Lunawar
  • ANASAYFA
  • Archivio della Categoria 'fotoğraf'

    eylül baştan başlasaydı..

    Çarşamba 21 Eylül 2011

    yaşasın eylül geldi derken işte geçti bile.. ben o kadar uzaktaydım ki eylül değmeden geçiverdi.. ne bir yağmur ne bir bulut var bu eylülde.. ne hüzünlü şarkılar ne de bolca bira.. biraz melankoli bira deniz kıyısı.. depresif şarkılar ve olmadık yerlerde ve zamanlarda içilen biralar çok uzak sanki.. susamışken içilen ilk biranın ilk yarısı ne güzel giderdi oysa şimdi.. yemek saatlerini unutmak.. televizyondaki dizinin saatini kaçırmak.. zamansız uyumak, zamansız uyanmak.. olmadık yerlerde tatlı bir uykuya dalmak.. hele bir de biraz rüzgar varsa.. çantadan fotoğraf makinasını eksik etmemek.. inadına çiçek böcek deniz değilde karanlık yerlerin fotoğrafını çekmeye çalışmak.. daha çok okumak.. okumak değil de sanki içinde yaşamak, kitabın içinde nefes alamak.. Eminönü’ne inip otistik bakışlarla dolaşmak.. ıvır kıvıra 1 lira 2 lira deyip, ufak bir servet harcamak.. yağmurun altında bir filmden diğerine yol alırken çantadaki kitabı, fotoğtaf makinasını ıslatmamaya çalışarak saçak altından yürümek.. hatta çantada yedek çorap bulundurmak.. telefonun hiç çalmaması.. ama gerçekten hiç çalmaması.. ah, kendini unutmak.. sonra yeniden bulmak.. ne güzel olurdu şimdi.. iyi bir müzik ne iyi giderdi.. yeni bir grup keşfetmek, akşam konsere gitmek.. yeni, mis kokulu bir parfüm keşfetmek, sokaktan gelip evde daha soyunmadan bir bira daha açmak.. önce mutfaktan bir küllük alıp masaya koyup sonra üstbaş değiştirmeye gitmek.. sonra geceyi Meleklerin Düş Yaşamı, Donnie Darko, Garden State, Leon, The Crow, Rusalka ya da ne bileyim Girl Interrupted’la kapatıp bir buluta yatar gibi hafif sarhoş serin yatağa uzanmak ne güzel olurdu..

    foto; benim tabii ki de.. Sahilköy’den..

    gittim döndüm..

    Cuma 26 Ağustos 2011

    insan uzun süre yazmayınca nerden başlayacağını nasıl yazacağını pek bilemiyor..
    bir Hobbit hikayesi kadar eğlenceli olmasa da döndüm ben..
    gitmeden önce koşuşturdum durdum.. şimdi de farkı yok..
    bir sene boyunca beklenen Kabak ziyareti gerçekleşti.. ve yine karanlık yalanlarla dolu hayatımıza geri döndük.. çok içler acısı ve dramatik bir cümle oldu ama burdan bakınca öyle gözüküyor yapacak bir şey yok..

    Kabak’tan biriyle konuştum geçen gün.. naber dedi.. nolsun dört duvar dedim.. allah sabır versin dedi.. katlanmaya çalışıyoruz dedim..

    gitmeden önce çok çalıştım.. bir güzel bebeğin doğumuna şahitlik ettim, bir “eskici”nin ürün çekimine katıldım.. bu arada makinamı değiştirmeye iyiden iyiye karar verdim.. tabii gene ince hesaplar başladı.. onun dışında iş yerimde de çıkmaz ayın 9 çarşambası bir araya geldi, öyle ki bir ara öğrenci moduna geçip 4 saat uyu 4 saat çalış şeklinde idare ettim.. heralde bu yüzden tatile biraz gergin başladım.. ama kitap okumak ve sadece durmak herşeyin ilacı.. insan kendini bozup hurdaya çıkarabildiği gibi kendi kendine ilaç da olabiliyor..

    tatilimize Kaş’da başladık, Ado bize ev sahipliği yaptı ve bana güzel güzel çiçekler verdi.. eve geldiğim gibi ektim hepsini, umarım tutacaklar.. tutarlarsa ben de isteyenlerle paylaşıveririm.. güzel olur..

