Lunawar
  • ANASAYFA
  • Archivio della Categoria 'kitap'

    Eva Luna’nın ardından

    Pazar 6 Haziran 2010

    “Sonra Şehrazad’a döndü: “Hemşire,” dedi, “Tanrı aşkına, geceyi geçirmemize yardım edecek bir masal anlat bize…” diye başlıyor Eva Luna.. Isabel Allende’nin benim için çok özel olan kitaplarından bir diğeri.. Bundan yıllar öncesinde okuyup, birgün Şili’ye gidersem bu kadına olan hayranlığımın vesile olacağını düşünmüştüm..

    üzerinden yıllar geçti.. kendime bir güzellik yapıp yine aldım elime Eva Luna’yı..

    iş savaş, generaller, diktatörlük, sınıf farkları, çalışmak, yalnızlık, gerilla savaşları, orospular, travestiler, hapishaneler, aşk ve masallar üzerine bir kitap.. daha var mı? elbette var.. herkes için bambaşka bir portresi olacağına inandığım bir kitap..

    ardından gelen Eva Luna Anlatıyor ise bir önceki kitapta tanıştığımız, doğumundan koca bir kadın olana dek hayatına tanıklık yaptığımız Eva Luna’nın sevgilisi için anlattığı masallarla dolu.. yukarıda yazdıklarım, yani Eva’nın hayatında olan herşey bu masallarda da var.. bir general.. çok uzaklardaki bir kasaba.. hemen herşey..

    ancak sadece son bölüm biraz farklı.. son bölümde Eva Luna bize veda ediyor..

    yine bir solukta okudum Allende’yi.. yine yetmedi tadı damağımda kaldı..

    “Aklıma ilk gelen, susarsak hiç birşey olmamış olacağıydı. Dillendirilmeyen şey ok sayılır; suskunluk zamanla herşeyi siler ve anılar solar. ”

    Eva Luna Anlatıyor’un sonunda Eva’nın vedasından sonra şu sözcüklerle uğurluyor yaza bizi..

    “Ve sözlerini bu anında Şehrazad tanyerinin ağardığını gördü ve sustu.”

    durmak ve bir kitap hakkında; sahilde kafka

    Pazartesi 8 Mart 2010

    sadece yarım saat..

    bugün İstanbul’da hava sanki sonbahardan sonra kış geliyormuş gibi.. tam da benim sevdiğim gibi yani..

    öğlen yanlız başıma yemeğe gittim.. noodle ve bir bardak da kırmızı şarap..

    hava kötü olduğu için gittiğim yerde bir tek ben vardım.. bir de dalga sesleri.. yani dalga seslerinden oluşan bir müzik.. aynı mp3 çalarımdaki 40 dakikalık yağmur sesi gibi..

    yanımda bir de kitabım vardı.. elimde oyuncak ettiğim, bitmesin diye sayfa sayfa okuduğum..

    biran kendimi herşeyin dışında hissettim.. sanki uzakta.. ellerim ceplerimde.. soğukta.. yandaki resimdeki gibi..

    “Ellerimi masanın üzerine koyup kendimi kızın odada bıraktığı salınımların içine koyuverdim. Gözlerimi kapatıp kızın kalbinin bıraktığı titreşimleri yakalayıp kalbimin içine hapsettim.”

    yolda yürürken yerleri ıslatan ve yüzümde iğne batışı gibi hissettiğim yağmur damlaları sayesinde alı al moru mor bir şekilde şirkete vardım.. ama içimde serin bir boşlukla..

    “Başımı sallayarak o eski resmi tekrar cüzdanıma yerleştirdim. Rüzgar dönerek esiyor, yağmur arada sırada gürültüyle pencere camlarına çarğıyordu. Tavan lambasının ışığı Oşima ve benim gölgelerimizi zemine düşürüyordu. O iki gölge, ters yüz edilmiş dünyada uğursuz bir sohbete dalmış gibi duruyorlardı.”

    *alıntılar Haruki Murakami’nin Sahilde Kafka’sından..

    *fotoğraf Mert Karamızraklı’ya ait

    zaman yolcusunun karısı

    Cuma 5 Şubat 2010

    bestseller kelimesi imdb puanı kadar tehlikeli olabiliyor..

