Lunawar
  • ANASAYFA
  • Archivio della Categoria 'film'

    drive

    Çarşamba 14 Aralık 2011

    Ryan Gosling‘i çok severim Lars and the Real Girl‘den beri ama şimdilerde o kadar çok adını duydum ki sevdiğim herşeye karşı verdiğim tepkiyi verip onu gözardı ediyorum.. kıskanç adamım ben ya yalnızca ben seveyim ya da gitsin sevenlerine istiyorum..

    yani normalde bu filmi bu bu kadar erken izlememem gerekiyordu  ama evdeki yatak maceram uzayınca dayanamadım izledim.. (bu arada iş başı yaptım bu hafta.. iyi gibiyim, film maceralarım sona erdi.. ama yazacak bişeyler var hala..)

    film üzerine çok konuşuldu, yazıldı, çizildi.. filmden olduğu kadar bunlardan da uzak durmaya çalıştım.. sadece bir yazı okumuştum, izleyince anladım ki o yazıdan başka da birşey okumama gerek yokmuş.. (siz de gerçek bir film eleştirisi istiyorsanız onu okuyun bence..) hatta bu yazıda bile fimden daha çok cümle var sanırım..

    Drive genel olarak bir çizgi roman havasında geçiyor.. Ryan Gosling harika bir anti-kahraman rolü çizmiş.. tüm hayatı boyunca kendinden emin, yapılması gerekiyorsa yapılır mantığıyla ilerlemiş son sahneye kadar süper bir anti-kahraman gururuyla.. zaten hayatının ipleri bir kez elinden kaçmış.. onda da fazla söze gerek yok.. uzun bakışmalar, saçı kulağının arkasına itişler, bir yudum su içmeler.. tüm bu aşkvari durumlar ve uzun sessizlikler filmin çizgi roman havasını vereniydi.. ufak ayrıntılar, söylenmeyen sözler, kahraman da anti-kahraman olunca boşlukları seyirci kendi kafasından dilediği şekilde doldurabiliyordu.. (hepimiz kendi hayatlarımızın anti-kahramanları değil miyiz ha?) zaten dışardan bakınca absürd gözükebilecek bu sessiz bakışmalar filmin başındaki susuz aksiyon sahnesiyle filmin içine vakumla çekilmiş seyirci için uzun iç diyaloglara dönüşmeye müsait hale geliyor..

    benim istisnasız en sevdiğim tonlardan olan o turuncu ton (bunun bir adı varsa bana söyleyiverin) filmin genel havasına hakim ve insanı daha bir doksanlara götürüyor ya da çizgi roman sayfalarını anımsatıyor.. birçokların bu kadar başarılı oyuncu bir araya gelince daha derin diyaloglu daha komplike senaryolu bir film beklediğini tahmin edebiliyorum, ben de bu kadar sade olabileceğini düşünmemiştim açıkçası.. ama Nino’nun (Ron Pearlman) uzun uzun konuşmasına karaktere bir tarih oluşturmasına gerek var mı ki.. yada  Bryan Cranston‘nun rolü Shannon.. bu adamlar zaten geçmişlerinmi ve kişilikerini yüzlerinde taşıyabilen adamlar.. ve mesela Irene’nin (Carey Mulligan) Driver evden çıktıktan sonra masaya oturuşu için herhangi bir repliğe ihtiyacı var mı ki?

    filmin müziklerine gelince, özellikle College ve Electric Youth’un A Real Hero’su uzun uzun dinlenmeyi hakediyor.. filme karanlık gücünü veren şeylerden biri de bu şarkı gibi ve tabii ki senaryoya..

    ha sahi.. senaryoyu biz yazmıştık değil mi:) bizi daha ne kadar fazla etkileyebilir ki?

    bugün bakınız.com‘da okuduğuma göre James Sallis boş durmamış bir de 6 sene sonrayı anlatan Driven’ı yazmış.. acaba ikinci film mi yolda diye merak ediyor insan.. güzel olmaz mıydı?