    sonra Kabak’ta bol bol kitap okuyup bira tükettim.. kendime bu sene bambaşka bir kıyak geçip Kabak’ta Isabel Allende okudum.. Isabel Allende benim zor gün dostum, enerji verici “sihirli mantar”ım.. o yüzden evde hep okunmamış bir kitabını mutlaka tutarım zor günler için.. hele Kabak gibi enerji dolduğum bir yerde harcamam hiç.. Denizin Altındaki Ada iki günde kum oldu eridi ellerimde.. belki seneye (tabii mutlaka yeni bir kitap yazması lazım bu arada) de Haruki Murakami alırım yanıma bir tane..
    şimdi yine tatilden önceki son gün.. bu sefer büyük beklentilerim yok, o yüzden hayal kırıklıklarına açığım.. (“hayal kırıklıklarına bayılırım” demişti birgün  biri bana..) ama lütfen çok kalbimi kırmaynız.. yeni fotolar istiyorum tatil dönüşü bir sürü.. bir de şu “eskici”nin photoshop işleri bitse çok güzel olur..
    ama yok sana bu kadar yeter, nefis bir tatil olacak, işlerin hem hayatında hem de işinde rast gidecek, mutluluktan al yanak olacaksın diyorsanız ona da eyvallah..

    Kabak’ta bu sene çek dalga vardı.. ben sevdim.. bu dalgalarda yüzdüm.. bu fotoğrafı çektiğimin ertesi günü dalgalar 2 metreyi buldu.. onları da sevdim.. onlarla da yüzdüm..

    bir gece bu gökyüzüne alık alık bakarken hayatımın en parlak ve uzun yıldız kaymasını gördüm.. sandım ki gökyüzü ikiye bölündü..

    o sağda kitap okuyan benim.. kahvaltı üstü..

    işte şimdi burnumun direği sızladı..

    son günlerde

    Pazartesi 6 Haziran 2011

    kendime yeni bir yer keşfettim..
    komik filmler izledim..
    fıstık ezmeli kurabiye yaptım..
    arada bir de Hooverphonic konserine gittim..
    ha bu arada bir de yaz geldi..
    iş yerinde maillerimi okuyamayacak kadar yoğunum bu aralar.. her ne kadar çalışayı çok sevmesem de kendimi eyleyecek şeyler bulduğum zaman da zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorum.. aklımın bir köşesinde lunaland, bir köşesinde lunalinka, bir yanda bilgisayarımda biriken fotoğraflar, diğer yandan güzel ışıklarla birlikte birkaç birşey çekme isteği, dolayısıyla flickr ve yine bir köşede ikizler.. gitmeden görebilecek miyim sıkıntısı..
    ama günler akıp gidiyor.. çok sevdiğim spor salonuma bile gidemedim neredeyse geçen hafta ki hiç bana göre bir hareket değil.. açıkçası bir yandan da böyle yoğun ve yorgun olmayı tam da seçim öncesi haftalarda gönlüm daha bir rızayla karşılıyor.. sokaktaki, televizyondaki insanların gözünün içine baka baka yalan söyleyenleri, yalan ağzının kenarından damlamasına rağmen görmeden onlara alkış tutanları, fanatik kesilenleri, insanları insan yapan duygu, tercih ve hayatlarından dolayı yargılayanları görmeye tahammülüm yok..
    işte tam da televizyona düşman kesilmişken aklımdan geçen başka bir fikir de digiturk’u kapattırıvermek.. zaten digiturk’e malum sebeplerden dolayı kızgınım.. hayatımdan televizyon çıksın gitin istiyorum.. neyse.. bunu da düşüneceğiz.. malumunuz yalnız yaşamıyorum..
    600bundan yaklaşık bir ay kadar evvel E.ye Hooverphonic konserine benle gitmek ister mi diye sordum.. o da kabul etti.. beraber önce nefis bir akşam geçirip ardından da İKSV salonun yolunu tuttuk.. konser anektodlarına geçmeden önce şunu söylemeliyim ki saygıdeğer İKSV mensupları.. iyi iş çıkarmış, güzel bir konser salonu yapmışsınız ama o biralar 9 liradan gitmez.. Efes’in size 33lük birayı 5 liradan satmadığını varsayarak şunu söylemek istiyorum.. bırakın insanlar rahat rahat bira içsin.. güzelim konserin arasında insanlar “ulen bir yudum biraya da 9 tl verdim, bari yudum yudum içeyim de bitmesin, konser sonuna kadar idare ettirsem iyidir..” gibi salak saçma düşüncelere kapılmasın ya da en güzeli dışardan gelirken çantalarında bira getirmesin.. bakkalın kazanacağını siz kazanın.. neyse.. konsere tam da başlamadan 5 dakika önce vardığımız için başta güzel bir yer bulamadık kendimize ama sonra üst katta hem rahat hem de sahneyi gören bir yer bulduk.. üniversite yıllarımın depresif grubu Hooverphonic yeni yüzüyle sahneye çıktığında biraz tedirgindim aslında eski hitleri çalıp çalmayacakaları konusunda (onları çalmayacaklar da ne çalacaklar?) ama hiç bir hayal kırıklığına uğramadan dinlemek istediğim herşeyi dinledim.. dinlediklerimin dışında izlediklerim de yanıma kar kaldı zira Noémie Wolfs’un acaip güzelliğini ve hareketlerini izlemek de ayrı bir keyifti.. o ne uzun kollar ve büyük eller, o ne dik omuzlar, o ne küçük surattı öyle.. hepsi bir yana bu orantısız duruş nasıl da müzikle ahenk içinde salınıyordu. ben ve E. uzun süre bu konuyla ilgili bildiğiniz dedikodu yaptık.. bu arada fotoğrafı da tramvaydurağı.com‘dan aldım (umarım bana kızmazlar) ki konser hakkında daha manalı, daha bir konser yazısı istiyorsanız orayı ziyaret etmenizde fayda var..
    gelelim maddelerden “kendime yeni bir yer keşfettim”e.. aslında konserle gayet bağlantılı.. hatta konsere gecikmemizle de.. konsere beraber gitmek istediğim E.nin evine gittik iş çıkışı.. biraz çilek biraz erik biraz peynir ve 1 litrelik beyaz şarap yanında buz gibi gazozla.. yaz geldiğinin habercisi buz gibi zoop içme isteği.. hemen balkona kurulduk, fonda nefis bir müzik.. hava kararıp serinleyene kadar daldan dala nefis bir muhabbetle konser saatine 15 dakika kalana kadar popolarımızı kaldıramadık.. şimdi o balkonun müdavimi olmaktan korkuyorum.. çünkü hizmtte sınır yok ama insan doğası.. verdikçe daha çok ister.. birgün bir süpürge sapıyla kovalanmam umarım.. işte yukarıdaki resim oranın resmi.. ama çileksiz, eriksiz, peynirsiz sadece zooplu hali..

