Lunawar
  • ANASAYFA
  • Archivio della Categoria 'kitap'

    antilop ve flurya

    Pazartesi 7 Kasım 2011

    haftalardır çektiğim bel ağrısının bana en büyük katkısı bol bol film izlemek ve biraz da kitap okuyabilmek oldu..

    birsüre önce başladığım ama bitirmek için bir türlü fırsat bulamadığım Antilop ve Flurya da bu arada rafta, okunmuş kitaplar arasında yerini aldı.. genel yargım Margaret Atwood hakkında daha fazla şey öğrenip başka kitaplarını da okumak istediğim yönünde..

    kitapta gelecek insan ırkı için bir korku ütopyası olarak çizilmiş.. şimdilerde ayıplayıp karşı durduğumuz birçok şey o günler için tüketilmesi normal şeyler haline gelmiş.. şiddet ve idamlar.. kadınlara ve özellikle çocuklara yönelik cinsel istismar.. uyuşturucu maddelerin legal olması ve yaş sınırının olmaması.. yiyeceklerin kalitesiz ve doğal olmaması.. insan kedi kendini yoketmeden önce olabildiğince kendine ve dünyaya zarar vermiş ve şimdi dünya “yeni” birşeye hazır.. Margaret Atwood’un bu kitabındaki “yeni dünya” her ne kadar korku ütopyasıyla gelmiş de olsa bir yandan da o kadar cazip ki.. kitabın sonlarına doğru bu yeni dünya için karar verici olmak hakkında düşünmekten kendimi alamadım..

    kitap alternatif dünyalardan hoşlananlar için oldukça ilgi çekici olabilir diye düşünüyorum ama sanıyorum bir alternatif dünya olabileceğine inanmayanlar için ise büyük bir zaman kaybı ki belki de bu konuda düşünmesi gereken birincil kişiler onlar.. ya da benim alternatif dünyalar hakkında bu kadar düşünüyor olmam zaman kaybı.. ama alternatif dünyalar bana alternatif bir hayat için ilham veriyorlar.. tüm umudumu çalmalarına kaşın..

    “Flurya, sahildeki mercanladan Flurya’nın Çocuklarının kemiklerini yarattı. Etlerini de mangodan yarattı. Antilop’un Çocukları’ysa Antilop’un yumurtladığı dev bir yumurtadan çıktılar. Aslında Antilop iki yumurta yumurtlamıştı: Biri hayvanlarda, kuşlarla ve balıklarla, diğeriyse sözcüklerle doluydu. Ama sözcüklerle dolu yumurta önce çatladı. Flurya’nın Çocukları o sırada çoktan yaratılmış olduklarından bütün sözcükleri yediler, çünkü karınları açtı. Böylece ikinci yumurta çatladığında ortada hiç sözcük kalmamıştı. Hayvanlar işte bu yüzden konuşamaz.”

    eylül baştan başlasaydı..

    Çarşamba 21 Eylül 2011

    yaşasın eylül geldi derken işte geçti bile.. ben o kadar uzaktaydım ki eylül değmeden geçiverdi.. ne bir yağmur ne bir bulut var bu eylülde.. ne hüzünlü şarkılar ne de bolca bira.. biraz melankoli bira deniz kıyısı.. depresif şarkılar ve olmadık yerlerde ve zamanlarda içilen biralar çok uzak sanki.. susamışken içilen ilk biranın ilk yarısı ne güzel giderdi oysa şimdi.. yemek saatlerini unutmak.. televizyondaki dizinin saatini kaçırmak.. zamansız uyumak, zamansız uyanmak.. olmadık yerlerde tatlı bir uykuya dalmak.. hele bir de biraz rüzgar varsa.. çantadan fotoğraf makinasını eksik etmemek.. inadına çiçek böcek deniz değilde karanlık yerlerin fotoğrafını çekmeye çalışmak.. daha çok okumak.. okumak değil de sanki içinde yaşamak, kitabın içinde nefes alamak.. Eminönü’ne inip otistik bakışlarla dolaşmak.. ıvır kıvıra 1 lira 2 lira deyip, ufak bir servet harcamak.. yağmurun altında bir filmden diğerine yol alırken çantadaki kitabı, fotoğtaf makinasını ıslatmamaya çalışarak saçak altından yürümek.. hatta çantada yedek çorap bulundurmak.. telefonun hiç çalmaması.. ama gerçekten hiç çalmaması.. ah, kendini unutmak.. sonra yeniden bulmak.. ne güzel olurdu şimdi.. iyi bir müzik ne iyi giderdi.. yeni bir grup keşfetmek, akşam konsere gitmek.. yeni, mis kokulu bir parfüm keşfetmek, sokaktan gelip evde daha soyunmadan bir bira daha açmak.. önce mutfaktan bir küllük alıp masaya koyup sonra üstbaş değiştirmeye gitmek.. sonra geceyi Meleklerin Düş Yaşamı, Donnie Darko, Garden State, Leon, The Crow, Rusalka ya da ne bileyim Girl Interrupted’la kapatıp bir buluta yatar gibi hafif sarhoş serin yatağa uzanmak ne güzel olurdu..

