Lunawar
  • ANASAYFA
  • Archivio della Categoria 'film'

    away we go

    Perşembe 6 Mayıs 2010

    uzun zamandır izlediklerimden bahsedemiyorum.. hala biriken dizileri eritmekle meşgulüm.. ama sevgilim Away We Go‘yu getirince ona bir ayrıcalık gösterdim.. iyi ki de izleyivermişiz..

    benim gibi bir gözü yolda olan biri için biraz tehlikeli bir film ama yine de büyük keyifle izledim..

    filmimizin kahramanlar Burt (John Krasinski) ve Verona (Maya Rudolph).. Verona altı haftalık hamiledir ve yaşadıkları hayatın doğacak bebekleri için konforsuz olduğunu düşünmektedirler.. bu fikirle kendilerine yakın hissettikleri tüm akraba ve arkadaşları ziyaret etmeye başlarlar.. bir aile olarak yaşayabilecekleri, kök salıp yıllarını geçirebilecekleri bir yuvadır aradıkları..

    Amerika’yı bir ucundan diğerine geçerek değişik akraba-arkadaşların birbirinden garip hayatlarına tanık olurlar..

    filmin sonunda geldikleri noktayı görmek beni çok keyiflendirdi.. tek gözümde bir damla yaşla gönül adamı gibi kalakaldım.. hem, şu yukarıdaki sahne de ne kadar tanıdık geldi bana yahu..

    3 vakte kadar 2 yol..

    Pazar 25 Nisan 2010

    uzun zamandır film izlemeyi bu kadar özlememiştim.. sıkıntılarımdan birini attım.. en azından akşamları film izlemeye hazırım artık.. tabii bir de biriken dizileri.. iki üç bölüm birden Lost, Flashforward, V izliyoruz.. ama evde mısır bitmiş.. mısır almak lazım dışarı çıkınca..

    sahi True Blood ne zaman başlıyordu?

    işyerinde bir takvimim var.. unutmamam gereken şeyleri işaretlediğim.. takvim takvimlikten çıktı.. şöyle bir ileriye baktığımda yaklaşık iki ay boyunca boş haftasonu yok gibi..

    falımda iki yol çıktı.. bir hafta arayla.. bakalım, bir terslik çıkmazsa bir Fethiye bir Edremit gözüküyor..

    Fethiye’de beni çeken bir şey var.. nerde doğduğumu bilmesem “toprağım” diyeceğim.. şimdiden heyecan bastı.. o beni hasta eden uzun yoluna bile razıyım.. tabii ayrı güzel yanı da, yanımda Momo’nun olacak olması..

    yandaki resim Deep‘ten tabii yine.. orayı ne kadar sevdiğimi bilmeyen kalmadı heralde.. özgürlüğümün ilk gününde Tijj’le kendimizi hemen Deep’e attık..

    Deep’ten birileri benim blogumu okuyor mu acaba? okuyorsanız söyliyim o krepleri çok özledim.. hem neden çıkardınız ki o krepleri menüden..

    bir de kızartma haznesi yıkamak için yerinden çıkmayan, kullanma kılavuzunda kızartma haznesinin içini deterjanlı ıslak süngerle temizlenmesi gerektiğini yazan bir fritözümüz varmış meğer.. acaba fritözü yapan firma yetkililerinden biri bu ıslak ve deterjanlı süngerle temizlik işini denemişler midir?

    hayır, kim yıkanmayan bir aracı mutfağında kullanmak ister.. (kısmen yıkanan blender setim içinde geçerli bu)

    neyse.. keşke üç senedir durduğu yerde kalsaymış fritöz.. şimdi onu bu haliyle kabul eden biri çıkana kadar orada duracak..

    dağanık bir yazı oldu di mi? olsun.. hiç yoktan iyidir..

    yeni maceralarda görüşmek üzere..

    the road

    Perşembe 28 Ocak 2010

    the road uzun zamandır izlemek istediğim bir filmdi.. sonunda sevgilimle oturup iç daraltmacasına filmi izledik.. çünkü hüzünlü sahneler daha filmin ilk karelerinden başlıyor..