    o günden beri aklımda.. gene gidesim gene zoop içesim var.. böylece burdan kendi mi de davet ettirmiş olayım..

    fıstık ezmeli kurabiye ve komik filmlere gelince.. onlar da (belki) başka bir postun konusu olsun.. böylece okuyanı da bayıltmayayım..

    ha bu arada.. Sonispher, Efes One Love Fest, Bon Jovi, Amy Winehouse, Judas Priest – Whitesnake için sponsor arıyorum kendime.. iyi gelişmelerle görüşmek üzere:)

    Çakraz, pazar sabahı..

    Çarşamba 11 Mayıs 2011

    geçen pazar sabahı, Çakraz sahili..

    kahve başka bir tat verdi bu sabah.. sahilde uyuklayan bir sürü köpek, kendilerine yiyecek arayan bi sürü kumru var.. güneş beyaz bulutların arasından bir görünüp bir kayboluyor.. sıcak bir gün olacak gibi.. ben her sabah kahvemi böyle deniz kıyısında içebilsem bir gün sıkılır mıyım.. dünden beri bunu soruyorum.. Sui’ye de bu manzarayı her gün görsen sıkılır mısın falan diye soruyorum ama en çok kendime.. dün dağların arasında denizi kuş bakışı görerek çok yol aldık.. bir ara sıcak da iyice bastırdı.. Sui’ye şöyle kenara çekip uyusak dedim o da beni ciddiye aldı.. bir köy sapağına çektik, koltukları yatırdık, pencereyi araladık ve benim uykuya dalmam sadece 30 saniyemi aldı.. belki oksijen sarhoşu oldum, belki de beynim gördüklerimi anlamaya çalışmaktan yoruldu.. çünkü bir yamaçtan aşağıdaki köye bakarken ve biz de sadece yukarıdaki dağdan görünen iki küçük noktayken benim gözlerim bana bir oyun oynayıp perspektif algımı tamamen dağıttı.. ben kısaca “başım döndü” dedim.. işte böyle küçük 2 noktayken kim inandırabilir beni gerçek hayat dediğimiz şeye.. datalar gelsin analiz edilsin büyük firmalara danışmanlık yapılsın.. bu mu gerçek yoksa 2 küçük nokta olduğumuz mu.. sonra uyku geldi.. ağaç kokuları yorgan oldu, kuş sesleri yastik.. en derin en tatlı uyku..