    Midnight in Paris

    Pazar 4 Aralık 2011

    gülesim geldi evin aynı köşesinde yatarak geçirdiğim bilmem kaç yüzüncü günde böyle bir başlık yazabildiğim için.. tamam çok popüler bir film kimse de benim kalkıp Paris’e gittiğimi düşünmemiştir ama ne biliyim.. bu sıralar neye gülüp neye ağlayacağım pek belli olmuyor..

    dün akşam izledim Midnight in Paris hakkında konuşmak istedim.. film yorumu falan yapabiliyor değilim tabii hala.. yattığım yerden genel bir seyirci olarak geçirdiğim günler bana bu yeteneği bahşetmedi ama filmlerin bana hissettirdiklerini ya da filmin bir yerinde kendimi bulmayı seviyorum.. tabii kitaplar için de geçerli bu.. (merak ederseniz kadim krallıklar diyarında ezeli şampiyonlar, hizmet edilen mutlak iyi ve mutlak kötü güçlerin arasında vakit geçiriyorum bu sıralar.. ah bir kılıcım olsa diye hayıflanmayı da sürdürüyorum sıklıkla..) Midnight in Paris beni ilk dakikasında yakaladı desem inanır mısınız bilmem ama film aynen şöyle açılıyor..

    bu.. bu inanılmaz, şuna bir bak.. dünyada bu şehrin bir eşi benzeri daha yok.. hiç olmadı..

    bu şehrin yağmurda ne kadar nefes kesici görüneceğini hayal etsene.. bu şehri 1920′lerde hayal etsene, 1920′lerde Paris.. yağmurda, sanatçılar ve yazarlar..

    burada yaşayabileceğimi düşünüyorum.. Parislilerle aynı telden çalıyormuşuz gibi geliyor.. kendimi koltuğumun altında bir baget ile Rue Gauche’de, kitabıma dalıp gitmek için Cafe de Flore’a yürürken hayal edebiliyorum.. Hemingway buna “yürüyen şölen” diyordu..

    yok artık demek istiyorum ben kendi adıma.. hayır oturdum senaryo yazdım da haberim mi yok.. zaten Woody Allen da beni pek sever, geçenler de aradı ya Luna sen çok güzel bir omlet yapıyordun ya nasıl yapıyordun bana bi tarif et dedi.. ettim tabii ama sırrımı da söylemedim.. orjinalini yemek için alsın Owen Wilson’u gelsin kerata..

    siz şimdiye kadar Midnight in Paris’in konusunu okumuşsunuzdur biryerlerden.. benim burda anlatmama gerek yok.. okumadıysanız buyrun burdan okuyun..benim kadar sevmeseniz de vakit kaybı olmaz en azından..

    film sırasında uzun uzun Paris sokaklarında kendimi hayal ettim.. bir de şunu farkettim, kendimi Paris’te turist olarak değil de orda yaşıyormuş gibi hayal ediyorum hep.. niyeyse elimde hep bir çanta o çantada ıvır kıvır ve hep bir demet çiçek.. bir de Fransızca rock fena olmuyo hani.. konsere felan giderdim.. kesin bol bol kahve içerdim ama şarap pek bana göre değil.. işin içine bir de peynir girdi mi midem takla atar ertesi sabaha.. hatta ertesi güne kalmaz daha o akşamdan yanmaya başlar.. bi de rica edicem şu Eiffel kulesinin orasına burasına yanarlı dönerli ışıklar asmaz mısınız.. verin efendi gibi aşağıdan spotları.. ihtişamıylan dursun kuzucuk..

    işte böyle diye diye geldik filmin sonuna.. siz benim anlattığım filmden birşey anlamadınız ama benim ağzımda nefis bir tat kaldı.. izlerseniz sizin de kalır merak etmeyin..

    **gördüğünüz gibi son iki yazıda evde yatarken adlı çalışmalarımı kullanıyorum.. benim için en iyisi bu idare ediverin artık çünkü terliklerimin dışında kirlenmiş camlara takılıyor sıklıkla gözlerim ve beli sakat biri için kirli cam kadar tehlikelisi yoktur der bir atasözü..

