Lunawar
  • ANASAYFA
  • Archivio della Categoria 'gezi'

    Çakraz, pazar sabahı..

    Çarşamba 11 Mayıs 2011

    geçen pazar sabahı, Çakraz sahili..

    kahve başka bir tat verdi bu sabah.. sahilde uyuklayan bir sürü köpek, kendilerine yiyecek arayan bi sürü kumru var.. güneş beyaz bulutların arasından bir görünüp bir kayboluyor.. sıcak bir gün olacak gibi.. ben her sabah kahvemi böyle deniz kıyısında içebilsem bir gün sıkılır mıyım.. dünden beri bunu soruyorum.. Sui’ye de bu manzarayı her gün görsen sıkılır mısın falan diye soruyorum ama en çok kendime.. dün dağların arasında denizi kuş bakışı görerek çok yol aldık.. bir ara sıcak da iyice bastırdı.. Sui’ye şöyle kenara çekip uyusak dedim o da beni ciddiye aldı.. bir köy sapağına çektik, koltukları yatırdık, pencereyi araladık ve benim uykuya dalmam sadece 30 saniyemi aldı.. belki oksijen sarhoşu oldum, belki de beynim gördüklerimi anlamaya çalışmaktan yoruldu.. çünkü bir yamaçtan aşağıdaki köye bakarken ve biz de sadece yukarıdaki dağdan görünen iki küçük noktayken benim gözlerim bana bir oyun oynayıp perspektif algımı tamamen dağıttı.. ben kısaca “başım döndü” dedim.. işte böyle küçük 2 noktayken kim inandırabilir beni gerçek hayat dediğimiz şeye.. datalar gelsin analiz edilsin büyük firmalara danışmanlık yapılsın.. bu mu gerçek yoksa 2 küçük nokta olduğumuz mu.. sonra uyku geldi.. ağaç kokuları yorgan oldu, kuş sesleri yastik.. en derin en tatlı uyku..

    burda deniz ve hava benim gibi.. İstanbul’da firtına yağmur vardı.. uzaklaştıkça önce yağmur dindi sonra rüzgar.. bu sabah uyandığımda gürleyen deniz bile durulmuştu.. sadece geri dönme kaygısı.. bulutlar bazen güneşin önüne geçiyor.. bu yazı nereye bağlanır bilmiyorum.. ama imgelemelerle dolar taşar gider gibi.. tadında bırakmak lazım o yüzden.. biz sevgilimle Bartın’ı çok sevdik ama Bartınlılar buraları pek sevmiyor gibi ya da doğa onlara o kadar cömert davranmış ki hadlerini biraz aşmışlar.. Amasra’dan Cide’ye bütün köylerden geçtik.. bir kısmında mola verdik gezdik.. ama gördüğümüz şey bizi çok üzdü.. bir çok yerde fotoğraf makinamı elime alamadım.. her yer öylesine çöp dolu ki.. insanlar ellerine ne geçerse denize atmış ama beni en üzen görüntüye Gideros’ta tanık oldum.. deniz kıyısında bir yerde toprak çökmüş çok yağmurdan sanırım.. yaklaşık 2 metrelik bir katman açığa çıkmış ve içinde akıl almaz sayıda şişe, plastik, demir ve kumaş çöpler gözüküyordu.. uzun zaman önce atılmışlar belli ki üzerlerine en az 2 metrelik toprak yığılmış.. yani Bartın sahillerinde görünen kirlilik sadece deniz kıyılarında değil.. toprağın altında da.. ama öylesine yeşil ki aynı zamanda.. sanki insanlar bir 10 sene rahat bıraksa Bartın’ı orman herşeyin üzerini örtecek gibi..

    birilerinin bunu erken farketmesi dileğiyle.. benim yolum oralara daha çok düşecek gibi..

    Çakraz sahili..

    Çakraz sahili..

    Çakraz sahili..

    Amasra’da bir çay bahçesi..

    Hisar Köyü sahili..

    Çakraz sahilinde sevgilim..

    Amasra’da çizmeler çiçek açmış..

    Gideros köpeği..

    Amasra kedileri..