    foto; benim tabii ki de.. Sahilköy’den..

    Komadaki Sevgilim

    Pazartesi 13 Haziran 2011

    Douglas Coupland‘ın bu kitabından ilk SibelinKahvesi sayesinde haberdar olmuştum.. hemen listeme ekledim, çünkü X kuşağı yazarları seviyorum.. büyük hayalleri olan küçük insanları, büyük hayalini yaşarken bile içindeki boşluktan kurtulamayanları okumak bana garip bir haz veriyor.. hayat böyle bazılarımıza karşı..

    kitap üç bölümden oluşuyor.. önce kitabımızın kahramanlarından birinden R.nin gözünden arkadaşları ve birgün durup dururken komaya giren sevgilisi K. anlatılıyor.. diğer iki bölüm ise bizim kitapta izlemeye başladığımız olaylar daha başlamadan bu ekibin bir parçası olan ve kan kanseri yüzünden ölen J.nin ağzından.. kitap kısaca çocuklukları beraber geçmiş bir grup arkadaşın liseden sonra ayrılan ve sonra yeniden birleşen hayatlarını anlatıyor.. hepsi hayatlarını anlamlandırmaya, mutlu olmaya çalışıyorlar kendi bildikleri yöntemle.. kimisi uyuşturucuyla, kimisi inzivayla, kimisi alkolle, kimisi çok çalışarak.. ama günün sonunda hepsi de aynı yerdeler ve bir de komaya girmiş K. var..

    şimdi Sibel’in yazısını tekrar okuduğumda aynı bölümleri işaretlemiş olduğumuzu gördüm.. ben de farklı bir alıntı yapayım kitaptan..

    ..

    Richard’a söylemediği şey ise arkadaşlarında herhangi bir şekilde yetişkinlik beliritisi görmemesi – yetişkin gibi duruyorlar ama içlerinde bir şey gerçekten yetişkin olmadıklarını ortaya koyuyor. Bodur kalmışlar, bir paçaları eksik. Hepsi de çok çalışıyor gibi görünüyor. Bütün dünya çok çalışıyor gibi görünüyor. Karen, boş zamanın tembelliğin hayatlarının önemli özelliklerinden olduğu dönemleri hatırlıyor, oysa şimdi hem çevresinden hemde televizyonsan gördüğü gerçek hayatta bu kavramlara yer yokmuş gibi görünüyor. İş, iş, iş, iş,iş.
    Şuna bak! Şuna bak! insanlar Karen’a sürekli yeni elektronik zımbırtılar getirip göstermekle meşgul. Sanki büyülü, dinsel bir önemi varmış gibi söz ediyorlar elektronik eşyalarından. – sanki bu aletler onların iç hayatlarında eksik kalan şeyleri telafi edebiliyormuş gibi. Bu yeni şeylerin gerçekten birer harika olduğu inkar edilemez – e-mailler, fakslar, telsiz telefonlar – ama yine de büyük patırtı.
    “Hamilton, ya sen – sen de yeni ve ilerlemiş ve daha hızlı ve aha iyi misin? Yeni faks makinen sayesinde demek istiyorum.”
    “Ya yüzersin ya boğulursun meselesi, Kare. Onlara alışacaksın.”
    “Alışacak mıyım?”
    “Tartışılacak bir şey kalmadı. Biz kaybettik. Makneler kazandı.”
    sy:134

    Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu

    Cuma 25 Mart 2011

    Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu.. adı beni benden aldı kitabın.. ama tam da kitap almaya ara vermişken hiç de ucuz olmayan bir fiyatla çıkıverince zamansız geçici bir panik yaşamıştım.. benim canım kuzenlerim acımışlar deli halime doğum günü hediyesi alıvermişler bana.. sevdim sarıldım.. malumunuz Haruki Murakami‘yi çok severim..
    aldıktan sonra öğrendim ki son kitabı da değilmiş, 1985 te yazılmış.. diğer kitaplarından eksik kalacağını düşünüyorsanız sakın aldanmayın yirmi küsür sene önce yazıldığına.. Haruki Murakami adsız kahramanın beyninin kıvrımlarında dolaşan tüm düşünceleri imgeleriyle zenginleştirmiş ve okuyucuya sanki kahraman oymuş gibi birşeyler hissettirerek sunmuş..

    Bakacak bir şey olmadığından kızın etek ucuna bakarak ilerlemeye devam ettim. Eteği arada sırada yukarı sıyrılıyor, bacaklarının çamur bulaşmamış beyaz kısmı ortaya çıkıveriyordu. Eskilerden örnek alarak konuşacak olursak, jartiyerle kopça arasında kalan boşluk. Eskiden kadın çoraplarının üst kısmı ile jartiyer arasında boşluk kalırdı. Külotlu çoraplar çıkmadan önce.
    Derken kızın beyaz teni bana eskileri anımsattı. Jimmi Hendrix, Cream, Beatles, Otis Redding, işte o dönemler. Peter and Gordon’un “I go to Pieces”inin başlangıç akorlarının bir kısmını ıslıkla denedim. İyi şarkıydı.. Tatlı ve insanın içine işleyen bir şarkı. Duran Duran gibilerinden çok daha iyiydi. Belki de yaşlandığım için böle hissediyordum. Ne de olsa yirmi sene önce moda olmuş bir parçaydı. Yirmi yıl önce kimin aklına külotlu çorapların çkacağı gelirdi ki?
    “Neden ıslık çalıyorsun?!” diye bağırdı, kız.
    “Bilmem. İçimden geldi” diye yanıtladım.
    “Şarkının adı ne?”
    Söyledim.
    “Ben bilmiyorum öyle birşarkı.”
    “Sen doğmadan önce moda olmuş bir parça.”
    “Ne anlatıyor, o şarkıda?”
    “Vücudun parça parça olup, yok olmasını.”

    dünyasının sonuna yaklaşık 24 saat kalmış kahramanın düşünceleri bunlar.. üstelik yeraltından, karanlıkkaralarının vatanından, sülükler kanını emdikten, dünyanın sonuna 24 saat kaldığını öğrendikten ve üstelik yapacak birşeyi de yokken hayatını bir 24 saat uzatabilmek adına yerüstüne gizli geçitler ve tüneller vasıtasıyla ulaşmaya çalışırken aklından geçenler.. hayat size bir oyun oynamışsa ve kendinizi bir bulamcanın içinde bulmuşsanız üstelik bilemden yarattığınız bir başka dünya varsa ve tüm gelecek planlarınızı 24 saatten kısa bir zamana sığdırmanız gerekiyorsa işte uykunuzun gelmemesi gereken vakit tam da o vakittir.. kahramanın trajedisi hiç bitmeyecek gibi.. ama Haruki Murakami’nin öykülerinde sanırım bir son da yok.. ben kitabı bitirdiğim andan itibaren “bu kitabın ne güzel devamı yazılır” diye heveslenmedim değil.. (daha Sanat 3lemesinin 2. kitabını bekliyorum oysa..)