    Restless

    Cumartesi 29 Ekim 2011

    Gus Van Sant‘ın filmografisine baktığımda bir sürü filmini de izlemiş olduğumu gördüm ama onun “tarz”ını anlamama yetmemiş pek sanıyorum.. Restless‘ı seçerken Filmekimi sayfası dışında hiçbirşey okumamıştım.. hikaye güzel, ekime uygun gelmişti o kadar.. ama filmin başlangıcında cast’ı izlerken müziklerinin Danny Elfman tarafından yapıldığını görünce biraz tuhaf hissettim.. bu filmde bir gotiklik olmalıydı.. derken karşımıza cenaze törenlerine giden, hayali bir kamikaze dostu olan ya da bir kamikaze hayaletiyle dostluk eden bir genç, Enoch, bir de ’50 ler ’60lardaki gibi giyinmeyi seven son nefesine az zaman kalmış olmasına rağmen Darwin’in muhteşem bir bilimadamı olduğunu düşünen bir genç bayan, Annabel, çıktı.. bu iki kişinin bir cenazede başlayan hikayeleri zaman zaman çok güldürse de genelde boğazda bir düğüm kıvamında devam ediyor..

    film hakkında daha fazla bilgi vermek istemiyorum aslında zaten film gayet naif bir film.. ama başrol oyncusu Henry Hooper’la ilgili bu bilgi bence önemli.. Henry Hooper‘ın James Franco’ya benzeyen mimikleri beni meraka sürükledi.. zira her ne kadar sıksık bunu inkar etsem de bir James Franco hayranı sayılırım.. ama Henry Hooper Dennis Hooper‘ın oğlu imiş..

    peki şimdi nereye

    Pazar 16 Ekim 2011

    muhteşem film tatilim sonunda bitti.. bu sene her ne kadar film seçerken “bu sene galiba çok iyi film” yok derken birbirinden güzel dokuz filmle cuma akşamı festival maratonunu sonlandırdım..

    bu sene festivalin galibi bence açık arayla Peki Şimdi Nereye (et maintenant, on va oû) oldu.. gitmeden önce Tijj tarafından bayağı hazırlandım filme ve eh biraz da korktum tabi.. bu kadar heveslenip ya beğenmessem diye.. ama film aynı Tijj’in dediği gibi çıktı.. yönetmenini bilmeseydik de bir kadının elinden çıktığını anlardık ve mutlaka ama mutlaka tekrar ve hep beraber izlememiz şart..

    film Lübnan’da ismi belli olmayan bir köyde geçiyor.. bir arada yaşayan Müslüman ve Hıristiyan halk her ne kadar iç içe gözükseler de sadece dinlerinden ötürü en ufak bir kışkırtmaya açıktırlar.. tabii tüm dünyada olduğu gibi dinler arası çatışmalar hız kesmeden devam etmektedir.. bu zaman zaman küçük patlamalar yaşayan köy halkı bir Müslüman Hıristiyan ayaklanmasından haberdar olmasın ve yine kan gözyaşı dökülmesin diye köyün kadınları el ele vererek bu çatışmalardan köyün erkeklerini uzak tutmaya çalışırlar..

    sonuçta çocuklarını kurban veren, kocalarını elleriyle gömen yine onlardır..

    filmin birçok sahnesinde boğazınıza düğümlenen yumruya engel olamayacağınız gibi defalarca kez de kahkahalara gömülmenize de engele olamıyorsunuz.. izlerken bir çok kez içim yanarak  “ahhh” dememe rağmen bir yandan da kadın elinden çıktığı her satırda belli olan senaryonun repliklerine defalarca kez sanki kendi ailemin içinde yaşanıyormuşçasına güldüm..

    şimdi ilk fırsatta yönetmen ve aynı zamanda başrol oyuncusu Nadine Labaki’nin bir önceki filmi Caramel’i de edinip izlemek istiyorum.. en az bu filmi kadar etkileyici olduğuna eminim..

    filmin fragmanına bu linkten göz atabilirsiniz..

    işte bu da Nadine Labaki‘nin diğer filmi Caramel (Sukkar Banat)..

    Ada

    Pazar 9 Ekim 2011

    FilmEkimi başladı..

    ben yine bir miktar film için biletlerimi ve işyerimden iznimi aldım..

    bu mevsimde filmler arasında kaybolmayı seviyorum..

    ben film seçerken sevgilim bir filme de beraber gidelim dedi ve Ada‘yı seçti..