    burda deniz ve hava benim gibi.. İstanbul’da firtına yağmur vardı.. uzaklaştıkça önce yağmur dindi sonra rüzgar.. bu sabah uyandığımda gürleyen deniz bile durulmuştu.. sadece geri dönme kaygısı.. bulutlar bazen güneşin önüne geçiyor.. bu yazı nereye bağlanır bilmiyorum.. ama imgelemelerle dolar taşar gider gibi.. tadında bırakmak lazım o yüzden.. biz sevgilimle Bartın’ı çok sevdik ama Bartınlılar buraları pek sevmiyor gibi ya da doğa onlara o kadar cömert davranmış ki hadlerini biraz aşmışlar.. Amasra’dan Cide’ye bütün köylerden geçtik.. bir kısmında mola verdik gezdik.. ama gördüğümüz şey bizi çok üzdü.. bir çok yerde fotoğraf makinamı elime alamadım.. her yer öylesine çöp dolu ki.. insanlar ellerine ne geçerse denize atmış ama beni en üzen görüntüye Gideros’ta tanık oldum.. deniz kıyısında bir yerde toprak çökmüş çok yağmurdan sanırım.. yaklaşık 2 metrelik bir katman açığa çıkmış ve içinde akıl almaz sayıda şişe, plastik, demir ve kumaş çöpler gözüküyordu.. uzun zaman önce atılmışlar belli ki üzerlerine en az 2 metrelik toprak yığılmış.. yani Bartın sahillerinde görünen kirlilik sadece deniz kıyılarında değil.. toprağın altında da.. ama öylesine yeşil ki aynı zamanda.. sanki insanlar bir 10 sene rahat bıraksa Bartın’ı orman herşeyin üzerini örtecek gibi..

    birilerinin bunu erken farketmesi dileğiyle.. benim yolum oralara daha çok düşecek gibi..

    Çakraz sahili..

    Çakraz sahili..

    Çakraz sahili..

    Amasra’da bir çay bahçesi..

    Hisar Köyü sahili..

    Çakraz sahilinde sevgilim..

    Amasra’da çizmeler çiçek açmış..

    Gideros köpeği..

    Amasra kedileri..

    Amasra’ya gidip bu manzarayı çekmesek olmaz di mi?

    işte bunlar da başka bir hikayenin konusu.. biz bu çilekleri yedik.. hem de ne yemek.. sulu sulu.. tazecik..

    Strange Days

    Pazartesi 2 Mayıs 2011

    az önce radyoda çalıyordu..

    ben de kendimi öyle günler içerisinde hissediyorum.. günüm günümü tutmuyor.. hayatım “acele”yi öyle güzel sindirdi ki artık acele ettiğimin bile farkına varamıyorum.. ordan oraya.. bir de istemediğin ot burnunun dibinde biter lafı var ya.. tam da ondan işte..

    anlatırım zamanı gelince ya da anlatılacak aleniliğe varırsa..

    Kraft’ın kedileri vardır.. ya da kedilerin Kraft’ı.. kediler hakkındaki genel izlenimim bu benim.. genelde sahip olunmaz, sahip olurlar.. böyle birşey bir ergen vampir serisinde vardı galiba.. yazdıktan sonra farkettim.. bu durumda bu genel izlenim bana ait olmadı değil mi..

    onlardan biri bir gece Annie ve ben berabercek benim kafamı dağatmaya çalışırken gelip kucağıma oturdu.. ben çok dokunulmayı seven biri değilim.. kediler de o kadar karışık kafalıları da pek sevmez benim bildiğim ama en azından konforlu bulmuş olacak ki yerleşti.. tabii bu huzur bir yere kadar.. en yakın kucağa, Annie’ye yollandı.. Annie kedileri pek sever.. “he” desem evi kedi dolduracak.. biliyorum..

    o kediyi sevdi.. kedinin müsade ettiği kadar.. ben de en sevdiğim şeyi yaptım.. karanlıkta fotoğraf çektim.. (karanlıkta fotoğraf çekmek kadar keyifli gelen bir de patlayan ışıkta fotoğraf çekmek sanırım.. ama yok.. bir seçim yapmam gerekse.. karanlığı seçerim..)

    kedi de Annie’yi sevdi sanırım.. bu fotoğraftan öyle anlaşıyor..