    bu arada çok büyük bir keyifle okuduğum İmkansızın Şarkısı orjinal adıyla Norwegian Wood İstanbul Film Festivalinde izleyici karşısına çıkıyor.. ben tabii ki orada olacağım.. şimdiden aklıma geldikçe heycanlanıyorum.. bir pazartesi öğleden sonrası güzel bir film izleyip mümkünse biraz gözyaşı döküp birkaç bira içmek istiyorum..

    hayatıma bir fon müziği istediğim yıllardan beri bu kadar müzikle ilgili olmayıp içinde müzik barındıran iki kitap okumamıştım sanırım.. mümkünse bahsedilen şarkıları tam da okurken dinlemek ayrı bir güzellik katacaktır diye düşünüyorm ama yok ben bunu yapmadım.. ama “Yağmurlu günde çamaşır, kiralık araba, Bob Dylan” bölümünü okurken iyiden iyiye canım çekti tabii..

    bu yazıyı kitaptan çok sevdiğim bir alıntıyla tamamlayayım bari.. ben yarın Alaçatı’da olacağım.. ordan güzel fotoğraflarla dönmeyi planlıyorum.. dönüğümde görüşmek üzere..

    “Bücür cebinden bembeyaz bir mendil çıkararak ağzına tutup, iki üç kez öksürdü. Sonra bir an mendili kontrol ettikten sonra çıkardığı cebine geri koydu. Bu bir önyargı, ama ben, mendil taşıyan erkeklere pek güvenmem. Benim bu türden çok fazla önyargım vardır. O yüzden insanlar tarafından pek fazla sevilmem. İnsanlar tarafından sevilmeyince önyargılar iyice artıveriyor.”

    **resim Norwegian Wood filminden..

    yeşil peri gecesi

    Salı 1 Şubat 2011

    başlarken öyle bir solukta bitireceğimi pek de tahmin etmemiştim.. malum bir Allende kitabı sonrasında başladım okumaya.. sonra ilk sayfalar da sıkıcı geçti biraz.. hayatın çemberinden geçmiş üstelik bir de saçlarını kesiverimiş bu kadınceğizin hikayesini dinlemek hiç cazip gelememişti..

    ama hikaye böyle gelişmedi.. hatta nerden girmiştik hikayeye ne zaman gelişti ben çok da takip edemedim..

    zamanlar, mekanlar arasında keskin geçişler yapan Ayfer Tunç‘un hikayesini böylesine bütünlük içerisinde tutabilmesine şaşırdım kaldım.. oysa ki hiç de sevmem şimdi burda birşeyler olurken geçmişte bir anıya gidiverip sonra ortalarda biryerde gezinirken, bir geçmiş daha yapıp şimdiki zamana dönen hikayeleri.. ama Ayfer Tunç bunu bir kez iki kez değil tüm hikaye boyunca öylesine ustalıkla yapmış ki zamanlar arasında geçiş yaparken bölüm bile ayırmamış, sadece bir diğer paragrafa geçmiş.. böylelikle biz kahramanımızın Çatlak Çeşme Sokağındaki evinden bir flashbacki okurken bir paragraf sonra bilmemne yatılı okulundaki maceraya geri dönüveriyoruz.. hem de konu öyle ustaca bağlanıyor ki, şaşırıp kalıyoruz..

    Yeşil Peri Gecesi‘nin beni etkileyen diğer bir yanı da yıllar öncesinde okuduğum şiirleri bana tatlı tatlı hatırlatmasıydı.. öylesine güzel yerleştirilmişti ki satır aralarına bu dizeler.. bazen bir şiirden bir dize okuduğunun bile ayırdına varamıyor insan.. Edip Cansever, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Can Yücel okumuşum yıllar öncesinde ve hepsini unutmuşum.. kirli tozu çıktılar.. hoş bir tat bıraktılar aklımda..