    Eric Bana filminde başrol oynayınca, Audrey Niffenegger‘ın Zaman Yolcusunun Karısını okumaya heves ettim.. bir iki günde bitecek şöyle sakin, akıcı birşeyler okumak istedim.. gel gör ki “artık aşk hikayleri yazılmıyor diyenlere” kapak tanıtımıyla yayınlanan kitap özellikle “gözyaşlarımızı tutamayacağımız son 50 sayfa”ya geldiğinde demogojinin ayarını biraz fazla kaçırmış bence..

    kitabın diline ve kurguya bir diyeceğim yok da açıkçası kitabın en güzel yeri ortasıydı.. ilk 100 sayfanın sıkıcılığı ve son 50 sayfanın iç sıkan havasını çıkarırsak geriye 400 sayfalık bir tatlı aşk romanı kalıyor..

    kısaca zaman içinde kendi kontrolü dışında yolculuk yapan bir adamın hem şimdiki zaman hayatını hem de hayatının değişik zamanlarında yine zamanın başka yerlerine yaptığı yolculuklarının hikayesi.. karışık mı oldu.. evet ilk 100 sayfa biraz karışık ama olayı kavrayınca keyifli “orta” sayfalara geçiyorsunuz..

    ama ben Eric Bana’yı son 50 sayfayı canlandırırken görmek istediğime hala emin değilim..

    belli de olmaz tabii..

    coraline

    Pazar 17 Ocak 2010

    aslına Coralie’i izleyeli çok oldu.. ama karanlık dünyası beni çok etkilemiş olacak ki, geç de olsa hala yazmak istiyorum..

    Coraline küçük ailesiyle beraber yeni bir eve taşınır.. anne ve babsının her zaman meşgul olması ve tüm çevrenin yabancı ve oldukça ıssız olması Coraline’i kendince eğlenceler aramaya sürükler.. Coraline çevrede gezintiler yaparken bu gezintiler sırasında garip bir çocuk olan Wybie ve diğer komşularıyla tanışır.. Wybie’nin kendi evinde bulup Coraline’e hediye ettiği aynı Coraline’e benzeyen bebek sayesinde asıl hikayemiz başlar.. Coraline artık farklı bir boyuttadır ve ailesini tutsak edenlerin elinden kurtarması gerekmektedir..

    aslında bu hikayenin yaratıcısı Neil Gaiman‘ın bir diğer hikayesi olan MirrorMask’ı da izleyen biri için iki filmde de bazı temel benzerlikler var.. “diğer” dünya ve ordan kurtulmaya çalışanlar gibi.. MirrorMask nasıl bir çok büyük için fazla masalsı olabilecekse, Coraline de birçok çocuk için gereğinden fazla ürkütücü olabilir..

    izlemekten keyif aldığım sadece konusu değildi bu arada.. stopmotion-animasyon karışımı görüntüleri de oldukça etkileyiciydi.. (bu konulardan hiç de iyi anlamam aslında.. yanlış bir tahminde bulunduysam affola..)

    son olarak, filmi izilemeyecek olsanız bile çok başarılı bir davet olan filmin sitesine birgöz atmanızı öneririm.. film hakkında görsel anlamda da çok güzel bir referans olmuş..

    imkansızın şarkısı

    Cuma 15 Ocak 2010

    İmkansızın Şarkısı’nı ne yazık ki istediğim zamanda okuyamamıştım.. Yaban Koyununun İzinde‘nin ardından Haruki Murakami’nin başka kitaplarını da okumak istemiş ama bir sürü “tükendi” bilgisiyle karşılaşmıştım.. sonra olaylar nasıl gelişti bilemiyorum ama Sahilde Kafka ile birlikte diğer kitapları da baskı yaptı ve ben muradıma erdim..

    aslında kitabı edindikten sonra da talihsizlik kitabın peşini bırakmadı ve bu nefis kitabı 10 gün gibi bir sürede ancak okuyabildim..

    hikayemiz, kahramanı Vatanabe’nin bir uçak yolculuğu sonunda havaalanına inerken çalan bir şarkıyla geçmişe gitmesi ve yirmi yıl öncesini anımsamasıyla başlıyor.. kitap boyunca fon müzikleri hiç bitmiyor.. şarkılarla anımsamalar.. anlam yüklenen şarkılar..

