Lunawar
  • ANASAYFA
  • Archivio della Categoria 'film'

    Akyaka’dan..

    Çarşamba 8 Aralık 2010

    evelki gün beklenen kış İstanbul’a geldi sanmıştım.. karanlık yağmurlu bir havayla uyandık sabaha.. aklıma bu yaz tatilinde ilk durağımız olan Akyaka’ya varışımız geldi.. navigasyonun azizliğine uğrayıp biraz dolambaçlı bir şekilde akşamüzeri ulaştığımız Akyaka’da yorgunluğumuz yetmezmiş gibi bir de kalacak yer sıkıntısı yaşamıştık.. bırakın kalınacak yerlerin fiyatları arasında uygununu seçmeyi nerdeyse kalacak yer bulamıyorduk.. öyle ki bir ara üçe ayrılıp sokak sokak kalacak yer aramaya başlamıştık.. neyse ki tam da gönlümüze uygun biryer bulduk ama hava kararmaya başlamıştı bile.. sevgilim hayatta denize girmeden yatıp uyumayacağını söyleyice mayolarımızı ve havlularımızı kaptığımız gibi Çınar Plajı‘nın yolunu tuttuk.. vardığımızda iyiden iyiye hava kararmıştı.. kör gözle denize girdik ve büfeden birer bira aldık.. klimasız arabayla ağustos ortasında neredeyse bir gün yolculuk etmemiştik sanki.. gece vakti heryer serinledi.. biralar serinletmekten çok midemizi üşüttü.. biraz oturduk.. sanki o yolu çeken biz değildik.. sanki bütün günü Akyaka’da sahilde geçirmiştik..

    ormanın içinde kaybolmanın, deniz de olmasa yönümüzü bulamayacağımız fikrinin güzel hissi bu yaz terapisine başlamamızı sağlamış oldu..

    bilen bilir.. ben her yaz ayrı kaybolurum..

    işte dün sabah da uyandığımda denizden çıkmış,birbirimizin yüzlerini seçemeyerek karanlıkta oturup gülüştüğümüz akşamı getirdi aklıma..

    iş bugünlerde çok yoğun.. tatil ise çok uzak.. zaten benim de doyacağım yok.. yılbaşında bir parti planlarken DJimizi de askere gönderiyoruz yakında.. zaten hayatım patri olmuş.. ıp tıs ıp tıs.. hergün bir baş ağrısıyla tutuyorum evin yolunu.. kara kara yazdığıma bakmayın.. keyfim de fena sayılmaz aslında.. iki haftadır çok sosoyalim hatta.. geçtiğimiz iki haftasonunu sokak süpürgesi modunda geçirdim.. hatta hafta içlerine taştı biralarım sosyalliğim.. iyidir..

    film falan da izliyorum bunların yanında.. her geçen gün sevgilimin huzurunu kaçırıyorum şunu izleyelim bunu izleyelim diye.. mesela daha geçenlerde Scott Pilgrim vs World ve Ip Man II yi izledik..

    bu hareketliliğin bir de şöyle faydası var bana.. unutuveriyorum bazen kendimi.. tamam çok sevmem kendimi unutmayı.. boşa geçen zaman gibi gelir ve günde sekiz saat çalışınca insan zaten yeterince zaman kaybı yaşamış oluyor.. ama bu sıralar iyi geliyor.. uzun zamandır ilk kez uyumak istiyorum.. erken yatıyorum, saatim çalana kadar kalkmıyorum.. tabii o saat bir de çalmasa.. daha bir güzel olur ama şimdilik yapaca birşey yok gibi..

    bir de uykunun getirdiği; sonunda rüyama pandalar girdi.. daha önce vatos, köpekbalığı görmüşlüğüm var ama pandalar ayrı bir şukela oldu..

    ha bu arada dün gece de kocaman bir koyda denize giriyordum sevgilimle.. yandaki dağın gölgesinin vurduğu yerde açıktaydık.. dibe baktım bir köpekbalığı.. güneşli tarafa üzerinden yüzerek geçtik.. güzeldi..

    daha da sorarsanız iyilik güzellik.. yakın zamanda dinleneceğimi sanmıyorum ama zamanın da durduğu yok ne de olsa..