    Ayfer Tunç’un bir de Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek diye bir kitabı vardı eskiden.. kapağını adını çok sevmiştim de alıp okumamıştım nedense.. şimdi daha çok merak ettim.. hem gerçekten ne güze isim o öyle..

    nefis dizeleriyele, kah ağır arabeski kah polisye havasıyla beni içine çekmeyi başardı Yeşil Peri Gecesi.. sanırım karakterlerin bazen ne yapacağını önceden kestirebiliyor olmak da keyif veriyor insana.. bu bence karakterlerin ne kadar geçmişi olan karakterler olduklarını ne kadar oturaklı olduklarını gösteriyor okuyucuya.. sanki roman karakteri değil de gerçek hayattan bir kesit gibi..

    sonuç olarak ben bu “kadınceğiz”in bütün hikayesini birkaç gün içerisinde bitirdim bile.. bitirdiğimde de kitabı rafa koymak yerine oturup hakkında iki satır yazmak istedim..

    herkes hoşlanmaz belki bir rötgenci edasıyla böyle ayrıntılı hayat hikayelerini okumaktan, sıkıcı bile gelebilir belki ama ben bu “kadınceğiz”le beraber kızdım diyebilirim..

    “birbirinden farklı olmasına rağmen neden bu kadar acıklıydı hepimizin hikayesi? Osman’ınki? Benmiki? Gün’ün doğumgününü kutladığımız barı dolduran çoğu arkadaşınınki? Ve nası oluyordu da üçümüz de, üstelik Gün’ün saatlerinin sayılı olduğunu bildiğimiz halde, acıklı hikayelerimizi hiç ağlamadan, gölzerimiz bile dolmadan, sanki hayatın bütün derslerinden yldızlı pekiyiyle geçmişiz gibi birbirimize anlatabiliyorduk?”

    uyku

    Çarşamba 26 Ocak 2011

    DesignSponge’da “living in: …” bölümleri var.. bir filmden esinlenerek kıyafet, aksesuarlar ve ev eşyalarını bir araya getiriyorlar.. çok keyifli gelir bana.. bugün baktım living in: Howards End.. Howards End’de ne kimin oynadığını hatırlıyorum ne de ne anlattığını.. bu sefer merak ettim imdb’ye baktım.. 1992 yapımı bir filmmiş.. ben 1993′de izlemiş olsam daha ortaokula gidiyormuşum.. o zamanlar Edremit’te sinema yoktu, ara sıra Balıkesir’e gittiğimde hangi film varsa artık ona giderdik.. sıra sıra film afişlerinden birini seçme şansımız da yoktu tabii.. tek film, ne varsa o.. işte öyle bir zamanda Howards End’e denk gelmişim.. imdb puanına pek itibar etmesem de 7,4′ün ne kadarını itibarsızlıktan kesebilirim.. eninde sonunda izlenir bir filmmiş işte.. ama ben uyumuştum.. miss gibi, mışıl mışıl.. uykuyu sevmeyen ben, hala sabahın köründe hortlayan ben, tatil yorgunluk demeden kahvenin peşine düşen ben, ohh miss gibi de uyumuştum.. kendimle savaştığımı hatırlıyorum gözlerimi açık tutabilmek için.. koca popolu uyku cinleri oturmuştu sanki göz kapaklarıma.. birkaçı üstten bastırırken bir kaçı da aşağıdan çekiyordu sanki..

    yıl 1999.. Star Wars çevriliyor diye ortalık ayağa kalkmış.. heyecanla bekliyoruz.. kalktık gittik.. ben aynı haltı bir de Star Wars’da yedim.. böyle mi tatlı gelir uyku yahu.. Star Wars bir yana uyku bir yana.. Star Wars bulunur, izlenir ama böyle tatlı uyku bulunmaz..

    üzerinden yine yıllar geçti.. ben bir yaz öğle uykusunu keşfettim.. çalıştığım yer Erdek’te bir kitap evi.. kaldığım yer de kitapevinin 2.katı ama asma kat.. geç yatıyoruz.. erken kalkıyoruz.. hava sıcak.. rehavet basıyor öğleden sonraları.. saat üç dört gibi çıkıp uzanıyorum.. hava sıcak ama dükkanın içinde beş kat daha sıcak.. bir sağa dönüyorum bir sola.. dükkana giren çıkanların sesini duyuyorum, arkada müzik.. kapının önünden geçenlerin sesleri, konuşmaları.. tatlı bir ağarlık çöküyor gene ama uyuduğumu farketmiyorum bu sefer.. ta ki uyanana kadar.. daha sonrasında anlayacaktım, aslında lucid dream denilen olayı çözmüşüm, almış yürümüşüm, her öğleden sonrası ayrı bir alem benim için..