    Amasra’ya gidip bu manzarayı çekmesek olmaz di mi?

    işte bunlar da başka bir hikayenin konusu.. biz bu çilekleri yedik.. hem de ne yemek.. sulu sulu.. tazecik..

    kum zambağı

    Pazartesi 21 Şubat 2011

    evdeki hesap çarşıya uymadı.. oysa benim bugün mışıl mışıl uyumam gerekiyordu.. yok, sabahın 4:30unda tavana bakıyordum.. bir öyle yuvarlandım bir böyle yuvarlandım.. sonra baktım olmayacak (tabii bunda şu sıralar okuduğum kitabın da etkisi var) kalktım.. kahve yaptım.. sonra düşündüm.. nerde benim kayıp haftasonum.. oysa bol bol dinlenmek lazım geliyordu ama bacaklarımda hafif bir ağrı..
    yolculuğu konaklamadan daha uzun süren ve hatta konaklamanın içinden uyku kısmını da çıkarırsak yolculuğu konaklamadan epey fazla süren bir yolculuk yaptık sevgilimle.. tamam çok uzak değildi ama sevgilimde de bende de bir yol ataleti var.. (böyle bir tanım var mı literatürde acaba?) kaç kilometre gideceğimizi hesaplıyorum, yol boyunca ibreye bakıyorum.. ama yaptığım ters orantıların hiçbiri tutmuyor.. FlashForward dizisindeki blackout durumunu yaşıyoruz sanırsam.. bi bakıyoruz saatlerdir yoldayız ve bir arpa boyu yol gitmişiz..
    neyse.. bu konu tamamen muamma.. ben geleyim başlıktaki “kum zambağı” meselsine.. “kar zambağı” diyorum ben kendisine bilmem neden? kuma o kadar çok kar dedim ki bu haftasonu, sonunda kumdan adam yapayım da tam olsun girişimim bile oldu.. (o da kumdan ördek oldu.. ama gagasız.. evet muamma..)
    tee önceden İnkumu’na gitmek gibi bir planımız vardı ama bahara doğru.. sonra ani bir kararla İnkumu’nda Sunset Otel‘e bir rezervasyon yaptırdık ve biz cumartesi oradaydık.. hava oldukça kapalıydı ama biz kar’ı göze almıştık.. önce Bolu Mengen’de yemek yedik tabii.. Müdür Restaurant’ta.. ünlüymüş.. papaz yahnisi fenaydı.. yolu düşenlere tavsiye ederim.. bir de bulgur çorbası.. (saat hesabının neden tutmadığı ufak ufak açıklığa kavuşuyor galiba) ama ne yalan söyliyim, şu hayatta Kabak Koyu görmüş insanım.. beklemediği bir virajdan sonra karşına destursuz çıkan güzelliğe karşı dayanıklıyım ama İnkumu beni buna rağmen şaşırttı..
    yolda Bolu’dan sonra başlayan ince yağmur neredeyse hiç durmadı.. biz bütün haftasonunu ince ince yağan bir yağmurun altında geçirdik.. yağmur doğayı nasıl yıkar bilirsiniz.. gökyüzü dahil herşey, yapraklar, yollar, dağlar pırıl pırıl olur ya.. işte öyleydi bu haftasonu da.. yağmura rağmen fotoğraf makinamı bir saniye bırakamadım.. hatta pazar çektiğim fotoları görseniz, artık objektifi silmek falan fayda etmez olmuştu.. koca koca su damlaları fotoğraflarda..
    neyse, ben bu yazının girişini bitiremiycem galiba.. toparlamaya çalışayım.. bir gezgin havasında..
    nerde kalınır; tamamı pansiyon zaten.. biz Sunset Otel’de kaldık, güzeldi..
    ne yenir; hiç bir fikrimiz yok.. sadece bira içtik..
    ne yapılır; hiçbir şey*..
    ne zaman gitmeli; kışları daha güzel olduğuna bahse girebilirim..
    giderken ne alınmalı; mutlaka su geçirmeyen bir mont, mutlaka kallavi bir atkı, mutlaka eldiven, mutlaka yürüyüşe uygun su geçirmeyen ayakkabı.. zaten yanınızda götürdüğünüz herşeyi üstünüze giydiğiniz için pek çanta derdi de olmayacaktır..
    şaka bir yana, geçirdiğim en güzel akşamüstü-akşamlardan birini İnkumu’nda geçirdim diyebilirim.. sevgilimle vardığımız gibi sahilde yürüyüşe çıktık.. upuzun bir kumsal.. bata çıka bir uca gittik, sonra ordan diğer uca.. diğer uç dediğim yere geldiğimizde hava çoktan kararmıştı.. biz de yolda kendimize birer bira almıştık.. dönüşte gene birer bira aldık.. sonra baktık en güzeli bira içmek.. bir torba bira aldık, arabanın arkasındaki katlanır sandalyeleri de kumsala yerleştirdik.. müziğimizi açtık.. sonra saatlerce muhabbet ettik.. gören birbirimizi bir senedir görmüyoruz sanabilirdi.. o kadar yani.. bu arada anlattığım şey yaz akşamüstüleri için çok uygun ama kafanızda öyle bir ortam canlandırmayın boşuna.. çünkü gerçekten devamlı ince ince yağmur yağıyordu ve kuvvetli bir rüzgar vardı.. biz de robokop gibi kıyafetlerimize sarınmış, soğuk girebilecek iğne başı kadar bir açıklık bırakmadan bacaklarımızı sallayarak oturuyorduk.. ne derler, düşman çatlattık.. elem tere fiş kem gözlere şiş..
    az kalsın unutuyordum.. yazının adı.. yani kum zambakları, işte o sahilde yetişen bir çiçek türü.. görseniz bütün kumsal ufak ufak kabarmış.. evde tohum çimlendirenler bilir, toprak hafifçe kabarır.. işte bunu bütün kumsalda düşünün.. bu çiçekler sadece İnkumu sahilinde varmış ve koruma altındaymış.. “lütfen koparmayın” tabelaları dışında ne tür bir koruma var bilemiyorum ama doğanın başka güzel bir haline örnektiler.. baharda açtıklarında da gidip görebilecek miyim bakalım..
    evet, sonra noldu?
    biz pazar günü sabahı bir küçük yürüyüş daha yaptıktan sonra yola çıktık.. Bartın Limanı’na gittik, orada askeriyenin olan muhteşem koya hayretler içinde baktık.. ben sanıyorum ilk kez bir denizaltı gördüm bu kadar yakından.. (tabii gene o hasta ruhlu şarkıyı söylemeye başladım hemen.. we are living in a yellow submarine..) ama orda fotoğtaf çekemedim.. korktum çünkü.. öyle karanlık bir hava ve fırtına vardı ki.. bir de kimsenin olmadığı bir yerde, bu kadar büyük bir askeri alanda fotoğraf makinamı çıkarmaya tırstım.. ama İnkumu’na giderseniz o askeri bölgeyi (tellerinin ardından da olsa) görmenizi öneririm.. (ayrıca oranın askeriye olduğuna memnun oldum, çünkü öyle bir koy askeriye olmasaydı kesin tatil köyü olurdu) neyse.. sonra Bartın’a gidip dolaşıp yemek yedik.. Bartın’ın merkezinde çok çok eski ahşap evler var.. ve hala insanlar o evlerde yaşıyorlar.. ben bayıldım.. içinde yaşayanlar da mutlumudur bilmem ama keşke yeni yapılan evler de o eski evlere uydurulsaymış.. muhteşem bir doku olurmuş bence..
    ufak Bartın turumuzun ardından yola çıktık.. yolda bir de Bolu’ya uğradık çorba içmek için.. (blackout) Bolu’da yapılacak hiçbirşey olmadığını öğrendikten sonra İstanbul’a doğru yol aldık..
    işte benim yorucu haftasonumun kısa özeti.. bu kadar yorgunluğa 4:30da uyandım ve üstüne bir de çenem düştü.. umarım aklı başında birgün olur.. çok ihtiyacım var çünkü..
    ha bu arada İnkumu gerçekten çok güzel..ciddiyim..
    *hiçbir şey: kitap okumak, demlik demlik çay içmek, bira içmek, manasızca saatlerce denizi izlemeye koyulmak, biraz daha kitap okumak, kedi köpek sevmek, biraz da dağları izlemek, aynı şeyin fotoğrafını ikiyüz yetmiş birinciye çekmek.. bir de başka açıdan.. biraz durmak..