    1. Luna’nın kafası dağaldı.. çünkü kedi kucağına oturdu.. sonra da fotoğrafının çekilmesine izin verdi..

    2. Annie kediyi sevip sakin tutarak Luna’nın kafasının dağalmasına destek oldu..

    3. Kedi zaten kedi işte.. istemediği birşeyi yapmaz sanırım..

    4. o gece bu hikayeye katılan herkes mutlu oldu..

    mantar ve bezelyeli kuskus

    Cuma 8 Nisan 2011

    en son kuskusumu övmüş, onun için ayrı bir post yapacağımdan bahsetmiştim di mi.. işte o post taa on gün sonra geliyor.. ben gene tembellik ettim yazma konusunda.. ama gerçekten çok koşturuyorum son günlerde.. mesela kendime bir oyun alanı buldum, akşamları gidip iyi vakit geçiriyorum.. spor eskiden hayatımın kocaman bir parçasıydı, şimdi yeniden öyle oldu.. pek keyifliyim.. insan kendini bu kadar yormaktan keyif alır mı? evet alır.. bunun dışında haftasonları da hala İngilizce öğrenmeye çalışıyorum.. çok kesintili oldu ama canavar gibi bir öğretmenim var.. bu sefer olacak gibi sanki..

    neyse gelelim kuskusa.. şu resimde gördüğünüz bezelyeli, mantarlı, havuçlu, mısırlı ve naneli kuskus.. yaptığım gibi kocaman bir tabak mideye indirdim.. hemen yeni kuskus planları peşine düştüm.. güzel kuskuslar hayal ediyorum anlayacağınız.. bu konuyu görev edindim kendime.. bir kuskus sever olarak hakettiğinden az ilgi gördüğünü düşünüyorum.. ieriki günlerde yeni kuskus tarifleri ve yeni kuskus resimleriyle karşınızda olacağım..

    iyi ki spora başlamışım di mi:)

    evde tek başına

    Cumartesi 26 Mart 2011

    dün demiştim ya yarın Alaçatı’da olacağım diye.. işte olmadı.. ben İstanbul’da evimdeyim.. midemde iki günlük bir sızı.. böyle ani kararlar beni genelde şoka sokar, ne yapacağımı bilemem ve ne yapacağımı bilemezsem sinirli olurum.. bu sefer öyle olmadı.. ama iyi bir ders aldım.. bundan sonra kimseye beni çok mutlu edecek birşeyden bahsetmeyeceğim.. ta ki gerçek olana dek.. çok tesadüf batıl inanç doğurur, o batıl inanç bende çoktan doğdu.. bundan sonra ağzımı açmayacağım..

    boynu bükük valizimiz..

    sabahın 5:30unda kalktım.. yazdım.. okudum.. kahve içtim..

    sonra sevgilimle güzel bir kahvaltı yaptık..

    sevgilim gitti..

    ben de madem Alaçatı’da fotoğraf çekecektim, o zaman evde çekeyim dedim.. evdeki bütün ıvır zıvırlar burda..

    annesinin kızına nazar değmesin diye aldığı yüzük.. hiç çıkarmamak lazım herhalde..

    bu Annie’nin benim için boyadığı teneke kutulardan biri.. ben onu dikiş kutusu yaptım..

    Annie’nin benim için boyadığı başka şeyler de var.. mesela mutfak dolapları.. bu dolaplar atılmayı beklerken Annie onları zımparalayıp benim için boyadı.. İsveç tarzı da neymiş..

    okunan güzel kitaplar..

    ve okunmayı bekleyenler..

    bunlar açmasını beklediğim sümbüller..

    bunlar da masamı şenlendirip küçücük boylarına bakmadan evi mis gibi kokutan sümbüller..

    mideme iyi gelsin diye demlediğim yasemin çayı.. bir faydası olmadı galiba ama onu sadece kokusu yüzünden bile içerim..

    bu da Polonyalı arkadaşımız Kaisa’nın Luna’ya hediyesinden arta kalan kutu.. kendisi kapağındaki bu güzel resimlerden ötürü değerlendirilmeyi hakediyor.. düşüneceğiz birşeyler..

    aslında resmini çektiğim birşey daha var..

    ne zamandır kuskus yapmayı planlıyordum ama bir türlü zaman ayıramamıştım.. işte o kuskusu bugün yaptım.. bence çok güzel oldu.. ama onun ayrı bir postu olsun, hakediyor bence..

    Alaçatı’ya gidemediğim için üzgündüm ama güzel bir gün geçirmişim sanırım dğil mi?

