bazı günler “life is a pigsty” bazı günler değil..
Cuma 30 Aralık 2011
çarşamba akşamı bolca içtik departman kutlaması bahnesiyle.. sonra devam ettik bi kaç arkadaş.. sonra evde kardeşle.. sabah 4:30du sanıyorum yattığımda.. sonra mesai yeniden bir iki saat sonra.. bazen akşamdan kalma olmayı çok seviyorum ve dün öyle bir gün geçirdim.. sanki kendim değilmişim gibi.. başka türlü de düşünebildiğim.. o kadar iyi hissettim ki kendimi.. aynı şarkıdaki gibi.. (I thought I was someone else, someone good) sonra nefis bir uyku..
bu sabah kalktım aklımda binlerce şarkı.. dün o akşamdan kalma ruh haliyle o kadar güzel şeyler dinledim ki.. çalan her nota benim içimdeydi.. aynaya hiç bakmamış olsam ışık falan saçtığımı sanabilirdim içimde çalan müzikle..
yola çıktım, müziğim hala kulağımda.. önce David Bowie Wild is the Wind‘de “with your kiss my life begins” dedi sonra Morrisey ağız dolusu Life is a Pigsty.. demek ki hala alkollüyüm ki müzik içimde çalmaya devam etti.. sonra nerden geldiği belirsiz bir Kesmeşeker hissi çöktü..
önce (her zaman) Acıların Kralı, sonra Gitme Kal ardından Tut Beni Düşmeden.. eh ben şiir sevmem ama Kesmeşeker’in şiirlerini kim sevmez ki..
bu hikaye Grizu Bira ve Kahve’yle devam eder.. sonra daha neler neler..
belki Mavi Sakal belki Objektif illa biraz Whisky.. görücez..
ama ben bu ruh halini seviyorum.. nasıl besleyeceğimi de çok iyi biliyorum.. kahveyle yapacağım kahvaltıyı bekliyorum mesela.. bi saniye sonra ağlayabilir.. ardından da deli deli gülebilirim..
başka bir insan gibi hissetmeyi çok seviyorum..
**Kesmeşeker yeni albüm yapmış ha..

gülesim geldi evin aynı köşesinde yatarak geçirdiğim bilmem kaç yüzüncü günde böyle bir başlık yazabildiğim için.. tamam çok popüler bir film kimse de benim kalkıp Paris’e gittiğimi düşünmemiştir ama ne biliyim.. bu sıralar neye gülüp neye ağlayacağım pek belli olmuyor..
sonunda dün Tijj kızdı, madem yatıyosun bütün gün bol bol da film izliyosun.. bari izlediğin filmleri anlat diye.. eh çocukluktan kalma alışkanlık bükemeyeceğim bir bilek bana hırlamazsa bazen mutfak rafındaki kavanoz gibi yıllarca aynı döngünün içinde kaybolabilirim..
haftalardır çektiğim bel ağrısının bana en büyük katkısı bol bol film izlemek ve biraz da kitap okuyabilmek oldu..
muhteşem
yaşasın eylül geldi derken işte geçti bile.. ben o kadar uzaktaydım ki eylül değmeden geçiverdi.. ne bir yağmur ne bir bulut var bu eylülde.. ne hüzünlü şarkılar ne de bolca bira.. biraz melankoli bira deniz kıyısı.. depresif şarkılar ve olmadık yerlerde ve zamanlarda içilen biralar çok uzak sanki.. susamışken içilen ilk biranın ilk yarısı ne güzel giderdi oysa şimdi.. yemek saatlerini unutmak.. televizyondaki dizinin saatini kaçırmak.. zamansız uyumak, zamansız uyanmak.. olmadık yerlerde tatlı bir uykuya dalmak.. hele bir de biraz rüzgar varsa.. çantadan fotoğraf makinasını eksik etmemek.. inadına çiçek böcek deniz değilde karanlık yerlerin fotoğrafını çekmeye çalışmak.. daha çok okumak.. okumak değil de sanki içinde yaşamak, kitabın içinde nefes alamak.. Eminönü’ne inip otistik bakışlarla dolaşmak.. ıvır kıvıra 1 lira 2 lira deyip, ufak bir servet harcamak.. yağmurun altında bir filmden diğerine yol alırken çantadaki kitabı, fotoğtaf makinasını ıslatmamaya çalışarak saçak altından yürümek.. hatta çantada yedek çorap bulundurmak.. telefonun hiç çalmaması.. ama gerçekten hiç çalmaması.. ah, kendini unutmak.. sonra yeniden bulmak.. ne güzel olurdu şimdi.. iyi bir müzik ne iyi giderdi.. yeni bir grup keşfetmek, akşam konsere gitmek.. yeni, mis kokulu bir parfüm keşfetmek, sokaktan gelip evde daha soyunmadan bir bira daha açmak.. önce mutfaktan bir küllük alıp masaya koyup sonra üstbaş değiştirmeye gitmek.. sonra geceyi Meleklerin Düş Yaşamı, Donnie Darko, Garden State, Leon, The Crow, Rusalka ya da ne bileyim Girl Interrupted’la kapatıp bir buluta yatar gibi hafif sarhoş serin yatağa uzanmak ne güzel olurdu..