    bugünlerde de uyku yakamı bırakmıyor.. yorgunluk diyorum, dönemsel diyorum ama süt bebeleri gibi uyuyorum.. dünya yansa umrumda değil.. ara sıra fantastik rüyalar da görüyorum.. az daha vaktim olsa, çalan saatlere uyanmak zorunda olmasam sanki lucid dream’i de yeniden başarabilecekmişim gibi geliyor.. çok hoşuma gidiyor..

    dün kızlarla kitap siparişi verdik ilknokta’dan.. ben kendime iki uykulu kitap aldım.. bana ne verir, işime nasıl yarar bilmiyorum ama zaten bir tanesinin adına vuruldum.. Bir Sanattır Öğle Uykusu.. diğeri de Uykuya Dair Her Şey.. başka varsa sizin bildiğiniz, haber verin okuyayım.. yeter ki çok bilimsel olmasın ve rüya tabiri içermesin.. (hastasıyım çünkü rüya tabirlerinin:))

    kendimi Bir Sanattır Öğle Uykusu’nu okurken uykudan sızmış hayal ettim şimdi.. komik oldu.. böyle açık sayfaya doğru kafam düşmüş..

    yakında Linus gibi battaniyemle gezer olacağım sanırım..

    Canım Sevgilim Ines

    Pazar 23 Ocak 2011

    ne zaman Isabel Allende okusam ardından başka birşeyler okumaya başlamak için en az bir gün beklemem gerekiyor.. buna rağmen ne okursam okuyayım dili yavan, hikayesi bayat geliyor.. benim Allende okumam diğer her kitaba haksız yani asında..
    bu sefer Şili Fatihi Ines Suarez’in hikayesini okudum Allende’nin ağzından.. anlattığı kadınlar hangi ülkede hangi koşullar altında olursa olsun birbirini andırmalarına rağmen bir yandan da o kadar farklılar ki.. belki de cesaret tat ve haz alma duygusu ortak noktaları sadece.. ben bazen ayıramıyorum..
    Ines Suarez 1500 lü yıllarda Şili’nin fethine katılmış, Santiago’nun kuruluşunda rol almış tarihi bir karekter.. Ines Suarez’in yaşlılık günleride kızı Isabel’e kendi hayatını ve Şili’nin fethini anlatan bir döküman bırakma girişimin eseri bu roman.. Allende sayısız tarihi döküman okuduktan sonra fethi Ines Suarez’in ağzından hikayeleştirmiş..
    “birkaç haftalık ömrüm kaldı, bunu biliyorum çünkü arasıra kalbim atmayı unutuyor, başım dönüyor, düşüyorum, artık iştahım da yok. Beni suçladığın gibi,sırf senin canını sıkmak için açlıktan kendimi öldürmek niyetinde olduğum da doğru değil yavrum, yemeklerde kum tadı var, hiçbirini yutamıyorum, o yüzden yudum yudum süt içerek besleniyorum. Çok zayıfladım, tıpkı kıtlık zamanlarındaki gibi üstü deri kaplı bir iskelete dönüştüm, ama o zamanlar gençtim. Sıska bir ihtiyar acınası birşeydir, kulaklarım kocaman oldu, rüzgar püf dese yüzükoyun yıkılacağım. Her an uçabilirim. Bu hikayeyi kısaltmalıyım, yoksa mürekkep hokkamın içinde daha çok ölüler kalacak. Onlar öldüler, aşklarımın hemen hepsi öldü, benim kadar uzun yaşamanın bedeli de bu işte.”
    Canım Sevgilim Ines ben her Allende kitabı gibi müthiş bir keyfe sürüklerken bir yandan da bana ilham verdi.. umarım kalıcı olur..

    bir tatil bir ben..

    Salı 23 Kasım 2010

    baktım, en son bir kahvaltı yazısı yazmışım.. bu seferki de ilk bakışta öyle görülebilir ama aslında değil (!) bu yazı kahvaltı-altı yazısı.. kahvaltıya 1 saat kala.. kahvaltıdan önce.. v.s.