    Bulgaristan yapımı olması (ve İsveç) ve Laetitia Casta‘nın da başrolde olması beni hemen cezbetti.. bu arada Laetitia’nın iyiden iyiye rol yaptığını da gördük.. bence oldukça başarılıydı..

    yaklaşık 2 saat süren filmde sevgilimin deyişiyle “beklenen” herşey oldu.. ve sonasında da “beklenmeyen” herşey..
    bu yüzden hem seyirci hem de yönetmen (Kamen Kalev) mutlu olmuştur diye düşünüyoruz biz..

    tabii bunların yanında Thure Lindhardt adıyla da tanışmış olduk.. aslında birçok bildik filmde küçük rolleri olmuş.. (mesela Into the Wild) umarım bu film yüzüne güler..

    son olarak şaka  bir yana filmin tutarsızlığı birçoklarını rahatsız edecek boyutta ama absürdizmi benimseyenler için ise bulnmayacak güzellikte.. denemekte fayda var bence..

    filmin konusuna göz atmak isterseniz FilmEkimi sayfası burada..

    Cast Away on the Moon

    Pazartesi 11 Temmuz 2011

    canını sevdiğimin Güney Korelileri çok güzel film yapıyorlar yahu.. aşkları bir tuhaf hayatları bir garip..
    Cast Away on the Moon‘la şans eseri karşılaştım, dün akşam izledik.. öncelikle uyarayım, her G. Kore filmi gibi biraz uzunca ama sıkmıyorlar da aynı zamanda..
    şimdi konumuz şu..
    filmimiz başrol oyuncusu Min-heui Hong telefonda bankayla konuşurken başlıyor.. batmış.. kamera uzaklaştığında elemenımızın bir köprünün trabzanına çıkmış atlamak üzere olduğunu görüyoruz.. atlıyor da..
    ama herşey o kadar basit değil.. bir süre sonra bir adada gözünü açıyor.. ada da ada ha.. Han nehri ortasında bir adacık ama yüzme bilmeyene her yer ıssız ada..
    işte böylelikle Min-heui Hong’un Cast Away hayatı başlamış oluyor..
    gelelim diğer baş rol oyuncumuza.. o da bir sebepten ötürü, bu sebepler bize bırakılmış, kendini odasına hapsetmiş, internet üzerinden yalancı bir hayat yaşayan So-yeon Jang.. (bu ne güzellik..)
    en sevdiği şeylerden biri geceleri “ay” ın fotoğraflarını çekmek.. bir de tatbikat günlerinde “gündüz” sokakları fotoğraflamak.. çünkü o zamanlarda sokaklarda hiç insan olmamasından çok hoşlanıyor ve kendini ayın üzerinde gibi hafif hissedebiliyor.. taa ki adadaki adamı görene kadar..
    işte tam o andan sonra tuhaflıklar iki katına çıkıyor ve bir de üzerine iletişime geçebiliyorlar..
    ben filmden çok keyif aldım, çok yorgun olduğum bir günde bu kadar uzun film izlemek biraz zor geldi ama hiç düşünmeden tavsiye ederim..
    biraz eğlenceli vakit geçirmek ve tuahaf bir film izlemek isterseniz..