    ** baktım, Akyaka’da hep tembellik fotoğrafları çekmişiz.. o yüzden bu sene ki Kabak’tan bir resim koyuyorum.. ne temiz bir hava..

    Jack’in Kayık Gezintisi

    Perşembe 21 Ekim 2010

    bugün aşkla ilgili birşeylerden bahsetmek istedi  canım.. aşkın iyileştiriciliği ile ilgili..

    sevgilimin aşkı beni hep daha iyi bir insan olmaya  itmiştir.. şimdi ona her sarıldığımda beynimin seratonin salgıladığını  biliyorum.. annemin aşkı hep gözlerimi yaşartır.. onunla ilgili özlediğim birşey  anlattığımda hep gözlerim yaşarır.. o da seratonin salgılatıyor.. kardeşimin  aşkı ise beni biraz hırçın yapıyor.. hatalar yapmasını, çıkmazlara düşmesini  istemiyorum hiç.. kötü şeyler ona değmesin.. bu yüzden ben biraz ona değiyorum  galiba.. o da bana seratonin salgılatıyor..

    geç oldu ama FilkEkimi’nde gittiğim film Jack’in Kayık Gezintisi tam da bu anlattıklarımla ilgili bir film sanıyorum.. Philip Seymour Hoffman ve  Harvey Keitel arasındaki maymun iştahlılığım sürüyor.. bu filmden sonra Philip  Seymour Hoffman biraz önde gibi.. yaptığı her filmi sevip  şaşkınlıkla izliyorum büründüğü rolleri.. sanki rollere bürünmüyor da içinde  birsürü insanla geziyor.. bu kadar baskın bir tipin bu kadar rahat karakter  değiştirmesi her seferinde beni hayrete düşürüyor.. (tamam Harvey’de “büyük  kurtarıcı”.. her seferinde karizması beni şaşkına çeviriyor ama.. hay allah  bilemedim..) bu film aynı zamanda Philip Seymour Hoffman’ın ilk yönetmenlik  denemesi..

    filmde iki yakın arkadaş limuzin şöföründen Clyde (John Ortiz) ve eşi Lucy (Daphne Rubin-Vega) diğer limuzin şöförü oldukça  asosyal bir portre çizen Jack’in (PSH) yine benzer durumdaki Lucy’nin iş  arkadaşı Connie (Amy Ryan) ile  tanıştırarak belki aralarında güzel birşeyler olmasını planlamaktadırlar.. Clyde  ve Lucy’nin işleri, mutlu bir evlilikleri, hoş bir diyalogları vardır.. ilk  randevunun trajedisi ardından Jack Lucy’ye onu kayık gezintisine çıkaracağı sözü  verir ama sorun şu ki ne yazık ki yüzme bilmemektedir.. işte böylece Jack  verdiği sözlerin ardında durmaya çalışır ve aşkın iyileştirici gücüyle yüzme  derslerine başlamışken Clyde ve Lucy’nin hayatının arka planı da gözler önüne  serilir..

    kimi yerde gözlerim ışıl ışıl, kırpıştırsam iki  damla süzülecekmiş gibi izlerken kimi yerde de kahkahama mukayyet  olamadım..

    velhasıl kelam, Jack’in Kayık Gezintisi çok hoş bir  filmdi.. en kısa zamanda sevgilim ve kardeşimle de izlemek istiyorum.. hatta  annem de olsa süper olur.. burdan yetkililere duyrulur..

    bu arada burdan da fragmanı izleyebilirsiniz..

    an education – iyiler siyah giyer

    Cuma 1 Ekim 2010

    uzun zamandır izlemek istediğim bir filmdi an Education.. yazla beraber ara verdiğim film günlerine bomba bir başlangıç yapmış oldum.. aslında “bomba” kelimesi bu filmin naifliğine yakışmadı sanırım ama içimde sessiz bir bomba patladı izlerken..

    filmimizin kahramanı diyor ki.. “eğer üniversiteye kapağı atarsam, ne istersem onu okuyacağım ve sadece siyah giyeceğim..” bir zamanlar ben de “iyiler siyah giyer” demişim.. ne güzel.. hem de sonbahar ve siyah giyme isteğim yeni gelmişken..