    burası otelden sahile inen yol..

    işte burası bütün koy.. sisli puslu.. aslında bolca fırtınalı..

    koyun diğer ucunda ben..

    yine koyun diğer ucu..

    yol manzaraları..

    <img src=”http://img402.imageshack.us/img402/7879/38453688.jpg” alt=”" width=”591″ height=”395″align=”left” />

    Akyaka’dan..

    Çarşamba 8 Aralık 2010

    evelki gün beklenen kış İstanbul’a geldi sanmıştım.. karanlık yağmurlu bir havayla uyandık sabaha.. aklıma bu yaz tatilinde ilk durağımız olan Akyaka’ya varışımız geldi.. navigasyonun azizliğine uğrayıp biraz dolambaçlı bir şekilde akşamüzeri ulaştığımız Akyaka’da yorgunluğumuz yetmezmiş gibi bir de kalacak yer sıkıntısı yaşamıştık.. bırakın kalınacak yerlerin fiyatları arasında uygununu seçmeyi nerdeyse kalacak yer bulamıyorduk.. öyle ki bir ara üçe ayrılıp sokak sokak kalacak yer aramaya başlamıştık.. neyse ki tam da gönlümüze uygun biryer bulduk ama hava kararmaya başlamıştı bile.. sevgilim hayatta denize girmeden yatıp uyumayacağını söyleyice mayolarımızı ve havlularımızı kaptığımız gibi Çınar Plajı‘nın yolunu tuttuk.. vardığımızda iyiden iyiye hava kararmıştı.. kör gözle denize girdik ve büfeden birer bira aldık.. klimasız arabayla ağustos ortasında neredeyse bir gün yolculuk etmemiştik sanki.. gece vakti heryer serinledi.. biralar serinletmekten çok midemizi üşüttü.. biraz oturduk.. sanki o yolu çeken biz değildik.. sanki bütün günü Akyaka’da sahilde geçirmiştik..

