Lunawar
  • ANASAYFA
  • Archivio di Şubat 2011

    kum zambağı

    Pazartesi 21 Şubat 2011

    evdeki hesap çarşıya uymadı.. oysa benim bugün mışıl mışıl uyumam gerekiyordu.. yok, sabahın 4:30unda tavana bakıyordum.. bir öyle yuvarlandım bir böyle yuvarlandım.. sonra baktım olmayacak (tabii bunda şu sıralar okuduğum kitabın da etkisi var) kalktım.. kahve yaptım.. sonra düşündüm.. nerde benim kayıp haftasonum.. oysa bol bol dinlenmek lazım geliyordu ama bacaklarımda hafif bir ağrı..
    yolculuğu konaklamadan daha uzun süren ve hatta konaklamanın içinden uyku kısmını da çıkarırsak yolculuğu konaklamadan epey fazla süren bir yolculuk yaptık sevgilimle.. tamam çok uzak değildi ama sevgilimde de bende de bir yol ataleti var.. (böyle bir tanım var mı literatürde acaba?) kaç kilometre gideceğimizi hesaplıyorum, yol boyunca ibreye bakıyorum.. ama yaptığım ters orantıların hiçbiri tutmuyor.. FlashForward dizisindeki blackout durumunu yaşıyoruz sanırsam.. bi bakıyoruz saatlerdir yoldayız ve bir arpa boyu yol gitmişiz..
    neyse.. bu konu tamamen muamma.. ben geleyim başlıktaki “kum zambağı” meselsine.. “kar zambağı” diyorum ben kendisine bilmem neden? kuma o kadar çok kar dedim ki bu haftasonu, sonunda kumdan adam yapayım da tam olsun girişimim bile oldu.. (o da kumdan ördek oldu.. ama gagasız.. evet muamma..)
    tee önceden İnkumu’na gitmek gibi bir planımız vardı ama bahara doğru.. sonra ani bir kararla İnkumu’nda Sunset Otel‘e bir rezervasyon yaptırdık ve biz cumartesi oradaydık.. hava oldukça kapalıydı ama biz kar’ı göze almıştık.. önce Bolu Mengen’de yemek yedik tabii.. Müdür Restaurant’ta.. ünlüymüş.. papaz yahnisi fenaydı.. yolu düşenlere tavsiye ederim.. bir de bulgur çorbası.. (saat hesabının neden tutmadığı ufak ufak açıklığa kavuşuyor galiba) ama ne yalan söyliyim, şu hayatta Kabak Koyu görmüş insanım.. beklemediği bir virajdan sonra karşına destursuz çıkan güzelliğe karşı dayanıklıyım ama İnkumu beni buna rağmen şaşırttı..
    yolda Bolu’dan sonra başlayan ince yağmur neredeyse hiç durmadı.. biz bütün haftasonunu ince ince yağan bir yağmurun altında geçirdik.. yağmur doğayı nasıl yıkar bilirsiniz.. gökyüzü dahil herşey, yapraklar, yollar, dağlar pırıl pırıl olur ya.. işte öyleydi bu haftasonu da.. yağmura rağmen fotoğraf makinamı bir saniye bırakamadım.. hatta pazar çektiğim fotoları görseniz, artık objektifi silmek falan fayda etmez olmuştu.. koca koca su damlaları fotoğraflarda..
    neyse, ben bu yazının girişini bitiremiycem galiba.. toparlamaya çalışayım.. bir gezgin havasında..
    nerde kalınır; tamamı pansiyon zaten.. biz Sunset Otel’de kaldık, güzeldi..
    ne yenir; hiç bir fikrimiz yok.. sadece bira içtik..
    ne yapılır; hiçbir şey*..
    ne zaman gitmeli; kışları daha güzel olduğuna bahse girebilirim..
    giderken ne alınmalı; mutlaka su geçirmeyen bir mont, mutlaka kallavi bir atkı, mutlaka eldiven, mutlaka yürüyüşe uygun su geçirmeyen ayakkabı.. zaten yanınızda götürdüğünüz herşeyi üstünüze giydiğiniz için pek çanta derdi de olmayacaktır..