    America’da, dünyaya kaos hakim olmuş.. sonu gelmez yangınlar ve depremler sonucunda (burda küresel ısınmaya bir gönderme mi var yoksa bir doğal afet mi sözkonusu ya da insanların kendi kendini yoketme girişimleri mi galip gelmiş ben anlayamadım.. kaçırdığım bir yer mi var?) dünya üzerinde bir avuç insan dışında canlı ne hayvan ne bitki bir yaşam türü kalmamış.. tabii (bildik senaryo) zalim ve güçlü zayıfı sindirerek Mad Max vari bir ortam oluşturmuş.. aslında film oldukça sürükleyici, ama iç burkan sahneler bazen “yeter” dedirtiyor.. dram kadar gerilim öğeleri de oldukça belirgin filmde.. ama söylemeden edemeyeceğim I am Legend‘ın daha bir dramatik hali olmamış mı? baba ve oğulun “güney”e gitme çabaları sırasında “kötü” insanların “iyi” insanları avlama sebebini öğrendiğimizde bu duygum daha da ağır bastı.. nedenini söylemiyorum spoiler olmasın diye..

    bu filmi tavsiye edip etmemekte kararsızım.. Viggo Mortensen hatrına olabilir belki ama.. ama Guy Pearce‘ı 5 dakika değil de daha fazla görüyor olsaydık kesin tavsiye ederdim..

    ha.. resimde Viggo’nun elindeki ne diye sorarsanız, belki de dünyanın en son kutu Coca Cola’sı..

    coraline

    Pazar 17 Ocak 2010

    aslına Coralie’i izleyeli çok oldu.. ama karanlık dünyası beni çok etkilemiş olacak ki, geç de olsa hala yazmak istiyorum..

    Coraline küçük ailesiyle beraber yeni bir eve taşınır.. anne ve babsının her zaman meşgul olması ve tüm çevrenin yabancı ve oldukça ıssız olması Coraline’i kendince eğlenceler aramaya sürükler.. Coraline çevrede gezintiler yaparken bu gezintiler sırasında garip bir çocuk olan Wybie ve diğer komşularıyla tanışır.. Wybie’nin kendi evinde bulup Coraline’e hediye ettiği aynı Coraline’e benzeyen bebek sayesinde asıl hikayemiz başlar.. Coraline artık farklı bir boyuttadır ve ailesini tutsak edenlerin elinden kurtarması gerekmektedir..

    aslında bu hikayenin yaratıcısı Neil Gaiman‘ın bir diğer hikayesi olan MirrorMask’ı da izleyen biri için iki filmde de bazı temel benzerlikler var.. “diğer” dünya ve ordan kurtulmaya çalışanlar gibi.. MirrorMask nasıl bir çok büyük için fazla masalsı olabilecekse, Coraline de birçok çocuk için gereğinden fazla ürkütücü olabilir..

    izlemekten keyif aldığım sadece konusu değildi bu arada.. stopmotion-animasyon karışımı görüntüleri de oldukça etkileyiciydi.. (bu konulardan hiç de iyi anlamam aslında.. yanlış bir tahminde bulunduysam affola..)

    son olarak, filmi izilemeyecek olsanız bile çok başarılı bir davet olan filmin sitesine birgöz atmanızı öneririm.. film hakkında görsel anlamda da çok güzel bir referans olmuş..

    home

    Cumartesi 2 Ocak 2010

    dün gece Home‘u izledik..

    bende birşeyler değişti sanki..

    in search of a midnight kiss

    Cuma 18 Aralık 2009

    uzun zamandır izlemediğim kadar keyiflendiren bir bağımsız film izledim..

    film iki ana karakter üzerinde diğerleriyle bağını koparmadan aynı gerçek hayattaki gibi (hani üniversitede çok yakın bir arkadaşımız, başka şehirde iş yerindeki arkadaşımızın kardeşi falan çıkar ya işte onun gibi) ilerleyip gidiyor bir gün içinde..

    yeniyıla  yüklenen anlamların ağırlığıyla uyanıyor kahramanımız büyük şehirde yeniyıl arifesinde.. ev arkadaşının baskısıyla bir siteye ilan verip kendine bir kız arkadaş aramaya başlıyor.. ilanı verdiği gibi bir yanıt alıyor ve Vivian (Sara Simmonds) ile buluşmaya gidiyor..

    Vivian ilk görünüşte acımasız ve dengesiz bir imaj çizse de Wilson (Scoot McNairy) o kadar umutsuz ki, şansını zorlamaya karar veriyor ve ardından yılın ilk gününün sabahına uzanan dakika dakika ilerleyen bir hikaye başlıyor.. üstelik Vivian saat 12′yi vurduğunda doğru erkeği (!) bulma konusunda o kadar kararlı ki herşey olduğunun iki katı zorlaşıyor..

    filmde umutsuzluk, büyük şehrin yalnızlaştırıcılığı almış yürümüş..  kahramanımız belki de sevme (sevilme) ihtimali hissettiği için daha önce (belki) sevdiği biri için göstermediği (gösteremeyeceği) özveriyi gösteriyor..