    yoğun duygu ve aşkın, cinsellik ve müziğin, çaresizlik ve yalnızlığın, ölümün ve şizofreninin alkol ve siyasetin birbirleriyle harmanlandığı bir geçmiş Vatanabe’nin anlattığı..

    betimlemeler o kadar dozunda ve iyiydi ki ister istemez kendimi hikayenin içinde buldum ve kendimce bir film bile çektim hayalimde..

    bu kitap benim ağzımda Garden State ve My Sassy Girl arası bir tat bıraktı.. müzikleri de en az o filmler kadar güzeldi..

    herkese hep tavsiye edeceğim bir kitap..

    yolda

    Salı 8 Aralık 2009

    uzun bir süre okumak için doğru zamanın gelmesini bekledikten sonra belki de okunabilecek en kötü zamanda Yolda‘yı okudum.. sayfaların kenarlarını kıvırdım (ki başkası benim kitabıma yapsa asla tahammül göstermeyeceğim birşey) notlar aldım..

    Zen Kaçıkları‘nı okurken yaşadıklarımın neredeyse aynısını yaşadım.. kitabın ilk yarısı, insanları biraz biraz tanıyıp (ve zaten bu adamların da paralel olarak aynı dönemlerde deliler gibi kitap yazdıkarını düşünürsek) merak edip anlamaya çalışırken yavaş yavaş geçti.. ikinci yarı ise akıntıya kapılmış gibi geri dönüp notlara bile bakmadan neredeyse bir gecede..

    ister istemez yola çıktığımız günlere gittim.. hayatın ne kadar da kolay olduğunu (tabii şimdi burdan bakınca) anımsadım.. yola çıkmayı ve yola çıkanları ağırlamayı özledim.. sonra yeniden yola çıkabilecek gücü bulmayı da diledim tabi..

    bu yazıya bir Jack Kerouac fotoğrafı koymaya niyetlenmiştim ama şimdi yazarken kendi “yolda ” fotoğraflarımdan birinde karar kıldım.. bana da ilham olsun diye..

    “Direksiyona abanıp topukladı; havasını bulmuştu, herkes farkındaydı. Hepimiz keyifliydik, karmaşayı ve anlamsızlığı arkada bıraktığımızın, zamanla ilgili tek ve yüce işlevimizi yerine getirmekte olduğumuzun farkınaydık: hareket etmek. Ve ettik!” (S: 140)

    1. Korku Anlatıları Konferansı: Yazınsal ve/veya Görsel Vampir Anlatıları

    Perşembe 12 Kasım 2009

    geç kalmış bir yazı bu.. yaz aylarında Facebook’ta rastladığım, sonrada sabırla beklediğim konferans.. 2-3 Kasım tarihlerinde İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde gerçekleşti..  iki gün boyunca orda olmaktan büyük keyif aldım.. keşke konuşmacıların daha fazla vakitleri olsaydı diye hayıflanmadan da edemedim.. o kadar keyifli ve derin konular ki, bırakın yirmişer dakikayı, her biri üzerine günler yetmeyebilirdi..

    konuşmacılarla ilgili bilgiye burdan ulşabilirsiniz..

    konferans Serdar Kökçeoğlu’nun seçtiği “Hanno Cambiato Faccia” ve üzerine kısa bir sunum ile açıldı..

    ardından hemen günümüze döndük ve Züleyha Çetin-Öktem ile birlikte günümüz vampirlerine bir gözattık.. “Moonlight, Twilight ve True Blood: Yeni Çağın Aklıselim Vampirleri”

    bir sonraki sunum kendi adıma en çok eğlenerek izlediğim sunumdu.. Melih Yılmaz kısıtlı süre içinde “Doğu’nun Rahatsız Sakinleri: Efsanelerden Günümüze Uzak Doğu Vampirleri”ni anlattı..

    sonrasında tam Uzak Doğu’nun Vampirleri derken Galip Dursun “Vampirle Savaşmak” adındaki sunumunu gerçekleştirdi.. dünyanın dörtbir yanındaki vampirler ile nasıl savaşacağımızı öğrendik.. tabii ne yazık ki bu sunum için de süre çok yetersizdi..