    filmin kahramanı Jenny’de tam bir Audrey Hepburn havası vardı.. zaten 60ların Londra’sı ve Paris’i ister istemez aklıma Audrey ve Breakfast at Tiffany’s'i getirdi.. hatta Carey Mulligan beni o kadar etkiledi ki Natalie Portman’a bile benzettim.. o kadar yani..

    filmin kabaca konusu eski Türk filmlerini anımsatsa da duygusal anlamda beni çok etkiledi.. bir genç kız.. kıza göre yaşlıca bir erkek.. kızlarının hayatına müdahale konusunda baskıcı bir baba.. kadınların hayattaki yerine “klasik” erkek gözüyle bir bakış.. ve kadın gözüyle sonsuz bir romantizim..

    ben filmler ve kitaplar hakkında yazarken çok sıkıntı çekiyorum.. yanlış yönlendirmemek için, filmin canalıcı bir noktasını ağzımdan kaçırmamak için ve bende uyandırdığı duyguları kısıtlı kelime hazinemle dışa vurabilmek için..

    herkes bir kere aşık olmuştur sonuçta.. hani kalbin göğüs kafesine sığmadığı zamanlar  vardır ya.. işte bu film bana öyle tatlı hissettirirken bir o kadar heran ağlamaya hazır melankolik bir his verdi.. bu da nefis hikayenin, Carey Mulligan’ın ve Peter Sarsgaard‘ın (tek kelimeyle muhteşem.. hatta o kadar ki.. yolda karşılaşsanız, size ne dese inanırsınız..) oyunculuğunun marifeti.. hatta öyle ki birçok kez film izlediğimi unutup fazlaca keyiflenip fazlaca hüzünlendiğim oldu..

    tabii şimdi filmin bence en canalıcı cümlesini de yukarıda kullandığım için yazıyı toparlayıp bitiremiyorum.. canalıcı cümle yoksa ben de tavsiyeyle bitireyim bari.. kızlar, tam kırmızı şarap filmi.. hatta kız kıza kırmızı şarap filmi.. ardından gelecek muhabbete doyum olmayacaktır.. gözyaşları sel olup akacaktır.. tatlı acı bütün güzel hikayeler su yüzüne çıkacaktır.. ona göre..

    away we go

    Perşembe 6 Mayıs 2010

    uzun zamandır izlediklerimden bahsedemiyorum.. hala biriken dizileri eritmekle meşgulüm.. ama sevgilim Away We Go‘yu getirince ona bir ayrıcalık gösterdim.. iyi ki de izleyivermişiz..

    benim gibi bir gözü yolda olan biri için biraz tehlikeli bir film ama yine de büyük keyifle izledim..

    filmimizin kahramanlar Burt (John Krasinski) ve Verona (Maya Rudolph).. Verona altı haftalık hamiledir ve yaşadıkları hayatın doğacak bebekleri için konforsuz olduğunu düşünmektedirler.. bu fikirle kendilerine yakın hissettikleri tüm akraba ve arkadaşları ziyaret etmeye başlarlar.. bir aile olarak yaşayabilecekleri, kök salıp yıllarını geçirebilecekleri bir yuvadır aradıkları..

    Amerika’yı bir ucundan diğerine geçerek değişik akraba-arkadaşların birbirinden garip hayatlarına tanık olurlar..

    filmin sonunda geldikleri noktayı görmek beni çok keyiflendirdi.. tek gözümde bir damla yaşla gönül adamı gibi kalakaldım.. hem, şu yukarıdaki sahne de ne kadar tanıdık geldi bana yahu..

    3 vakte kadar 2 yol..

    Pazar 25 Nisan 2010

    uzun zamandır film izlemeyi bu kadar özlememiştim.. sıkıntılarımdan birini attım.. en azından akşamları film izlemeye hazırım artık.. tabii bir de biriken dizileri.. iki üç bölüm birden Lost, Flashforward, V izliyoruz.. ama evde mısır bitmiş.. mısır almak lazım dışarı çıkınca..

    sahi True Blood ne zaman başlıyordu?

    işyerinde bir takvimim var.. unutmamam gereken şeyleri işaretlediğim.. takvim takvimlikten çıktı.. şöyle bir ileriye baktığımda yaklaşık iki ay boyunca boş haftasonu yok gibi..

    falımda iki yol çıktı.. bir hafta arayla.. bakalım, bir terslik çıkmazsa bir Fethiye bir Edremit gözüküyor..