    ormanın içinde kaybolmanın, deniz de olmasa yönümüzü bulamayacağımız fikrinin güzel hissi bu yaz terapisine başlamamızı sağlamış oldu..

    bilen bilir.. ben her yaz ayrı kaybolurum..

    işte dün sabah da uyandığımda denizden çıkmış,birbirimizin yüzlerini seçemeyerek karanlıkta oturup gülüştüğümüz akşamı getirdi aklıma..

    iş bugünlerde çok yoğun.. tatil ise çok uzak.. zaten benim de doyacağım yok.. yılbaşında bir parti planlarken DJimizi de askere gönderiyoruz yakında.. zaten hayatım patri olmuş.. ıp tıs ıp tıs.. hergün bir baş ağrısıyla tutuyorum evin yolunu.. kara kara yazdığıma bakmayın.. keyfim de fena sayılmaz aslında.. iki haftadır çok sosoyalim hatta.. geçtiğimiz iki haftasonunu sokak süpürgesi modunda geçirdim.. hatta hafta içlerine taştı biralarım sosyalliğim.. iyidir..

    film falan da izliyorum bunların yanında.. her geçen gün sevgilimin huzurunu kaçırıyorum şunu izleyelim bunu izleyelim diye.. mesela daha geçenlerde Scott Pilgrim vs World ve Ip Man II yi izledik..

    bu hareketliliğin bir de şöyle faydası var bana.. unutuveriyorum bazen kendimi.. tamam çok sevmem kendimi unutmayı.. boşa geçen zaman gibi gelir ve günde sekiz saat çalışınca insan zaten yeterince zaman kaybı yaşamış oluyor.. ama bu sıralar iyi geliyor.. uzun zamandır ilk kez uyumak istiyorum.. erken yatıyorum, saatim çalana kadar kalkmıyorum.. tabii o saat bir de çalmasa.. daha bir güzel olur ama şimdilik yapaca birşey yok gibi..

    bir de uykunun getirdiği; sonunda rüyama pandalar girdi.. daha önce vatos, köpekbalığı görmüşlüğüm var ama pandalar ayrı bir şukela oldu..

    ha bu arada dün gece de kocaman bir koyda denize giriyordum sevgilimle.. yandaki dağın gölgesinin vurduğu yerde açıktaydık.. dibe baktım bir köpekbalığı.. güneşli tarafa üzerinden yüzerek geçtik.. güzeldi..

    daha da sorarsanız iyilik güzellik.. yakın zamanda dinleneceğimi sanmıyorum ama zamanın da durduğu yok ne de olsa..

    ** baktım, Akyaka’da hep tembellik fotoğrafları çekmişiz.. o yüzden bu sene ki Kabak’tan bir resim koyuyorum.. ne temiz bir hava..

    bir tatil bir ben..

    Salı 23 Kasım 2010

    baktım, en son bir kahvaltı yazısı yazmışım.. bu seferki de ilk bakışta öyle görülebilir ama aslında değil (!) bu yazı kahvaltı-altı yazısı.. kahvaltıya 1 saat kala.. kahvaltıdan önce.. v.s.

    10 gün olmuş.. kimsenin de beni dürttüğü yok.. hiç mi birşey yok.. hiç mi film izlemiyosun.. hiç mi kitap okumuyosun.. hiç mi fotoğraf çekmiyosun diyen yok..

    bundan sonra böyle.. siz benden hesap sormassanız ben sizden soracağım.. ona göre.. çirkefliğim hiç çekilmez, baştan söyliyeyim..

    şimdi.. gelelim geçen 10 güne..

    biz çalışanlar için “tatil” olarak nitelendirilen Kurban Bayramı vesilesiyle Edremit’e gittik.. ben sevgilim kardeşim sevgilimin annesi.. gezdik biraz.. biraz da tembellik ettik..

    işte günün erken saatinde gözlerini açıp balkona yerleşen benim, kahvaltı öncesi kahvem kurabiyem ve kitabım..