    ilk günün son sunumu Buket Aygün tarafından gerçekleştirildi.. Buket Hanım aynı zamanda bu konferansı izlememize olanak tanıyan kişiymiş.. Buket Hanım’ın konusu “Kuralları Değiştirmek ve Gücü Paylaşmak: Vampir Avcısı Buffy’de Avcı Mitinin Yeniden Tanımlanışı” idi..

    ikinci günün açılışı gayet keyifli oldu.. kasvetli bir İstanbul sabahının konusu “Vampirin Fa Anahtarı: Rock Müzikte Vampir İmgesi” oldu. Sunumu hazırlayanlar; Şebnem Sunar, Zeynep Bilge, ve Zeynep Şahintürk

    ardından Sinem Yazıcıoğlu‘nun “Zenci Drakula los Angles’ta: Blacula’da Kimlik Ve İdeoloji” konulu sunumu vardı.. ne yalan söyleyeyim bu filmi artık gülerek izleme şansım kalmadı gibi..

    kısa bir aradan sonra Zeynep Bilge ile birlikte “Kazıklı Voyvoda’dan Seks İkonuna: Bram Stoker’in Gözünden Drakula” sunuma geçtik.. bir sonraki sunum da bu konuyla alakalı idi.. Özlem Karadağ ile “Drakula’nın Öpücüğü: Copolla’nın Byronic Kahramanı Vlad Dracula”

    ne yazık ki ikinci günğün öğleden sonra yapılan sunumuna ve atölye çalışmasına katılamadım..

    Ümit Kireççi ile “E.C. Comics ve Çizgi Roman Senaryosuna Kattıkları” ve Melih Yılmaz, Onur Küçük ve Yiğit Işık’la “Atölye Çalışması

    Buket Hanım’a bu konferansa öncülük ettiği için teşekkürlerimi sunuyorum.. inanıyorum ki seneye de en az bu seneki kadar nefis bir konferans organize edeceklerdir..

    kendi adıma bu vampir konusu daha kapanmadı diyorum.. daha anlatılacak çok şey var..

    uçurtma avcısı

    Cuma 6 Kasım 2009

    bir vicdan öyküsü Uçurtma Avcısı..

    Emir ve Hasan’ın kimi zaman göz yaşartan, kimi zaman boğaz düğümleyen öyküsü..

    kişiler öyle güzel çözümlenmiş ki her şey sanki gözlerimizin önünde gerçekleşiyor.. elimizi uzatsak dokunabilir, olaylara müdahale edebiliriz..

    Emir Afganistan’da saygın bir ırka mensup, herkez tarafndan sevilen ve saygı duyulan, varlıklı bir ailenin tek çocuğudur.. annesi onu doğururken vefat etmiştir.. babası tarafında hep suçlandığına, babasının gurur duyacağı bir evlat olmadığına inanır..

    Hasan ise Afganista hor görülen bir ırka mensup, Emir’in evinde hizmetli olarak çalışan bir Hazara’nın, Ali’nin oğludur..

    Hasan Emir’in her işini yapar..

    Emir de Hasan ‘a kitap okur..

    bu iki küçük çocuğun dışarıdan bakıldığında kusursuz bir dostluğu vardır.. ancak hiçbirşey göründüğü gibi değildir.. Emir içten içe babasının Hasan’a olan ilgisini kıskanır..

    biryerlerde kırılmış olan Emir’in ardından Hasan’ın da kırılması gecikmeyecektir.. canı pahasına Emir Ağa’sının koruyan Hasan’ın başı derde girdiğinde Emir O’nu koruyamayacaktır.. yüreği çocukluğuna, korkaklığına yenilecektir.. bize de okuyacak çok hüzünlü bir hikaye çıkacaktır..

    Uçurtma Avcısı, Khaled Hosseini‘nin ilk kitabı.. Afganistan’dan erken zamanda ayrılmış yazar ilk önce Paris’te daha sonra da Amerika’da yaşamaya başlamış..

    Kitapta geçen bir diyalog şöyle;

    “Taliban haberlerde anlatıldığı kadar kötü müdür?”

