Lunawar
  • ANASAYFA
  • Archivio di Haziran 2011

    Komadaki Sevgilim

    Pazartesi 13 Haziran 2011

    Douglas Coupland‘ın bu kitabından ilk SibelinKahvesi sayesinde haberdar olmuştum.. hemen listeme ekledim, çünkü X kuşağı yazarları seviyorum.. büyük hayalleri olan küçük insanları, büyük hayalini yaşarken bile içindeki boşluktan kurtulamayanları okumak bana garip bir haz veriyor.. hayat böyle bazılarımıza karşı..

    kitap üç bölümden oluşuyor.. önce kitabımızın kahramanlarından birinden R.nin gözünden arkadaşları ve birgün durup dururken komaya giren sevgilisi K. anlatılıyor.. diğer iki bölüm ise bizim kitapta izlemeye başladığımız olaylar daha başlamadan bu ekibin bir parçası olan ve kan kanseri yüzünden ölen J.nin ağzından.. kitap kısaca çocuklukları beraber geçmiş bir grup arkadaşın liseden sonra ayrılan ve sonra yeniden birleşen hayatlarını anlatıyor.. hepsi hayatlarını anlamlandırmaya, mutlu olmaya çalışıyorlar kendi bildikleri yöntemle.. kimisi uyuşturucuyla, kimisi inzivayla, kimisi alkolle, kimisi çok çalışarak.. ama günün sonunda hepsi de aynı yerdeler ve bir de komaya girmiş K. var..

    şimdi Sibel’in yazısını tekrar okuduğumda aynı bölümleri işaretlemiş olduğumuzu gördüm.. ben de farklı bir alıntı yapayım kitaptan..

    ..

    Richard’a söylemediği şey ise arkadaşlarında herhangi bir şekilde yetişkinlik beliritisi görmemesi – yetişkin gibi duruyorlar ama içlerinde bir şey gerçekten yetişkin olmadıklarını ortaya koyuyor. Bodur kalmışlar, bir paçaları eksik. Hepsi de çok çalışıyor gibi görünüyor. Bütün dünya çok çalışıyor gibi görünüyor. Karen, boş zamanın tembelliğin hayatlarının önemli özelliklerinden olduğu dönemleri hatırlıyor, oysa şimdi hem çevresinden hemde televizyonsan gördüğü gerçek hayatta bu kavramlara yer yokmuş gibi görünüyor. İş, iş, iş, iş,iş.
    Şuna bak! Şuna bak! insanlar Karen’a sürekli yeni elektronik zımbırtılar getirip göstermekle meşgul. Sanki büyülü, dinsel bir önemi varmış gibi söz ediyorlar elektronik eşyalarından. – sanki bu aletler onların iç hayatlarında eksik kalan şeyleri telafi edebiliyormuş gibi. Bu yeni şeylerin gerçekten birer harika olduğu inkar edilemez – e-mailler, fakslar, telsiz telefonlar – ama yine de büyük patırtı.
    “Hamilton, ya sen – sen de yeni ve ilerlemiş ve daha hızlı ve aha iyi misin? Yeni faks makinen sayesinde demek istiyorum.”
    “Ya yüzersin ya boğulursun meselesi, Kare. Onlara alışacaksın.”
    “Alışacak mıyım?”
    “Tartışılacak bir şey kalmadı. Biz kaybettik. Makneler kazandı.”
    sy:134