    şimdi kitap burda çok önemli.. aslında sevgilime almıştım ama onun okumasını bekleyemedim.. Clive Barker’ın Muhteşem Gizli Gösteri‘si.. kocaman bir kitap olduğunu görünce çok sevinmiştim.. ama sonra baktım bir serinin ilk kitabıymış.. sevindim bir yandan, bir yandan da canımı sıktı tabii.. “şimdi buna başladık.. devam kitabı ne zaman çıkacak kim bilir” kaygıları aldı gitti.. eh bir de pahallıca tabii.. ama olsun diyorum.. Clive Barker çok güzel anlatıyor.. tuğla ağırlığında bir kitapla geziyorum yani şimdilerde..

    kurabiyeye gelince, o bir muamma.. kendisiyle Ayvalık’ta karşılaştık.. sakızlı – zeytinyağlı kendisi.. olan var olmayan var.. anlatıp da canınızı sıkmayayım..

    neyse.. tatilimin en güzel saatleriydi bu sabahlar.. sevgilimle Ayvalık gezimizi saymassak.. o günün sabahı bir yağmur yağdı ki.. gök delindi sanki.. ben de bir kahve daha içtim.. sonra bir tane daha.. miss gibi yağmur kokusu, kitap, kahve..

    bu üçlüde anlam arayan kimse yok.. ne güzel di mi?

    hoşgörü diyecektim ben..

    Cumartesi 18 Eylül 2010

    cennetlerini evlerinde yaratmaya çalışan bir grup insanız biz..

    birimiz fenalaştıkça evinin bir duvarını boyamaya girişir.. diğeri nefes alan ve insan olmayan her canlıyı (biz haricinde..) ceplerine doldurup gezmek ister..

    işte o ceplerine herşeyi dolduran kız, gittiği yerlere bazen beni de taşır.. bir sürü şey ve bir kaç kişiyle beraber gittiği bir geziden getirmişti şu yandakini.. gerçekten görseniz, küçük parmağımın tırnağı kadar bir şey bu..anlamadınızsa söyliyim.. ağzına kadar dolu bir bira bardağı o..

    geçtiğimiz Mayıs hatta 2010 Mayıs’ı diyeyim de yaşıma uygun olsun (!) bir gece, ruhumu serbest bırakıp, gözlerimi tv’ye dikmiş, geç bir saatte yana yatmış, yapayalnız otururken telefonum çaldı.. (polisye bir giriş oldu.. şimdi esrarengiz bir kadın girip “kocam beni aldatıyor” diyecek sanırım..) bilmediğim bir  numara olması dışında (isim çıkmamışsa bilmediğim numaradır ya.. yoksa numaranın destani uzunluğunu farketmemişim bile..) dikkatimi çeken bir şey yoktu.. açtım.. çok uzaklardan “sevinç” dolu bir ses.. GökçeKız daha sonra şu yazıyı yazdığında “tamam” dedim, “ben burda yaşayabilirim..” kesilip gelen ses sayesinde bağarış çağarış konuştuk birkaç dakika.. bana dedi ki “duyuyor musun?” dinledim.. “okyanusun kıyısındayım..”

    İstanbul’a döndükten sonra resimlere bakarken gördüğüm yer gözlerimin dolmasına yol açtı.. O’na dedim ki.. “İngiltere’ye gidersem, tek gideceğim yer burası olacak.. ve ben burda yaşayabilirim..” bana dedi ki.. “biliyorum, seni o yüzden ordan aradım..” işte gene cebindeydim.. canım arkadaşım beni St. Ives’de cebinden çıkarıp birasını içerken karşısına koymuş demek..

    bu bira bardağının resmini buraya koymak için çok bekledim, yanına uygun düşecek satırları toparlamak için.. ama şimdi de yazdıklarımı toparlayıp doğru düzgün yazmayı bırakabilecek miyim diye düşünüyorum.. bu sabahın doğru vakit olduğunu nerden anladığımı sorarsanız, bu sıralar ben de seni çoğu zaman cebimde gezdiriyorum Gökçecim.. o yüzden yaptığına ettiğine dikkat et.. iki gözüm de senin üzerinde.. sonra hesap vereceğin kişi laftan anlamazın önde gideni biliyorsun..

    şimdi şöyle bir gözden geçirdim de yazdıklarımı, yazının başında aklımda “hoşgörü” ile ilgili bir şeyler vardı.. ama şimdi yok.. ama çok hazırlanmıştım.. biz o cennetlerini evlerinde yaratmaya çalışan kızlar çok bahsederiz hoşgörüden.. ama adına “hoşgörü” demeden.. belki St. Ives bana “hoşgörü” dolu gözüktüğü için yazmak istedim hakkında.. ama şimdi toparlayamadım.. ille de olsun diyorum ama.. nasıl olsa bizim kızlar anladı..

    hoşgörü..