    Ayşe İpek

    Pazartesi 21 Mart 2011

    bu yandaki güzellik Ayşe İpek..
    ailesi için tarif edilmez anlam taşımasının yanında benim için de güzel bir dostluğun başlangıcı..
    herşey bir kaç ay önce iş gereği tanımış olduğum Bülent’in eşinin hamile olduğunu söylemesiyle başladı.. ben de ona gelecekte yapmak istediğim işten bahsettim.. eşi Hacer’le evlenirken iki fotoğrafçı arkadaş onarın düğün telaşelerini adım adım fotoğraflamış.. çok da beğenmişler.. ilk kızları Ayşe İpek için de böyle bir şey yapmak istediklerini söyledi.. ben de hemen olur dedim..
    o gün geldiğinde tatlı bir telaş başladı.. benim iş yerindeki yoğunluğum çok fazlaydı ve doğum da Ankara’daydı.. bir kaç sıkıntılı günün ardından biletimi aldım ve doğum sabahı Ankara’daydım.. Ne zormuş beş senedir Bey diye hitap ettiğim birine adıyla hitabetmek.. ama sağolsunlar beni öyle sıcak karşıladılar ki (eve vardığımızda Hacer birkaç saat sonra doğum yapacak olmasına aldırmadan yolda ayaklarım şişmiştir diye ayaklarımın altına bir puf vermeye çalışıyordu) bir anda gevşeyiverdim..
    yola çıktık.. hastaneye giderken beni Ankara’nın merkezinde şöyle bir gezdirdiler..
    Hacer çok cesur bir anneydi.. Onun soğukkanlılığına hayran kaldım.. aksine Bülent en başta soğukkanlı da olsa hemen strese giriverdi.. bir de hemen doğum öncesinde Ayşe İpek’in doktoru içeri fotoğrafçı almak konusunda kararsızlık yaşayınca.. ama sonra herşey yoluna girdi ve ben ameliyathaneye girebildim.. doğum harika geçti ve işte kısacık zamanda ben bu güzel kızla tanıştım.. ailede dört gözle beklenen yeni fertle ilk kez tanışmak büyük bir mutluluk..
    doğumun ardından bir sürü güzel fotoğraf çektik.. Ayşe İpek’in ölçümleri yapılırken Bülent’i izlemek ve fotoğraflamak çok keyifliydi.. bir insan mutluluktan sarhoş olur mu? olur! hayranlık içerisinde etrafında her gördüğü kişiye “ne kadar güzel değil mi?” diye soruşunu görseydiniz anlardınız.. bana uzun süre idare edecek bir mutluluk verdi o sevgi..
    ha bir de fotoğrafları işleyip gönderdikten sonra taze anne Hacer’den duygu dolu mektubu almam..
    işte böylece hoş bir dostluk da başlamış oldu..
    umarın kısa zamanda Hacer, Bülent ve Ayşe İpek’le yollarımız kesişecek..
    belki de ailenin yeni bir ferdi için bir araya geleceğiz..
    o zamana kadar bu fotoğraflarla yetinmek zorundayız..
    Ayşe İpek’in diğer fotoğrafları için cicifoto.com‘u ziyaret edebilirsiniz..ya da cicifoto’nun facebook sayfasına üye olabilirsiniz..

