanda Smashing Pumpkins‘e ufak birsaygı duruşu da mevcut.. Scott bir sahnede efsana Smashing Pumpkins solisti Billy Corgan‘ın giydiği (ve benim çok özendiğim) “zero” tişörtünden giyer.. diğer bir sahnede ise yine Smashing Pumpkins’in baş harflerinden olşan logolarının bulunduğu bir tişörtü vardır.. (aa.. o da ne? Scott Pilgrim’in de baş harfleri SP)

    ayrıca Michael Cera en sevdiklerim arasına girme aday adayı iken bir anda puanı arttı ve sevdiklerim arasına giriverdi.. sanırım hiç büyümeyecek ve hep terkedilecek.. (ne? sadece 22 yaşında mı.. Juno? Nick and Norah infinite Playlist?) bence onda da Adam Sandler ve Ben Stiller‘da olan şeytan tüyünden var..

    Scott Pilgrim vs the World bu oyuncu kadrosu ve hengameye bir de nefis şarkılar eklemiş.. sırf şarkı sözleri bile ayrı bir yazının hikayesi..

    filmi ben bu kadar sevdiğime göre çok fazla sevmeyeni de çıkacaktır.. kültler arasına gireceğine eminim ama.. yukarıda anlattıklarım yetmediyse bile 2 saati sadece görselliği için harcamaya değer.. ya da  Wallace ve Stacey Pilgrim arasındaki anlaşılmaz/hızlı/karışık telefonlaşma sahneleri için..