    ** bi de keşke ben de seni okyanusun kıyısından ararım Gökçe.. “bugün surf tahtasından düşüp kafamı kayaya çarptım.. surf şeklinde bir yarık oldu kaşımda.. dikişler alınınca oraya surf tahtası dövmesi yaptırmayı düşünüyorum” gibi şeyler söyleyip aklını başından alırım.. ya da hayal değil mi yahu.. mesela 4 senelik bir dünya turuna çıkmış arkadaşlar olarak senede 2 kere St. Ives’de buluşuruz.. (ben 4 senenin sonunda Eden Project‘te çalışmak içim St. Ives’e yerleşeceğim çünkü..) olmaz mı kedilim..

    hoşgörü de şart tabi..

    benim burda ne işim var?

    Pazartesi 13 Eylül 2010

    sonunda Sui ve Win beyler insafa geldi de siteme kavuştum.. bu arada anlatacak şeyler de birikti tabii.. ama ben gel git akıllıyım.. umarım toparlayabilirim hepsini..

    bilgisayarımda müzik kalmamış.. bugün laptopumu getirmek zorunda kalmıştım işyerime.. orda Tolga Bey ve GökçeKız‘a İngiltere’ye gidrler iken hazırladığım “sakine” karışık cdsini buldum.. oysa sabah ilk günün stresini kaldırabilmek için bolca B vitamini almıştım ki şimdi de ağlamaklı oldum.. tatilden döneli birbuçuk gün oldu..  daha yolda girdim strese.. oysa iki gün önce tek derdim mangalda pişmiş sucukların üzerine tatlı suda yüzmeye çalışırsam boğulup boğulmayacağımdı.. üzerine de daha kaç tane mısır yiyebileceğim..

    en sevdiğim ay diye birşey yoktu benim ama bu sene karar verdim ki Eylül’e bayılıyorum ben.. daha 1 Eylül’den itibaren gökyüzü karardı, yağmur yağmaya başladı.. Körfez’de gökyüzü yine çok renkliydi.. yukarıdaki resimi Mehmetalan Köyü’nden dönerken çektim.. öyle tatlı bir rüzgar esiyordu ki anlatamam..

    Mehmetalan Köyü bunca zaman Edremit’te yaşadıktan sonra ilk kez tanıştığım biryer benim.. (facebook sayfası bile varmış.. ) yolu Hasanboğuldu’yla aynı ama Mehmetalan daha yukarıda.. dolayısıyla daha az biliniyor ve suyu daha deli..

    güzel kamp yerleri yapmışlar bu sene oraya.. Fethiye’deki gibi.. ama bunların farkı denizin kıyısında değil nefis bir nehrin kıyısında olmaları.. biz Eylül sakinliğinden faydalanarak hemen mangalımızı yaktık.. (Win yazının bundan sonrası senin için acı verici olabilir ama bana çektirdiklerine say..)

    ben bu sefer sucuğu unutmadım..

    tabii mangalda sucuk olur da kırmızı şarap olmaz mı ki? işte engüzel Kayra Cumartesi resmi..

    bunca zaman mangal yapıp da içimde kalan bir diğer güzellik de işte bu..

    “yediğinde gözüm yok, gezip gördüklerini anlat” derseniz işte o biraz daha tehlikeli..

    Mehmetalan Köyünde akan o nehir var ya, işte o bazı yerlerde havuzlar oluşturmuş ve oldukça büyük havuzlar.. bazı yerler boyu oldukça geziyor.. gittiğimiz kampın sahibi üşenmemiş bir iskele bile yapmış.. yemekten sonra çok çok uzun bir süre o buz gibi sudan çıkamadık.. atladık, yüzdük, kahkahalar attık..

    duru suyun üstüne yatıp da gökyüzüne baktığımda tek gördüğüm nehrin üzerine kapaklanmış ağaçların arasından mendil kadar gökyüzüydü..

    artık üşüdük diye hangimiz sudan çıkmaya kalksa, her seferinde geri döndü.. herkes mutluluktan sarhoş kahkahalarla dağları çınlattık..

    sonra gel de gözlerine anlat İstanbul’da ne aradığını.. gel de yüreğine anlat ağzına kadar çıkmışken nasıl olsa tekrar geri döneceğini.. dün akşam Şirince’den aldığım meyve şaraplarından birini daha içtim rahat uyuyayım diye.. bakalım bu gece nasıl geçecek..

    hem Isabel Allende‘nin yeni kitabı da çıkmış..

    bari ağlamadan önce son bir resim daha gireyim..

    işte bu da yüzdüğümüz yer..

    gittiğimiz yerin adı ise Akaleos Camp.. sitede bilgileri var ama çöp atanı, zarar vereni görürsem döverim.. baştan söyliyeyim..

    yolu beklerken..