    çok klişe olacak ama herkesin kendinden birşeyler bulabileceği bir film.. ya da kendini kahramanların yerine koyarken yabancılık hissetmeyeceği..

    ayrıca final sehnesindeki Wind of Change de ayrı güzel olmuş.. (video dediğim gibi son sahne.. spoiler yani dikkat..)

    9

    Salı 15 Aralık 2009

    duyduğumda çok heyecanlanmıştım ama sonra unutuverdim 9‘u..

    haftasonu sevgilim hatırlattı.. bir keyif izledik..

    işin içinde Tim Burton olunca karanlık bir dünya kuruluvermiş.. Tim Burton olunca da Danny Elfman müziklerini yapıvermiş..

    karanlık bir dünyaya uyanan çuval bedenli objektif gözlü 9′un dünyayı karartan makinalara karşı savaşını izliyoruz..

    gelecekte yaratılan bir makina (ki özelliği başka makinalar yapabiliyor olması) dünyaya savaş açar.. insanlık kısa bir sürede bu savaşı kaybeder ve sessizliğe gömülür..

    son adam da öldükten az sonra 9 uyanır.. ve kendi gibi numaralarla adlandırılmış kuklaları bulur.. diğerleri birşeylerin peşindeki bir biyonik köpekten saklanmaktadır.. 9′a ilk ayıldığında yardım eden 2 bu köpek tarafından kaçırılır ve 9, 2′nin peşine düşer..

    başkalarının hayatı

    Pazartesi 14 Aralık 2009

    2006 yapımı filmi izlemek için geç kalmış olabilirim ama başta konusu cazip gelmemişti.. özellikle Almanya’nın içinde olduğu filmlere karşı bir önyargım var.. 2. Dünya Savaşı filmleri yüzünden sanırım.. oysa objektif bakmayı becerebilsem, onlar da çok sevdiğim Avrupa’nın anlaması güç ama bir o kadar da kolay tarih ve kültür birikiminin bir parçasılar..
    Başkalarının Hayatı, Berlin Duvarı yıkılmadan 4 sene önce Doğu Berlin’de başlayıp, duvarın yıkılışının 2 sene sonrasına kadar geçen sürede bir grup insanın hayatının (ve benzer şekilde belki de binlerin hayatının) nasıl geliştiğini ve değiştiğini anlatıyor..

    gizli polis örgütü Stasi, Doğu Berlin’nın düzeni için tehdit oluşturabilecek herkesi takibe ve dinlemeye almıştır..

    izlenenlerden biri de yazar Georg Dreyman (Sebastian Koch) ve beraber yaşadığı oyuncu sevgilisi Christa - Maria Sieland’dır (Martina Gedeck)..
    tam da burda güce ve insiyatife sahip olanların onu nasıl da kötü amaçlı kullanabildiklerinin bir örneğini izlemeye başlıyoruz.. bu gücü kendine sunulmuş bir lütuf olarak algılayan partililerden biri Christa - Maria Sieland’i gözüne kestirmiş ve ona sahip olmayı kafasına koymuştur.. böylece Georg Dreyman ve Christa - Maria Sieland’ın izlenme serüvenleri başlayacaktır..

    burda devreye giren Yüzbaşı Gerd Wiesler (Ulrich Mühe) ise 24 saat bu çifti takibe almasının ardından kendiyle yüzleşmelerine başlar.. bu davaya kadar sisteme inanan ve onun bir parçası olan Gerd Wiesler bu takip sırasında zihninde bazı çözülmeler yaşar.. film aslında insani anlamda beklenen biçimde devam ediyor.. oysa ki kader ağlarını örmeye başlamıştır bile!!!

    film 2006 senesinde En İyi Yabancı Film Akademi Ödülü’nün sahibi oldu.. bunun dışında çeşitli yarışma ve festivallerden 58 adet daha farklı ödül almış..

    keyifli geçirilebilecek bir 2 saat olduğunu düşünüyorum..