    kum zambağı

    Pazartesi 21 Şubat 2011

    evdeki hesap çarşıya uymadı.. oysa benim bugün mışıl mışıl uyumam gerekiyordu.. yok, sabahın 4:30unda tavana bakıyordum.. bir öyle yuvarlandım bir böyle yuvarlandım.. sonra baktım olmayacak (tabii bunda şu sıralar okuduğum kitabın da etkisi var) kalktım.. kahve yaptım.. sonra düşündüm.. nerde benim kayıp haftasonum.. oysa bol bol dinlenmek lazım geliyordu ama bacaklarımda hafif bir ağrı..
    yolculuğu konaklamadan daha uzun süren ve hatta konaklamanın içinden uyku kısmını da çıkarırsak yolculuğu konaklamadan epey fazla süren bir yolculuk yaptık sevgilimle.. tamam çok uzak değildi ama sevgilimde de bende de bir yol ataleti var.. (böyle bir tanım var mı literatürde acaba?) kaç kilometre gideceğimizi hesaplıyorum, yol boyunca ibreye bakıyorum.. ama yaptığım ters orantıların hiçbiri tutmuyor.. FlashForward dizisindeki blackout durumunu yaşıyoruz sanırsam.. bi bakıyoruz saatlerdir yoldayız ve bir arpa boyu yol gitmişiz..
    neyse.. bu konu tamamen muamma.. ben geleyim başlıktaki “kum zambağı” meselsine.. “kar zambağı” diyorum ben kendisine bilmem neden? kuma o kadar çok kar dedim ki bu haftasonu, sonunda kumdan adam yapayım da tam olsun girişimim bile oldu.. (o da kumdan ördek oldu.. ama gagasız.. evet muamma..)
    tee önceden İnkumu’na gitmek gibi bir planımız vardı ama bahara doğru.. sonra ani bir kararla İnkumu’nda Sunset Otel‘e bir rezervasyon yaptırdık ve biz cumartesi oradaydık.. hava oldukça kapalıydı ama biz kar’ı göze almıştık.. önce Bolu Mengen’de yemek yedik tabii.. Müdür Restaurant’ta.. ünlüymüş.. papaz yahnisi fenaydı.. yolu düşenlere tavsiye ederim.. bir de bulgur çorbası.. (saat hesabının neden tutmadığı ufak ufak açıklığa kavuşuyor galiba) ama ne yalan söyliyim, şu hayatta Kabak Koyu görmüş insanım.. beklemediği bir virajdan sonra karşına destursuz çıkan güzelliğe karşı dayanıklıyım ama İnkumu beni buna rağmen şaşırttı..
    yolda Bolu’dan sonra başlayan ince yağmur neredeyse hiç durmadı.. biz bütün haftasonunu ince ince yağan bir yağmurun altında geçirdik.. yağmur doğayı nasıl yıkar bilirsiniz.. gökyüzü dahil herşey, yapraklar, yollar, dağlar pırıl pırıl olur ya.. işte öyleydi bu haftasonu da.. yağmura rağmen fotoğraf makinamı bir saniye bırakamadım.. hatta pazar çektiğim fotoları görseniz, artık objektifi silmek falan fayda etmez olmuştu.. koca koca su damlaları fotoğraflarda..
    neyse, ben bu yazının girişini bitiremiycem galiba.. toparlamaya çalışayım.. bir gezgin havasında..
    nerde kalınır; tamamı pansiyon zaten.. biz Sunset Otel’de kaldık, güzeldi..
    ne yenir; hiç bir fikrimiz yok.. sadece bira içtik..
    ne yapılır; hiçbir şey*..
    ne zaman gitmeli; kışları daha güzel olduğuna bahse girebilirim..
    giderken ne alınmalı; mutlaka su geçirmeyen bir mont, mutlaka kallavi bir atkı, mutlaka eldiven, mutlaka yürüyüşe uygun su geçirmeyen ayakkabı.. zaten yanınızda götürdüğünüz herşeyi üstünüze giydiğiniz için pek çanta derdi de olmayacaktır..
    şaka bir yana, geçirdiğim en güzel akşamüstü-akşamlardan birini İnkumu’nda geçirdim diyebilirim.. sevgilimle vardığımız gibi sahilde yürüyüşe çıktık.. upuzun bir kumsal.. bata çıka bir uca gittik, sonra ordan diğer uca.. diğer uç dediğim yere geldiğimizde hava çoktan kararmıştı.. biz de yolda kendimize birer bira almıştık.. dönüşte gene birer bira aldık.. sonra baktık en güzeli bira içmek.. bir torba bira aldık, arabanın arkasındaki katlanır sandalyeleri de kumsala yerleştirdik.. müziğimizi açtık.. sonra saatlerce muhabbet ettik.. gören birbirimizi bir senedir görmüyoruz sanabilirdi.. o kadar yani.. bu arada anlattığım şey yaz akşamüstüleri için çok uygun ama kafanızda öyle bir ortam canlandırmayın boşuna.. çünkü gerçekten devamlı ince ince yağmur yağıyordu ve kuvvetli bir rüzgar vardı.. biz de robokop gibi kıyafetlerimize sarınmış, soğuk girebilecek iğne başı kadar bir açıklık bırakmadan bacaklarımızı sallayarak oturuyorduk.. ne derler, düşman çatlattık.. elem tere fiş kem gözlere şiş..
    az kalsın unutuyordum.. yazının adı.. yani kum zambakları, işte o sahilde yetişen bir çiçek türü.. görseniz bütün kumsal ufak ufak kabarmış.. evde tohum çimlendirenler bilir, toprak hafifçe kabarır.. işte bunu bütün kumsalda düşünün.. bu çiçekler sadece İnkumu sahilinde varmış ve koruma altındaymış.. “lütfen koparmayın” tabelaları dışında ne tür bir koruma var bilemiyorum ama doğanın başka güzel bir haline örnektiler.. baharda açtıklarında da gidip görebilecek miyim bakalım..
    evet, sonra noldu?
    biz pazar günü sabahı bir küçük yürüyüş daha yaptıktan sonra yola çıktık.. Bartın Limanı’na gittik, orada askeriyenin olan muhteşem koya hayretler içinde baktık.. ben sanıyorum ilk kez bir denizaltı gördüm bu kadar yakından.. (tabii gene o hasta ruhlu şarkıyı söylemeye başladım hemen.. we are living in a yellow submarine..) ama orda fotoğtaf çekemedim.. korktum çünkü.. öyle karanlık bir hava ve fırtına vardı ki.. bir de kimsenin olmadığı bir yerde, bu kadar büyük bir askeri alanda fotoğraf makinamı çıkarmaya tırstım.. ama İnkumu’na giderseniz o askeri bölgeyi (tellerinin ardından da olsa) görmenizi öneririm.. (ayrıca oranın askeriye olduğuna memnun oldum, çünkü öyle bir koy askeriye olmasaydı kesin tatil köyü olurdu) neyse.. sonra Bartın’a gidip dolaşıp yemek yedik.. Bartın’ın merkezinde çok çok eski ahşap evler var.. ve hala insanlar o evlerde yaşıyorlar.. ben bayıldım.. içinde yaşayanlar da mutlumudur bilmem ama keşke yeni yapılan evler de o eski evlere uydurulsaymış.. muhteşem bir doku olurmuş bence..
    ufak Bartın turumuzun ardından yola çıktık.. yolda bir de Bolu’ya uğradık çorba içmek için.. (blackout) Bolu’da yapılacak hiçbirşey olmadığını öğrendikten sonra İstanbul’a doğru yol aldık..
    işte benim yorucu haftasonumun kısa özeti.. bu kadar yorgunluğa 4:30da uyandım ve üstüne bir de çenem düştü.. umarım aklı başında birgün olur.. çok ihtiyacım var çünkü..
    ha bu arada İnkumu gerçekten çok güzel..ciddiyim..
    *hiçbir şey: kitap okumak, demlik demlik çay içmek, bira içmek, manasızca saatlerce denizi izlemeye koyulmak, biraz daha kitap okumak, kedi köpek sevmek, biraz da dağları izlemek, aynı şeyin fotoğrafını ikiyüz yetmiş birinciye çekmek.. bir de başka açıdan.. biraz durmak..