    şaka bir yana, geçirdiğim en güzel akşamüstü-akşamlardan birini İnkumu’nda geçirdim diyebilirim.. sevgilimle vardığımız gibi sahilde yürüyüşe çıktık.. upuzun bir kumsal.. bata çıka bir uca gittik, sonra ordan diğer uca.. diğer uç dediğim yere geldiğimizde hava çoktan kararmıştı.. biz de yolda kendimize birer bira almıştık.. dönüşte gene birer bira aldık.. sonra baktık en güzeli bira içmek.. bir torba bira aldık, arabanın arkasındaki katlanır sandalyeleri de kumsala yerleştirdik.. müziğimizi açtık.. sonra saatlerce muhabbet ettik.. gören birbirimizi bir senedir görmüyoruz sanabilirdi.. o kadar yani.. bu arada anlattığım şey yaz akşamüstüleri için çok uygun ama kafanızda öyle bir ortam canlandırmayın boşuna.. çünkü gerçekten devamlı ince ince yağmur yağıyordu ve kuvvetli bir rüzgar vardı.. biz de robokop gibi kıyafetlerimize sarınmış, soğuk girebilecek iğne başı kadar bir açıklık bırakmadan bacaklarımızı sallayarak oturuyorduk.. ne derler, düşman çatlattık.. elem tere fiş kem gözlere şiş..
    az kalsın unutuyordum.. yazının adı.. yani kum zambakları, işte o sahilde yetişen bir çiçek türü.. görseniz bütün kumsal ufak ufak kabarmış.. evde tohum çimlendirenler bilir, toprak hafifçe kabarır.. işte bunu bütün kumsalda düşünün.. bu çiçekler sadece İnkumu sahilinde varmış ve koruma altındaymış.. “lütfen koparmayın” tabelaları dışında ne tür bir koruma var bilemiyorum ama doğanın başka güzel bir haline örnektiler.. baharda açtıklarında da gidip görebilecek miyim bakalım..
    evet, sonra noldu?
    biz pazar günü sabahı bir küçük yürüyüş daha yaptıktan sonra yola çıktık.. Bartın Limanı’na gittik, orada askeriyenin olan muhteşem koya hayretler içinde baktık.. ben sanıyorum ilk kez bir denizaltı gördüm bu kadar yakından.. (tabii gene o hasta ruhlu şarkıyı söylemeye başladım hemen.. we are living in a yellow submarine..) ama orda fotoğtaf çekemedim.. korktum çünkü.. öyle karanlık bir hava ve fırtına vardı ki.. bir de kimsenin olmadığı bir yerde, bu kadar büyük bir askeri alanda fotoğraf makinamı çıkarmaya tırstım.. ama İnkumu’na giderseniz o askeri bölgeyi (tellerinin ardından da olsa) görmenizi öneririm.. (ayrıca oranın askeriye olduğuna memnun oldum, çünkü öyle bir koy askeriye olmasaydı kesin tatil köyü olurdu) neyse.. sonra Bartın’a gidip dolaşıp yemek yedik.. Bartın’ın merkezinde çok çok eski ahşap evler var.. ve hala insanlar o evlerde yaşıyorlar.. ben bayıldım.. içinde yaşayanlar da mutlumudur bilmem ama keşke yeni yapılan evler de o eski evlere uydurulsaymış.. muhteşem bir doku olurmuş bence..
    ufak Bartın turumuzun ardından yola çıktık.. yolda bir de Bolu’ya uğradık çorba içmek için.. (blackout) Bolu’da yapılacak hiçbirşey olmadığını öğrendikten sonra İstanbul’a doğru yol aldık..
    işte benim yorucu haftasonumun kısa özeti.. bu kadar yorgunluğa 4:30da uyandım ve üstüne bir de çenem düştü.. umarım aklı başında birgün olur.. çok ihtiyacım var çünkü..
    ha bu arada İnkumu gerçekten çok güzel..ciddiyim..
    *hiçbir şey: kitap okumak, demlik demlik çay içmek, bira içmek, manasızca saatlerce denizi izlemeye koyulmak, biraz daha kitap okumak, kedi köpek sevmek, biraz da dağları izlemek, aynı şeyin fotoğrafını ikiyüz yetmiş birinciye çekmek.. bir de başka açıdan.. biraz durmak..