    Fethiye’de beni çeken bir şey var.. nerde doğduğumu bilmesem “toprağım” diyeceğim.. şimdiden heyecan bastı.. o beni hasta eden uzun yoluna bile razıyım.. tabii ayrı güzel yanı da, yanımda Momo’nun olacak olması..

    yandaki resim Deep‘ten tabii yine.. orayı ne kadar sevdiğimi bilmeyen kalmadı heralde.. özgürlüğümün ilk gününde Tijj’le kendimizi hemen Deep’e attık..

    Deep’ten birileri benim blogumu okuyor mu acaba? okuyorsanız söyliyim o krepleri çok özledim.. hem neden çıkardınız ki o krepleri menüden..

    bir de kızartma haznesi yıkamak için yerinden çıkmayan, kullanma kılavuzunda kızartma haznesinin içini deterjanlı ıslak süngerle temizlenmesi gerektiğini yazan bir fritözümüz varmış meğer.. acaba fritözü yapan firma yetkililerinden biri bu ıslak ve deterjanlı süngerle temizlik işini denemişler midir?

    hayır, kim yıkanmayan bir aracı mutfağında kullanmak ister.. (kısmen yıkanan blender setim içinde geçerli bu)

    neyse.. keşke üç senedir durduğu yerde kalsaymış fritöz.. şimdi onu bu haliyle kabul eden biri çıkana kadar orada duracak..

    dağanık bir yazı oldu di mi? olsun.. hiç yoktan iyidir..

    yeni maceralarda görüşmek üzere..

    the road

    Perşembe 28 Ocak 2010

    the road uzun zamandır izlemek istediğim bir filmdi.. sonunda sevgilimle oturup iç daraltmacasına filmi izledik.. çünkü hüzünlü sahneler daha filmin ilk karelerinden başlıyor..

    America’da, dünyaya kaos hakim olmuş.. sonu gelmez yangınlar ve depremler sonucunda (burda küresel ısınmaya bir gönderme mi var yoksa bir doğal afet mi sözkonusu ya da insanların kendi kendini yoketme girişimleri mi galip gelmiş ben anlayamadım.. kaçırdığım bir yer mi var?) dünya üzerinde bir avuç insan dışında canlı ne hayvan ne bitki bir yaşam türü kalmamış.. tabii (bildik senaryo) zalim ve güçlü zayıfı sindirerek Mad Max vari bir ortam oluşturmuş.. aslında film oldukça sürükleyici, ama iç burkan sahneler bazen “yeter” dedirtiyor.. dram kadar gerilim öğeleri de oldukça belirgin filmde.. ama söylemeden edemeyeceğim I am Legend‘ın daha bir dramatik hali olmamış mı? baba ve oğulun “güney”e gitme çabaları sırasında “kötü” insanların “iyi” insanları avlama sebebini öğrendiğimizde bu duygum daha da ağır bastı.. nedenini söylemiyorum spoiler olmasın diye..

    bu filmi tavsiye edip etmemekte kararsızım.. Viggo Mortensen hatrına olabilir belki ama.. ama Guy Pearce‘ı 5 dakika değil de daha fazla görüyor olsaydık kesin tavsiye ederdim..

    ha.. resimde Viggo’nun elindeki ne diye sorarsanız, belki de dünyanın en son kutu Coca Cola’sı..

    coraline

    Pazar 17 Ocak 2010

    aslına Coralie’i izleyeli çok oldu.. ama karanlık dünyası beni çok etkilemiş olacak ki, geç de olsa hala yazmak istiyorum..