    Çarşamba 28 Temmuz 2010

    yediğin içtiğin senin olsun, bana gördüklerini anlat derler ya..

    işte ben de o mantığa uyarak bu fotoğraftan mangalı çıkarıyorum..

    artık bizim de mangalımız var.. arabamızın arkasında da bi sürü yastık..

    Ömerli civarında acaip bir yere gittik haftasonu.. gizli saklı bir yer.. yeme içme derdimiz bittiğinde yastıklarımızla çimenlere uzandık.. kimimiz uyudu, kimimiz kitap okudu.. hava kararırken yola çıktık..

    oksijen şaşkına çeviriyor bazen beni.. ağaç çimen yeşil böcek bulut köpek derken beynim uyuşuyor sevinçten..

    bir süredir üzerimde olan uyku hali yakamı bırakmıyor, oysa uyumayı sevmem ben, hafta sonları 11′de kalkıyorum bazen.. günün yarısı bitmiş, evde yalnız ve keyifli geçirdiğim vakitler yalan olmuş.. ama o kadar çok uykum var ki, anlatamam..

    bu yaz ne acaip geçiyor böyle diye düşünüyorum son günlerde.. belki uyku hali bu yüzden.. herkes bilir, luna değişiklikleri sevmez.. ama herşey bambaşka bir devinim içinde.. bazen durup dışarıdan bakabilmeyi istiyorum.. hani Survivor’da yarışmacılar kameraya tek tek konuşurken diğer yarışmacıların ne düşündüğünü, bir sonraki adımını tahmin edip ona göre strateji belirliyorlar ya.. işte aynen öyle dışarıdan bakabilmek istiyorum.. anlayabilmeyi.. hazır durabilmeyi.. ama hayat “like a rolling stones..”..

    bizim yolculuğumuza çok az kaldı.. hiçbişeysiz bir yolculuk olacak gibi.. yola çıkmayı çok istiyorum.. geride bırakmayı çok istiyorum.. uykusuz boş sabahları çok çok istiyorum.. erkenden kapanan göz kapaklarını, arabanın camından yüzüme vuracak rüzgarı, Fethiye’ye yaklaştıkça içeri dolacak cırcır böceklerinin sesini çok istiyorum.. yol üstünde durup bacaklarımı açmayı, yolculuk esnasında iğrenç paketli kekleri değil de, yol üstündeki gözlemeciden gözleme yemeyi çok istiyorum.. sevgilimin arabası, benim terliklerim var.. biraz müzik, biraz bira.. sonra bol yıldızlı geceler..

    tembel insan yalan olur..

    Çarşamba 21 Temmuz 2010

    “tembel insan yaratıcı olur” idi eskiden.. şimdi öyle bir tembellik geldi ki üstüme.. bırak yaratıcı olmayı susuzluktan baygınlık geçirecek olsam zor kıpırdanıyorum yerimden.. yemek yapmak ve yemek çok zor.. dışarı çıkmak çok zor.. iki kelam edesim yok yani.. yoksa nerde resim çekicem de film izliycem de sonra da bloga girip yazıcam.. hayır, daha kötüsü günler geçtikçe de içimdeki huzursuzluk da uzaklaşıyor benden.. bu vesileyle öğrendim işte, tembel insan daha tembel olur.. vicdanı bile sızlamaz tembellikten..

    tatil yaklaştı bu arada.. onun için de hiç bir hareket yok bende.. ne bir hazırlık, ne bir heyecan..

    sevgilim sağolsun, alıp beni sürüklüyor bi yerlere.. bu hafta sonu yine Sahilköy’e gittik.. insanın arabasının olması ne güzel birşeymiş öyle.. hadi gidelim dedikten onbeş dakika sonra yola çıkabiliyorsunuz.. işte Sahilköy’e de öyle gittik.. ben yolda arka koltuğa devrilip bira içtim.. Win de co-pilot oldu.. biraz denize girdik, çokça yuvarlandık kumlarda.. Sahilköy’ün sahilini pek sevdim ben, bilmem neden.. denizi de pek matah değil hani ama esintili kocaman bir sahil olması çok cezbetti beni.. arabamıza soğutucu da alınca, bi sürü birayla gideceğim..