    10 gün olmuş.. kimsenin de beni dürttüğü yok.. hiç mi birşey yok.. hiç mi film izlemiyosun.. hiç mi kitap okumuyosun.. hiç mi fotoğraf çekmiyosun diyen yok..

    bundan sonra böyle.. siz benden hesap sormassanız ben sizden soracağım.. ona göre.. çirkefliğim hiç çekilmez, baştan söyliyeyim..

    şimdi.. gelelim geçen 10 güne..

    biz çalışanlar için “tatil” olarak nitelendirilen Kurban Bayramı vesilesiyle Edremit’e gittik.. ben sevgilim kardeşim sevgilimin annesi.. gezdik biraz.. biraz da tembellik ettik..

    işte günün erken saatinde gözlerini açıp balkona yerleşen benim, kahvaltı öncesi kahvem kurabiyem ve kitabım..

    şimdi kitap burda çok önemli.. aslında sevgilime almıştım ama onun okumasını bekleyemedim.. Clive Barker’ın Muhteşem Gizli Gösteri‘si.. kocaman bir kitap olduğunu görünce çok sevinmiştim.. ama sonra baktım bir serinin ilk kitabıymış.. sevindim bir yandan, bir yandan da canımı sıktı tabii.. “şimdi buna başladık.. devam kitabı ne zaman çıkacak kim bilir” kaygıları aldı gitti.. eh bir de pahallıca tabii.. ama olsun diyorum.. Clive Barker çok güzel anlatıyor.. tuğla ağırlığında bir kitapla geziyorum yani şimdilerde..

    kurabiyeye gelince, o bir muamma.. kendisiyle Ayvalık’ta karşılaştık.. sakızlı – zeytinyağlı kendisi.. olan var olmayan var.. anlatıp da canınızı sıkmayayım..

    neyse.. tatilimin en güzel saatleriydi bu sabahlar.. sevgilimle Ayvalık gezimizi saymassak.. o günün sabahı bir yağmur yağdı ki.. gök delindi sanki.. ben de bir kahve daha içtim.. sonra bir tane daha.. miss gibi yağmur kokusu, kitap, kahve..

    bu üçlüde anlam arayan kimse yok.. ne güzel di mi?

    benim burda ne işim var?

    Pazartesi 13 Eylül 2010

    sonunda Sui ve Win beyler insafa geldi de siteme kavuştum.. bu arada anlatacak şeyler de birikti tabii.. ama ben gel git akıllıyım.. umarım toparlayabilirim hepsini..

    bilgisayarımda müzik kalmamış.. bugün laptopumu getirmek zorunda kalmıştım işyerime.. orda Tolga Bey ve GökçeKız‘a İngiltere’ye gidrler iken hazırladığım “sakine” karışık cdsini buldum.. oysa sabah ilk günün stresini kaldırabilmek için bolca B vitamini almıştım ki şimdi de ağlamaklı oldum.. tatilden döneli birbuçuk gün oldu..  daha yolda girdim strese.. oysa iki gün önce tek derdim mangalda pişmiş sucukların üzerine tatlı suda yüzmeye çalışırsam boğulup boğulmayacağımdı.. üzerine de daha kaç tane mısır yiyebileceğim..

    en sevdiğim ay diye birşey yoktu benim ama bu sene karar verdim ki Eylül’e bayılıyorum ben.. daha 1 Eylül’den itibaren gökyüzü karardı, yağmur yağmaya başladı.. Körfez’de gökyüzü yine çok renkliydi.. yukarıdaki resimi Mehmetalan Köyü’nden dönerken çektim.. öyle tatlı bir rüzgar esiyordu ki anlatamam..

    Mehmetalan Köyü bunca zaman Edremit’te yaşadıktan sonra ilk kez tanıştığım biryer benim.. (facebook sayfası bile varmış.. ) yolu Hasanboğuldu’yla aynı ama Mehmetalan daha yukarıda.. dolayısıyla daha az biliniyor ve suyu daha deli..

    güzel kamp yerleri yapmışlar bu sene oraya.. Fethiye’deki gibi.. ama bunların farkı denizin kıyısında değil nefis bir nehrin kıyısında olmaları.. biz Eylül sakinliğinden faydalanarak hemen mangalımızı yaktık.. (Win yazının bundan sonrası senin için acı verici olabilir ama bana çektirdiklerine say..)

    ben bu sefer sucuğu unutmadım..

    tabii mangalda sucuk olur da kırmızı şarap olmaz mı ki? işte engüzel Kayra Cumartesi resmi..

    bunca zaman mangal yapıp da içimde kalan bir diğer güzellik de işte bu..