    Coraline küçük ailesiyle beraber yeni bir eve taşınır.. anne ve babsının her zaman meşgul olması ve tüm çevrenin yabancı ve oldukça ıssız olması Coraline’i kendince eğlenceler aramaya sürükler.. Coraline çevrede gezintiler yaparken bu gezintiler sırasında garip bir çocuk olan Wybie ve diğer komşularıyla tanışır.. Wybie’nin kendi evinde bulup Coraline’e hediye ettiği aynı Coraline’e benzeyen bebek sayesinde asıl hikayemiz başlar.. Coraline artık farklı bir boyuttadır ve ailesini tutsak edenlerin elinden kurtarması gerekmektedir..

    aslında bu hikayenin yaratıcısı Neil Gaiman‘ın bir diğer hikayesi olan MirrorMask’ı da izleyen biri için iki filmde de bazı temel benzerlikler var.. “diğer” dünya ve ordan kurtulmaya çalışanlar gibi.. MirrorMask nasıl bir çok büyük için fazla masalsı olabilecekse, Coraline de birçok çocuk için gereğinden fazla ürkütücü olabilir..

    izlemekten keyif aldığım sadece konusu değildi bu arada.. stopmotion-animasyon karışımı görüntüleri de oldukça etkileyiciydi.. (bu konulardan hiç de iyi anlamam aslında.. yanlış bir tahminde bulunduysam affola..)

    son olarak, filmi izilemeyecek olsanız bile çok başarılı bir davet olan filmin sitesine birgöz atmanızı öneririm.. film hakkında görsel anlamda da çok güzel bir referans olmuş..

    home

    Cumartesi 2 Ocak 2010

    dün gece Home‘u izledik..

    bende birşeyler değişti sanki..

    in search of a midnight kiss

    Cuma 18 Aralık 2009

    uzun zamandır izlemediğim kadar keyiflendiren bir bağımsız film izledim..

    film iki ana karakter üzerinde diğerleriyle bağını koparmadan aynı gerçek hayattaki gibi (hani üniversitede çok yakın bir arkadaşımız, başka şehirde iş yerindeki arkadaşımızın kardeşi falan çıkar ya işte onun gibi) ilerleyip gidiyor bir gün içinde..

    yeniyıla  yüklenen anlamların ağırlığıyla uyanıyor kahramanımız büyük şehirde yeniyıl arifesinde.. ev arkadaşının baskısıyla bir siteye ilan verip kendine bir kız arkadaş aramaya başlıyor.. ilanı verdiği gibi bir yanıt alıyor ve Vivian (Sara Simmonds) ile buluşmaya gidiyor..

    Vivian ilk görünüşte acımasız ve dengesiz bir imaj çizse de Wilson (Scoot McNairy) o kadar umutsuz ki, şansını zorlamaya karar veriyor ve ardından yılın ilk gününün sabahına uzanan dakika dakika ilerleyen bir hikaye başlıyor.. üstelik Vivian saat 12′yi vurduğunda doğru erkeği (!) bulma konusunda o kadar kararlı ki herşey olduğunun iki katı zorlaşıyor..

    filmde umutsuzluk, büyük şehrin yalnızlaştırıcılığı almış yürümüş..  kahramanımız belki de sevme (sevilme) ihtimali hissettiği için daha önce (belki) sevdiği biri için göstermediği (gösteremeyeceği) özveriyi gösteriyor..

    çok klişe olacak ama herkesin kendinden birşeyler bulabileceği bir film.. ya da kendini kahramanların yerine koyarken yabancılık hissetmeyeceği..

    ayrıca final sehnesindeki Wind of Change de ayrı güzel olmuş.. (video dediğim gibi son sahne.. spoiler yani dikkat..)

    9

    Salı 15 Aralık 2009

    duyduğumda çok heyecanlanmıştım ama sonra unutuverdim 9‘u..

    haftasonu sevgilim hatırlattı.. bir keyif izledik..

    işin içinde Tim Burton olunca karanlık bir dünya kuruluvermiş.. Tim Burton olunca da Danny Elfman müziklerini yapıvermiş..

    karanlık bir dünyaya uyanan çuval bedenli objektif gözlü 9′un dünyayı karartan makinalara karşı savaşını izliyoruz..

    gelecekte yaratılan bir makina (ki özelliği başka makinalar yapabiliyor olması) dünyaya savaş açar.. insanlık kısa bir sürede bu savaşı kaybeder ve sessizliğe gömülür..

    son adam da öldükten az sonra 9 uyanır.. ve kendi gibi numaralarla adlandırılmış kuklaları bulur.. diğerleri birşeylerin peşindeki bir biyonik köpekten saklanmaktadır.. 9′a ilk ayıldığında yardım eden 2 bu köpek tarafından kaçırılır ve 9, 2′nin peşine düşer..