    burası otelden sahile inen yol..

    işte burası bütün koy.. sisli puslu.. aslında bolca fırtınalı..

    koyun diğer ucunda ben..

    yine koyun diğer ucu..

    yol manzaraları..

    <img src=”http://img402.imageshack.us/img402/7879/38453688.jpg” alt=”" width=”591″ height=”395″align=”left” />

    bir tatil bir ben..

    Salı 23 Kasım 2010

    baktım, en son bir kahvaltı yazısı yazmışım.. bu seferki de ilk bakışta öyle görülebilir ama aslında değil (!) bu yazı kahvaltı-altı yazısı.. kahvaltıya 1 saat kala.. kahvaltıdan önce.. v.s.

    10 gün olmuş.. kimsenin de beni dürttüğü yok.. hiç mi birşey yok.. hiç mi film izlemiyosun.. hiç mi kitap okumuyosun.. hiç mi fotoğraf çekmiyosun diyen yok..

    bundan sonra böyle.. siz benden hesap sormassanız ben sizden soracağım.. ona göre.. çirkefliğim hiç çekilmez, baştan söyliyeyim..

    şimdi.. gelelim geçen 10 güne..

    biz çalışanlar için “tatil” olarak nitelendirilen Kurban Bayramı vesilesiyle Edremit’e gittik.. ben sevgilim kardeşim sevgilimin annesi.. gezdik biraz.. biraz da tembellik ettik..

    işte günün erken saatinde gözlerini açıp balkona yerleşen benim, kahvaltı öncesi kahvem kurabiyem ve kitabım..

    şimdi kitap burda çok önemli.. aslında sevgilime almıştım ama onun okumasını bekleyemedim.. Clive Barker’ın Muhteşem Gizli Gösteri‘si.. kocaman bir kitap olduğunu görünce çok sevinmiştim.. ama sonra baktım bir serinin ilk kitabıymış.. sevindim bir yandan, bir yandan da canımı sıktı tabii.. “şimdi buna başladık.. devam kitabı ne zaman çıkacak kim bilir” kaygıları aldı gitti.. eh bir de pahallıca tabii.. ama olsun diyorum.. Clive Barker çok güzel anlatıyor.. tuğla ağırlığında bir kitapla geziyorum yani şimdilerde..

    kurabiyeye gelince, o bir muamma.. kendisiyle Ayvalık’ta karşılaştık.. sakızlı – zeytinyağlı kendisi.. olan var olmayan var.. anlatıp da canınızı sıkmayayım..

    neyse.. tatilimin en güzel saatleriydi bu sabahlar.. sevgilimle Ayvalık gezimizi saymassak.. o günün sabahı bir yağmur yağdı ki.. gök delindi sanki.. ben de bir kahve daha içtim.. sonra bir tane daha.. miss gibi yağmur kokusu, kitap, kahve..

    bu üçlüde anlam arayan kimse yok.. ne güzel di mi?