    “yediğinde gözüm yok, gezip gördüklerini anlat” derseniz işte o biraz daha tehlikeli..

    Mehmetalan Köyünde akan o nehir var ya, işte o bazı yerlerde havuzlar oluşturmuş ve oldukça büyük havuzlar.. bazı yerler boyu oldukça geziyor.. gittiğimiz kampın sahibi üşenmemiş bir iskele bile yapmış.. yemekten sonra çok çok uzun bir süre o buz gibi sudan çıkamadık.. atladık, yüzdük, kahkahalar attık..

    duru suyun üstüne yatıp da gökyüzüne baktığımda tek gördüğüm nehrin üzerine kapaklanmış ağaçların arasından mendil kadar gökyüzüydü..

    artık üşüdük diye hangimiz sudan çıkmaya kalksa, her seferinde geri döndü.. herkes mutluluktan sarhoş kahkahalarla dağları çınlattık..

    sonra gel de gözlerine anlat İstanbul’da ne aradığını.. gel de yüreğine anlat ağzına kadar çıkmışken nasıl olsa tekrar geri döneceğini.. dün akşam Şirince’den aldığım meyve şaraplarından birini daha içtim rahat uyuyayım diye.. bakalım bu gece nasıl geçecek..

    hem Isabel Allende‘nin yeni kitabı da çıkmış..

    bari ağlamadan önce son bir resim daha gireyim..

    işte bu da yüzdüğümüz yer..

    gittiğimiz yerin adı ise Akaleos Camp.. sitede bilgileri var ama çöp atanı, zarar vereni görürsem döverim.. baştan söyliyeyim..

    Eva Luna’nın ardından

    Pazar 6 Haziran 2010

    “Sonra Şehrazad’a döndü: “Hemşire,” dedi, “Tanrı aşkına, geceyi geçirmemize yardım edecek bir masal anlat bize…” diye başlıyor Eva Luna.. Isabel Allende’nin benim için çok özel olan kitaplarından bir diğeri.. Bundan yıllar öncesinde okuyup, birgün Şili’ye gidersem bu kadına olan hayranlığımın vesile olacağını düşünmüştüm..

    üzerinden yıllar geçti.. kendime bir güzellik yapıp yine aldım elime Eva Luna’yı..

    iş savaş, generaller, diktatörlük, sınıf farkları, çalışmak, yalnızlık, gerilla savaşları, orospular, travestiler, hapishaneler, aşk ve masallar üzerine bir kitap.. daha var mı? elbette var.. herkes için bambaşka bir portresi olacağına inandığım bir kitap..

    ardından gelen Eva Luna Anlatıyor ise bir önceki kitapta tanıştığımız, doğumundan koca bir kadın olana dek hayatına tanıklık yaptığımız Eva Luna’nın sevgilisi için anlattığı masallarla dolu.. yukarıda yazdıklarım, yani Eva’nın hayatında olan herşey bu masallarda da var.. bir general.. çok uzaklardaki bir kasaba.. hemen herşey..

    ancak sadece son bölüm biraz farklı.. son bölümde Eva Luna bize veda ediyor..

    yine bir solukta okudum Allende’yi.. yine yetmedi tadı damağımda kaldı..

    “Aklıma ilk gelen, susarsak hiç birşey olmamış olacağıydı. Dillendirilmeyen şey ok sayılır; suskunluk zamanla herşeyi siler ve anılar solar. ”

    Eva Luna Anlatıyor’un sonunda Eva’nın vedasından sonra şu sözcüklerle uğurluyor yaza bizi..

    “Ve sözlerini bu anında Şehrazad tanyerinin ağardığını gördü ve sustu.”