    ha bir de anlatmayı ertelediğim Imogen Heap konseri var.. bu kadar erteleyince tabii yazacaklarım da hava oldu gitti.. deli kadın diyim bari.. hayran bıraktı herkesi kendine.. Just For Now’ı da seyirciyi üç gruba bölerek bize söyletti.. ne bileyim bir testere olsun, bir bardak olsun.. hepsinden müzik yapmayı becerdi sahnede.. sesleri üst üste kaydedip şarkılarına müzik yaptı.. yalnız bu cancağazım kadını sirk izlemeye gelmiş gibi gelip çenelerine bir saat hakim olamayanlara, devamlı sahnede olanlar hakkında ya da ıvır zıvır muhabbetler yapan bütün dinleyiciye teessüflerimi gönderiyorum.. iki dakka çenenize mukayyet olamadınız.. hatta kadıncağazın müziğinden yola çıkıp olayı aczimendilere kadar getirebilen saygı değer kişiye de burdan tüm içtenliğimle Bizimkiler’den alıntı bir “dumkof..” göndermek istiyorum..

    ben buralardayım..

    aklıma mukayyet olma peşinde..

    gene gelecek ben..

    sahilköy

    Pazartesi 21 Haziran 2010

    sonunda oldu.. olacağını biliyordum tabii ama bu kadar çabuk olacağına içten içe inanmamışım demek ki..

    bizim de kapımızın önünde bir arabamız var artık.. hala bizim olduğuna inanamadığım..

    cumartesi sevgilim kalkıp “hadi bir yer seç, gidelim” dedi.. Nazo’dan duymuştum Sahilköy’ü.. haritaya baktık, yarım saatte hazırlanıp yola çıktık.. Polonezköy üzerinden gidiliyor.. sonunda hiç birşey olmasa bile yolu güzel.. bazen ağaçlar öyle sıklaşıyor ki hava karardı sanıyorsunuz.. yolun iki yanındaki ağaçlar yolun üstünde birleşiyor çoğu yerde.. kuş sesleri, cırcır böcekleri..

    yolun sonundaki köy bir çok İstanbullu için cennet.. Karadeniz’e kıyısı olan genelde müstakil yazlık evlerden oluşan bir köy..

    cumartesi çok rüzgarlı bir gündü.. normalde nasıl oluyor bilmiyorum ama sahilde çok rahat ettik devamlı rüzgar estiği için.. ne yazık ki sahiline iyi bakmamışlar, çöpler her yerdeydi ama beklediğimden daha temizdi diyebilirim..

    denize girdik ama sadece serinlemek için, o kadar dalgalı ki yüzemedik.. kitap okudum, insanları seyrettim.. vaktin nasıl geçtiğini anlamadım.. gitme vakti geldiğinde sevgilimle kayalıklara doğru bir yürüyüş yaptık, biraz fotoğraf çektik..

    sonra yola çıkmadan Sahilköy’e ilk geldiğimizde gördüğümüz küçük pazar yerine uğradık, biraz sebze biraz meyve aldık.. mutlu mesut yola düştük..

    cumartesi gecesi temiz bir uyku çektim.. kendimi hafif hissettim.. canın istediğinde gidebilmek böyle kısıtlı imkanlarla da olsa ne güzelmiş..

    bir de Sahilköy’den aldığımız karpuz.. dünyanın en güzel karpuzuymuş meğer..

    ufak kaçamak; altınoluk

    Perşembe 3 Haziran 2010

    geçen haftasonu bir kaçamak yapmak için fırsatımız oldu Tijj’le.. bir vesile ile Edremit’e gitmek gerekti, tabii biz onu en iyi şekilde değerlendirdik.. uyku dışında Tijj, ben, annem ve teyzemle nefis bir haftasonu geçirdik.. her gece geç saatlere kadar muhabbet edip, sabah erkenden kalktık.. daha Edremit’e indiğimiz gün Altınoluk’un yolunu tuttuk..

    Altınoluk’un nefis denizinin dışında bir de gurmeler gibi yemek yedik.. kabak çiçeği dolması, kabak çiçeği mücveri, taze bamya, börülce salatası derken yatıp kalkıp yemek yediğimizi farkettik..

    öyle bir boşaltmışım ki beynimi, buraya döndüğümde bir süre alışamadım hiçbirşeye..

    yukardaki resim bir akşamüstü Altınoluk.. bir deniz bu kadar mı hareketsiz olur?! rüya gibi geçti tabi 3 gün.. şimdi gene ofiste günün sekiz saatini geçirdiğim masamın başındayım..

    GökçeKız seni anmadan geçemeyeceğim..

    bir sigara ömrü 20 dakika kısaltır..
    bir şişe bira ömrü 4 dakika kısaltır..
    bir iş günü ömrü 8 saat kısaltır..