    1. Korku Anlatıları Konferansı: Yazınsal ve/veya Görsel Vampir Anlatıları

    Perşembe 12 Kasım 2009

    geç kalmış bir yazı bu.. yaz aylarında Facebook’ta rastladığım, sonrada sabırla beklediğim konferans.. 2-3 Kasım tarihlerinde İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde gerçekleşti..  iki gün boyunca orda olmaktan büyük keyif aldım.. keşke konuşmacıların daha fazla vakitleri olsaydı diye hayıflanmadan da edemedim.. o kadar keyifli ve derin konular ki, bırakın yirmişer dakikayı, her biri üzerine günler yetmeyebilirdi..

    konuşmacılarla ilgili bilgiye burdan ulşabilirsiniz..

    konferans Serdar Kökçeoğlu’nun seçtiği “Hanno Cambiato Faccia” ve üzerine kısa bir sunum ile açıldı..

    ardından hemen günümüze döndük ve Züleyha Çetin-Öktem ile birlikte günümüz vampirlerine bir gözattık.. “Moonlight, Twilight ve True Blood: Yeni Çağın Aklıselim Vampirleri”

    bir sonraki sunum kendi adıma en çok eğlenerek izlediğim sunumdu.. Melih Yılmaz kısıtlı süre içinde “Doğu’nun Rahatsız Sakinleri: Efsanelerden Günümüze Uzak Doğu Vampirleri”ni anlattı..

    sonrasında tam Uzak Doğu’nun Vampirleri derken Galip Dursun “Vampirle Savaşmak” adındaki sunumunu gerçekleştirdi.. dünyanın dörtbir yanındaki vampirler ile nasıl savaşacağımızı öğrendik.. tabii ne yazık ki bu sunum için de süre çok yetersizdi..

    ilk günün son sunumu Buket Aygün tarafından gerçekleştirildi.. Buket Hanım aynı zamanda bu konferansı izlememize olanak tanıyan kişiymiş.. Buket Hanım’ın konusu “Kuralları Değiştirmek ve Gücü Paylaşmak: Vampir Avcısı Buffy’de Avcı Mitinin Yeniden Tanımlanışı” idi..

    ikinci günün açılışı gayet keyifli oldu.. kasvetli bir İstanbul sabahının konusu “Vampirin Fa Anahtarı: Rock Müzikte Vampir İmgesi” oldu. Sunumu hazırlayanlar; Şebnem Sunar, Zeynep Bilge, ve Zeynep Şahintürk

    ardından Sinem Yazıcıoğlu‘nun “Zenci Drakula los Angles’ta: Blacula’da Kimlik Ve İdeoloji” konulu sunumu vardı.. ne yalan söyleyeyim bu filmi artık gülerek izleme şansım kalmadı gibi..

    kısa bir aradan sonra Zeynep Bilge ile birlikte “Kazıklı Voyvoda’dan Seks İkonuna: Bram Stoker’in Gözünden Drakula” sunuma geçtik.. bir sonraki sunum da bu konuyla alakalı idi.. Özlem Karadağ ile “Drakula’nın Öpücüğü: Copolla’nın Byronic Kahramanı Vlad Dracula”

    ne yazık ki ikinci günğün öğleden sonra yapılan sunumuna ve atölye çalışmasına katılamadım..

    Ümit Kireççi ile “E.C. Comics ve Çizgi Roman Senaryosuna Kattıkları” ve Melih Yılmaz, Onur Küçük ve Yiğit Işık’la “Atölye Çalışması

    Buket Hanım’a bu konferansa öncülük ettiği için teşekkürlerimi sunuyorum.. inanıyorum ki seneye de en az bu seneki kadar nefis bir konferans organize edeceklerdir..

    kendi adıma bu vampir konusu daha kapanmadı diyorum.. daha anlatılacak çok şey var..

    global metal

    Cuma 30 Ekim 2009

    Sam Dunn’ın yeni projesi Global Metal‘i de izledik sonunda.. antropolog (ya da antropoloji öğrencisi?) olan Dunn metal dünyadaki seyrini izlemek için yollara düşmüş..

    röportajlar genelde gidilen ülkelerin ünlü yerel gruplarıyla, müzik yazarlarıyla yapılmış.. röportaj yapılan isimlerin arasında Max Cavalera, Lars Ulrich, Marty Friedman, Bruce Dickinson ve Kobi Farhi de var..

    sırasıyla Brezilya, Japonya, Hindistan, Çin, Endonezya, İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde gerçekleştirilmiş..

    açıkçası Metal: A Headbanger’s Journey kadar heyecanlı izlemedim bu seferki belgeseli.. “aynı göğün altında” olduğumuzu bir önceki belgeselde hissetmiştim ancak Global Metal’de aslında “birşey”lerden ne kadar uzak olduğumuzu gördüm.. bir de sormadan edemeyeceğim.. Kobi Farhi’nin bahsettiği, seyircilerin Orphaned Land sahnedeyken ellerini dua eder gibi açtıkları konser hangi konser? bilen var mı?