    “Hayır, daha da kötü”

    ufak bir ayrıntı.. kitabın keyfini kaçırmaya değmez ama benim fikrime göre evet Taliba anlatıldığından daha kötü olabilir ama Amerika bu kitap’ta anlatıldığı kadar da güzel değildir..

    kaderin kızı

    Cuma 23 Ekim 2009

    okumaya kıyamadığım Isabel Allende kitapları var.. onlardan biriydi Kaderin Kızı.. istemeye istemeye bitirdim işte yine.. Allende’nin kurduğu dünyalar beni benden alıyor desem yeridir..

    Şili’de Valparaiso adlı liman kentinde şehrin ileri gelenlerinden bir ailenin evlatlığı Eliza’nın hikayesi..  Eliza neredeyse tüm Allende kadınları gibi özel yetenekleri olan bir çocuktur.. tazı gibi bir burnu vardır (sadece bir kez koklamayla bir yemeğin tüm malzemelerini sayabilir) ve istediğinde istemediklerine görünmeyebilir.. küçük bir hanımefendi olmak için yetiştirilir.. piyano çalmayı, kafasında kitapla dik yürümeyi, Fransızca’yı öğrenir.. ancak 17 yaşına geldiğinde bir gün kendi sınıfından olmayan birine aşık olur  ve onun peşinden yollara düşer.. 1850ler.. Amerika’da altına hücum’un yaşandığı yıllar.. tarihte yaşanmış olayların arasında Eliza ve akıl hocası - kader arkadaşı Çinli şifacı Tao Chi’en’in başlarından geçenler etkileyici bir dille anlatılıyor.. yine diğer Allende kitaplarında olduğu gibi hikaye sedece kitabın kahramanı etrafında dönmüyor.. Eliza ile birlikte bir dolandırıcının, müstehcen hikayeler yazan bir kadının, bir kanun kaçağının, bir genelev patroniçesinin, bir şifacının ve daha nicelerinin hayatlarının nasıl değiştiğini görüyoruz..

    Allende bu kitapta bazı yerlerde ileride olacaklardan da bahsetmiş.. hani, flashforward gibi.. olaylar gerçekleşene kadar hikayenin oraya nasıl geleceğini hayal bile edemiyorsunuz..

    şimdi yeni bir Allende kitabı okumadan önce yine bir süre başka kitaplar okuyacağım.. ki elimdeki Allende’ler hemen bitmesin..

    okyanus kokusu ve angoli mala

    Perşembe 15 Ekim 2009

    tatilde okumanın ayrı bir zevk verdiği kitap oldu benim için Okyanus Kokusu ve Angoli Mala.. kendim de denize, ormana yakın ve kafamı kaldırıp gökyüzüne bakabilecek ruh halindeyken, doğayla bu kadar içiçe geçmiş iki hikaye bulmak çok güzeldi.. doğayla içiçe derken kastettiğim, bolca betimleme değil ama.. burda doğa da diğer karakterler gibi ete kemiğe bürünmüştü..

    kitap iki öyküden oluşuyor.. yazarı Le Clézio’nun ağzından bir not var arka kapakta bu öykülerle ilgili..

    “Okuyacağınız iki kısa roman, ya da iki uzun öykünün arasında on beş yıllık bir süre var. Bana öyle geldi ki, ikisi de aynı şeyi, doğa sevgisini ve kötülüğü anlatıyor. Ama sıra ikisini bir araya getirmeye gelince, hangisinin öbürünün aynası olduğunu çözemedim…”

    kitaptaki ilk öyküde on iki yaşında, babası tarfından terkedilmiş, annesiyle bir hayat süren Nesime ve bir gece teknesine gizlice bindiği ünlü film yönetmeni Juan Moguer’in etkileyici ve garip hikayesi anlatılıyor..

    ikinci öyküde ise yazarın kısmen tanık olduğunu söylediği bir olay var.. beyazlar tarafından büyütülen Kızılderili Bravito’nun kabilesine dönüşü, orada aşık olması, bu aşkın tüm kurulu düzeni bozuşu ve Barvito’nun doğaya dönüşü insanın içine işleyen bir dille anlatılıyor..

    doğaya birazcık olsun yakınsanız en az benim kadar keyif alacağınızı umuyorum..

    bu arada kitaptan haberdar olmamı sağlayan Serablog‘a da çok çok teşekkürler..