    son günlerde

    Pazartesi 6 Haziran 2011

    kendime yeni bir yer keşfettim..
    komik filmler izledim..
    fıstık ezmeli kurabiye yaptım..
    arada bir de Hooverphonic konserine gittim..
    ha bu arada bir de yaz geldi..
    iş yerinde maillerimi okuyamayacak kadar yoğunum bu aralar.. her ne kadar çalışayı çok sevmesem de kendimi eyleyecek şeyler bulduğum zaman da zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorum.. aklımın bir köşesinde lunaland, bir köşesinde lunalinka, bir yanda bilgisayarımda biriken fotoğraflar, diğer yandan güzel ışıklarla birlikte birkaç birşey çekme isteği, dolayısıyla flickr ve yine bir köşede ikizler.. gitmeden görebilecek miyim sıkıntısı..
    ama günler akıp gidiyor.. çok sevdiğim spor salonuma bile gidemedim neredeyse geçen hafta ki hiç bana göre bir hareket değil.. açıkçası bir yandan da böyle yoğun ve yorgun olmayı tam da seçim öncesi haftalarda gönlüm daha bir rızayla karşılıyor.. sokaktaki, televizyondaki insanların gözünün içine baka baka yalan söyleyenleri, yalan ağzının kenarından damlamasına rağmen görmeden onlara alkış tutanları, fanatik kesilenleri, insanları insan yapan duygu, tercih ve hayatlarından dolayı yargılayanları görmeye tahammülüm yok..
    işte tam da televizyona düşman kesilmişken aklımdan geçen başka bir fikir de digiturk’u kapattırıvermek.. zaten digiturk’e malum sebeplerden dolayı kızgınım.. hayatımdan televizyon çıksın gitin istiyorum.. neyse.. bunu da düşüneceğiz.. malumunuz yalnız yaşamıyorum..
    600bundan yaklaşık bir ay kadar evvel E.ye Hooverphonic konserine benle gitmek ister mi diye sordum.. o da kabul etti.. beraber önce nefis bir akşam geçirip ardından da İKSV salonun yolunu tuttuk.. konser anektodlarına geçmeden önce şunu söylemeliyim ki saygıdeğer İKSV mensupları.. iyi iş çıkarmış, güzel bir konser salonu yapmışsınız ama o biralar 9 liradan gitmez.. Efes’in size 33lük birayı 5 liradan satmadığını varsayarak şunu söylemek istiyorum.. bırakın insanlar rahat rahat bira içsin.. güzelim konserin arasında insanlar “ulen bir yudum biraya da 9 tl verdim, bari yudum yudum içeyim de bitmesin, konser sonuna kadar idare ettirsem iyidir..” gibi salak saçma düşüncelere kapılmasın ya da en güzeli dışardan gelirken çantalarında bira getirmesin.. bakkalın kazanacağını siz kazanın.. neyse.. konsere tam da başlamadan 5 dakika önce vardığımız için başta güzel bir yer bulamadık kendimize ama sonra üst katta hem rahat hem de sahneyi gören bir yer bulduk.. üniversite yıllarımın depresif grubu Hooverphonic yeni yüzüyle sahneye çıktığında biraz tedirgindim aslında eski hitleri çalıp çalmayacakaları konusunda (onları çalmayacaklar da ne çalacaklar?) ama hiç bir hayal kırıklığına uğramadan dinlemek istediğim herşeyi dinledim.. dinlediklerimin dışında izlediklerim de yanıma kar kaldı zira Noémie Wolfs’un acaip güzelliğini ve hareketlerini izlemek de ayrı bir keyifti.. o ne uzun kollar ve büyük eller, o ne dik omuzlar, o ne küçük surattı öyle.. hepsi bir yana bu orantısız duruş nasıl da müzikle ahenk içinde salınıyordu. ben ve E. uzun süre bu konuyla ilgili bildiğiniz dedikodu yaptık.. bu arada fotoğrafı da tramvaydurağı.com‘dan aldım (umarım bana kızmazlar) ki konser hakkında daha manalı, daha bir konser yazısı istiyorsanız orayı ziyaret etmenizde fayda var..
    gelelim maddelerden “kendime yeni bir yer keşfettim”e.. aslında konserle gayet bağlantılı.. hatta konsere gecikmemizle de.. konsere beraber gitmek istediğim E.nin evine gittik iş çıkışı.. biraz çilek biraz erik biraz peynir ve 1 litrelik beyaz şarap yanında buz gibi gazozla.. yaz geldiğinin habercisi buz gibi zoop içme isteği.. hemen balkona kurulduk, fonda nefis bir müzik.. hava kararıp serinleyene kadar daldan dala nefis bir muhabbetle konser saatine 15 dakika kalana kadar popolarımızı kaldıramadık.. şimdi o balkonun müdavimi olmaktan korkuyorum.. çünkü hizmtte sınır yok ama insan doğası.. verdikçe daha çok ister.. birgün bir süpürge sapıyla kovalanmam umarım.. işte yukarıdaki resim oranın resmi.. ama çileksiz, eriksiz, peynirsiz sadece zooplu hali..

    o günden beri aklımda.. gene gidesim gene zoop içesim var.. böylece burdan kendi mi de davet ettirmiş olayım..

    fıstık ezmeli kurabiye ve komik filmlere gelince.. onlar da (belki) başka bir postun konusu olsun.. böylece okuyanı da bayıltmayayım..

    ha bu arada.. Sonispher, Efes One Love Fest, Bon Jovi, Amy Winehouse, Judas Priest – Whitesnake için sponsor arıyorum kendime.. iyi gelişmelerle görüşmek üzere:)