    son günlerde

    Pazartesi 6 Haziran 2011

    kendime yeni bir yer keşfettim..
    komik filmler izledim..
    fıstık ezmeli kurabiye yaptım..
    arada bir de Hooverphonic konserine gittim..
    ha bu arada bir de yaz geldi..
    iş yerinde maillerimi okuyamayacak kadar yoğunum bu aralar.. her ne kadar çalışayı çok sevmesem de kendimi eyleyecek şeyler bulduğum zaman da zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorum.. aklımın bir köşesinde lunaland, bir köşesinde lunalinka, bir yanda bilgisayarımda biriken fotoğraflar, diğer yandan güzel ışıklarla birlikte birkaç birşey çekme isteği, dolayısıyla flickr ve yine bir köşede ikizler.. gitmeden görebilecek miyim sıkıntısı..
    ama günler akıp gidiyor.. çok sevdiğim spor salonuma bile gidemedim neredeyse geçen hafta ki hiç bana göre bir hareket değil.. açıkçası bir yandan da böyle yoğun ve yorgun olmayı tam da seçim öncesi haftalarda gönlüm daha bir rızayla karşılıyor.. sokaktaki, televizyondaki insanların gözünün içine baka baka yalan söyleyenleri, yalan ağzının kenarından damlamasına rağmen görmeden onlara alkış tutanları, fanatik kesilenleri, insanları insan yapan duygu, tercih ve hayatlarından dolayı yargılayanları görmeye tahammülüm yok..
    işte tam da televizyona düşman kesilmişken aklımdan geçen başka bir fikir de digiturk’u kapattırıvermek.. zaten digiturk’e malum sebeplerden dolayı kızgınım.. hayatımdan televizyon çıksın gitin istiyorum.. neyse.. bunu da düşüneceğiz.. malumunuz yalnız yaşamıyorum..
    600bundan yaklaşık bir ay kadar evvel E.ye Hooverphonic konserine benle gitmek ister mi diye sordum.. o da kabul etti.. beraber önce nefis bir akşam geçirip ardından da İKSV salonun yolunu tuttuk.. konser anektodlarına geçmeden önce şunu söylemeliyim ki saygıdeğer İKSV mensupları.. iyi iş çıkarmış, güzel bir konser salonu yapmışsınız ama o biralar 9 liradan gitmez.. Efes’in size 33lük birayı 5 liradan satmadığını varsayarak şunu söylemek istiyorum.. bırakın insanlar rahat rahat bira içsin.. güzelim konserin arasında insanlar “ulen bir yudum biraya da 9 tl verdim, bari yudum yudum içeyim de bitmesin, konser sonuna kadar idare ettirsem iyidir..” gibi salak saçma düşüncelere kapılmasın ya da en güzeli dışardan gelirken çantalarında bira getirmesin.. bakkalın kazanacağını siz kazanın.. neyse.. konsere tam da başlamadan 5 dakika önce vardığımız için başta güzel bir yer bulamadık kendimize ama sonra üst katta hem rahat hem de sahneyi gören bir yer bulduk.. üniversite yıllarımın depresif grubu Hooverphonic yeni yüzüyle sahneye çıktığında biraz tedirgindim aslında eski hitleri çalıp çalmayacakaları konusunda (onları çalmayacaklar da ne çalacaklar?) ama hiç bir hayal kırıklığına uğramadan dinlemek istediğim herşeyi dinledim.. dinlediklerimin dışında izlediklerim de yanıma kar kaldı zira Noémie Wolfs’un acaip güzelliğini ve hareketlerini izlemek de ayrı bir keyifti.. o ne uzun kollar ve büyük eller, o ne dik omuzlar, o ne küçük surattı öyle.. hepsi bir yana bu orantısız duruş nasıl da müzikle ahenk içinde salınıyordu. ben ve E. uzun süre bu konuyla ilgili bildiğiniz dedikodu yaptık.. bu arada fotoğrafı da tramvaydurağı.com‘dan aldım (umarım bana kızmazlar) ki konser hakkında daha manalı, daha bir konser yazısı istiyorsanız orayı ziyaret etmenizde fayda var..
    gelelim maddelerden “kendime yeni bir yer keşfettim”e.. aslında konserle gayet bağlantılı.. hatta konsere gecikmemizle de.. konsere beraber gitmek istediğim E.nin evine gittik iş çıkışı.. biraz çilek biraz erik biraz peynir ve 1 litrelik beyaz şarap yanında buz gibi gazozla.. yaz geldiğinin habercisi buz gibi zoop içme isteği.. hemen balkona kurulduk, fonda nefis bir müzik.. hava kararıp serinleyene kadar daldan dala nefis bir muhabbetle konser saatine 15 dakika kalana kadar popolarımızı kaldıramadık.. şimdi o balkonun müdavimi olmaktan korkuyorum.. çünkü hizmtte sınır yok ama insan doğası.. verdikçe daha çok ister.. birgün bir süpürge sapıyla kovalanmam umarım.. işte yukarıdaki resim oranın resmi.. ama çileksiz, eriksiz, peynirsiz sadece zooplu hali..

    o günden beri aklımda.. gene gidesim gene zoop içesim var.. böylece burdan kendi mi de davet ettirmiş olayım..

    fıstık ezmeli kurabiye ve komik filmlere gelince.. onlar da (belki) başka bir postun konusu olsun.. böylece okuyanı da bayıltmayayım..

    ha bu arada.. Sonispher, Efes One Love Fest, Bon Jovi, Amy Winehouse, Judas Priest – Whitesnake için sponsor arıyorum kendime.. iyi gelişmelerle görüşmek üzere:)

    200 Pounds Beauty

    Perşembe 3 Şubat 2011

    haftasonu dahil dört günüm yatak döşek geçti.. pek sık hastalanan biri olmadığım için psikolojim de hastalıkla beraber darma duman oldu.. sağolsun sevgilim bana öyle güzel baktı ki en kısa zamanda yeniden hasta olmayı planlıyorum..

    yatak döşek durumunu zevkli hale getirmek için de kendime birkeç film seçtim.. bir tanesi uzun zamandır aklımda olan 200 Pounds Beauty‘ydi.. yaşasın Güney Kore.. eğer bir Güney Kore filmi izliyorsanız espri anlayışlarını sorgulamamanız lazım.. eğre bir Güney Kore filmi izliyorsanız sokaktaki çöpçünün bile iyi bir kung-fu master olabileceğini kabul etmeniz lazım.. ve eğer bir Güney Kore filmi izliyorsanız ağlamamak için direnmemeniz lazım.. çünkü o adamlar sizi ağlatmanın bir yolunu mutlaka bulacaklardır..

    neyse, gelelim filmimize.. başrol oyuncumuz Hanna (Kim Ah-jung) silik ve şişman (!) bir playback şarkıcımızdır.. çok güzel olan sesiyle ünlü bir şarkıcı için playback yapar ama fiziği standartlara uymadığı için o sesini kendi için kullanamaz.. dolayısıyla aşık olunacak hiçbirşeyi yoktur.. ve aşık olmaya da hakkı yoktur.. (bir Güney Kore filmi karaktere acımanızı sağlamayı iyi bilir..) Hanna tüm bunları sevdiği adam Sang-ju’nun (Ju Jin-mo) da ağzından duyunca hayatı yerle bir olur ve soluğu bir estetik cerrahta alır.. biraz şantaj biraz montajla Hanna daimi şaşkın bakan sevimli güzel ağlak bir ördek yavrusu  olur.. yani artık ağlasa bile güeldir.. hatta terlese bile çok güzeldir..

    ben filmi büyük keyifle izledim.. müziklerini çok sevdim.. Hanna’nın salaklığını ayrı sevdim.. şu linkten siz de filmin toplama görüntülerini izleyip Hanna’nın nefis Ave Maria’sını dinleyebilirsiniz..

    when we were young..

    Çarşamba 12 Ocak 2011

    Kızıl Kaplan sağolsun güzel bir film izledik dün akşam.. böyle bir filmin varlığından bile haberim yoktu.. bazen durur
    durur can alıcı bir şarkı gönderiverir bana KızılKaplan..
    “sen seversin Bryan Ferry” dedi ve işte bu klibi izletti.. ben de madem Kızıl Kaplan perşembe burda olacak, muhabbete muhabbet katayım diye hemen Flashbacks of a Fool’u izleyiverdim..
    Daniel Craig hakkında iyi kötü pek fikrim yoktur.. old school bir havası var o bir gerçek ama bir Bond olarak benim ilgimi çekmemişti..
    bu filmde de pek bir kanıya varabildiğimi söyleyemem ama “yaramaz” rollerde iyi olduğu açık..
    gelelim şarkıya.. Roxy Music deyince aklıma ilk Jelaus Guy gelir ama şimdi bir de “if there something” var.. film şarkı üzerine kurulmuş gibi geldi bana ama şarkı içimi sızlattığı için de öyle hissediyor olabilirim..

    kısaca konusu; Joe Scot ünlü ama düşüşe geçmiş bir aktördür.. uyuşturucu kadınlar.. klasik ünlü kafesleri diyelim.. bir gün annesinden bir telefon alır ve büyüdüğü yerdeki en yakın arkadaşının öldüğünü öğrenir.. cenaze için hem büyüdüğü yere (ve bir gün terk ettiği) hem de geçmişine bir yolculuk yapar.. (şimdi Garden State geldi aklıma.. hım..) işte “if there is something”le böyle tanışır Luna..

    şimdi.. son söz olarak filmden öğrendiğim şarkıdan başka bir şey daha varsa o da şudur.. sana ölesiye aşık olduğundan emin olmadığın bir kıza bir arkadaşından bahsederken sakın “David Bowie albümünü baştan sona dinleyemediği için kız arkadaşından ayrılmıştı..” demeyin.. sakın.. sakın..

    Scott Pilgrim vs the World

    Pazartesi 27 Aralık 2010

    sabırla bekledik Scott Pilgrim’i.. sonunda o mutlu akşam geldi.. ben, Annie, Win ve Sui bir heves oturduk filmin başına.. aha.. o da ne.. bir dur bir nefes al.. Scott Pilgrim öyle bir süratle başladı ki.. aman yastığımı düzelteyim aman ayağımı uzatayım demeye kalmadan hepimiz dörtgöz filmi seyre daldık.. hem de ne seyir.. bir saniye gözlerimizi ayırsak ekrandan bir espri kaçıp gidiyor..

    efendim.. aslında Scott Pilgrim’in hikayesini herkes biliyor heralde.. o yüzden oldukça üstten geçeceğim.. Scott P. bir gün bir gün Ramona Flowers’ı görür ve aklı başından gider.. Ramona yeni kızdır ve hakkında “kalpkırıcı” dedikodularıyla beraber gelmiştir şehre.. Scott Ramona ile tanışmak için elinden gelen bütün beceriksizlikleri yapar ve işte o zaman işler karışmaya başlar.. Çünkü Ramona’nın peşindeki “7 evil exes” Ramona’nın hayatına girenlere hayatı zindan etmek için iş başındadır.. 7 şeytani eski sevgili Scott Pilgrim’in hayatına atari çılgınlığında hareket getirir.. uçan tekmeler, kılıçlar, kaykaylar, kaybedilen canlar, atari müzikleri, ses hızında uçan kızlar, müzikle dövüşen ikizler, gücünü veganlıktan alan süper güçlü delikanlılar, bonuslar vardır artık günlük yaşantısında.. Scott’un Ramona’yla beraber olabilmesi için 7 şeytani eski sevgiliyi yenmesi gerekmektedir..

    bu hengamenin içinde vasatlığa yer bırakmayan ayrıntılarla Scott Pilgrim vs the World temposu bir saniye düşmeden sizi içine çeker ve işte böyle özel güçlere bir kez daha özenirsiniz.. yolda yürürken kılıçla insanları doğramak, bakışlarınızla beyinlerini patlatmak hakkındaki hayalleriniz yeniden filizlenir..

    Scott Pilgrim vs the World’e aynı zamanda nefis oyuncular da konukluk etmiş.. en önemlisi Ramona için efsane niteliğindeki Gideon Graves.. yani Jason Schwartzman.. bir diğeri ise Vegan Police rolünde Thomas Jane.. (Thomas J.’i kötülerin peşinde izlemeye alıştık da yahu vegan polislik de neyin nesi? güçlerini vegan olmaktan alan bir “ex”in süt içtiğinde güçlerini geri almak için paydah oluverdiğinde gülmekten bayıldım ben..) aynı zamanda Smashing Pumpkins‘e ufak birsaygı duruşu da mevcut.. Scott bir sahnede efsana Smashing Pumpkins solisti Billy Corgan‘ın giydiği (ve benim çok özendiğim) “zero” tişörtünden giyer.. diğer bir sahnede ise yine Smashing Pumpkins’in baş harflerinden olşan logolarının bulunduğu bir tişörtü vardır.. (aa.. o da ne? Scott Pilgrim’in de baş harfleri SP)

    ayrıca Michael Cera en sevdiklerim arasına girme aday adayı iken bir anda puanı arttı ve sevdiklerim arasına giriverdi.. sanırım hiç büyümeyecek ve hep terkedilecek.. (ne? sadece 22 yaşında mı.. Juno? Nick and Norah infinite Playlist?) bence onda da Adam Sandler ve Ben Stiller‘da olan şeytan tüyünden var..

    Scott Pilgrim vs the World bu oyuncu kadrosu ve hengameye bir de nefis şarkılar eklemiş.. sırf şarkı sözleri bile ayrı bir yazının hikayesi..

    filmi ben bu kadar sevdiğime göre çok fazla sevmeyeni de çıkacaktır.. kültler arasına gireceğine eminim ama.. yukarıda anlattıklarım yetmediyse bile 2 saati sadece görselliği için harcamaya değer.. ya da  Wallace ve Stacey Pilgrim arasındaki anlaşılmaz/hızlı/karışık telefonlaşma sahneleri için..