    burası otelden sahile inen yol..

    işte burası bütün koy.. sisli puslu.. aslında bolca fırtınalı..

    koyun diğer ucunda ben..

    yine koyun diğer ucu..

    yol manzaraları..

    <img src=”http://img402.imageshack.us/img402/7879/38453688.jpg” alt=”" width=”591″ height=”395″align=”left” />

    hindi zahra aşk doğum günü v.s.

    Çarşamba 9 Şubat 2011

    06 Şubat akşamı için sevgilimin bir süprizi vardı bana..akşam hazırlanıp Taksim’e gittik.. o arada bir konser olduğunu öğrendim.. pazar gününün depresif hali ve pazar rehaveti heyecanlanmamı engelledi.. zaten çok gitmek istediğim biri olsaydı haberim olurdu değil mi?

    peki ya çok gitmek istediğim biriyse ve konser tarihi değişmişse..

    Babylon’a girene kadar haberim olmadı Hindi Zahra konserinden, oysa 8-9 Şubatta iki konser verecekti ve ben gitmeyi o kadar çok istiyordum ki..

    Hindi Zahra hakkında ne söyleyebilirim emin değilim.. aslında belki o duygu yoğun halimle yazmalıydım ama pazar akşamı olunca ve ben çılgın bir iş haftasına başlayınca yazamadım gitti.. şimdi de bir sırt ağrısıyla yazıyorum ama yazmam lazım.. kendime saklayamayacağım kadar güzeldi çünkü..

    Hindi Zahra biraz geç çıktı sahneye ama daha ilk dakikadan ele geçirdi herkesi.. müztevazi hali, kendini kaybedercesine dans edişi ve benim o zamana kadar çoktan hatmettiğim şarkılarıyla muhteşemdi.. ama öyle iki şarkı vardı ki daha önce duymadığım.. hem ben hem diğerleri şaşkınlıkla dans ettik desem yeri heralde.. Arapça söyledi bu şarkıları.. progresif, pop, oryantel, jazz.. ritimle dans ederken bir saniye sonra omuz titretirken bulduk kendimizi.. çok kalabalıktı, çok etkileşimliydi.. ben karar verdim, Hindi Zahra ne zaman gelse ben onlayım..

    tabii bu muhteşem müziğin ve benim dansetmeye doyamadığım akşamın bir de güzel sebebi vardı.. sevgilimin bana doğum günü hediyesi.. ah nasıl makbule geçti, nasıl muhteşem bir hediyeydi anlatamam.. bir tek beni o gece görseydiniz anlardınız herhalde.. diyeceğim o ki aşık olmak çok başka güzel bir şey.. o kadar ki doğumgünlerimde “annem iyi ki beni doğurmuş” diye sevin sevin seviniyorum.. sevgilimin doğumgünlerinde de annesini gidip sevesim geliyor, “ne iyi etmişsin” diye.. hani biz birbirimizi bulmasak tüm dünya yanlış olurmuş gibi.. filozoflar hayatın anlamını boşuna arar, astronotlar uzaya boşuna çıkarmış gibi.. Kuantum, karma,hamsi kuşu, izafiyet, dondurmalı irmik helvası, çektiğim fotoğraflar, kalamarlar, dinazorlar, menemen, sudan karaya adım atan ilk zavallı, zippo çakmaklar, en mis kokulu yastıklar, yaz salatasının suyu, deniz kenarları, Kabak Koyu, balığın her türlüsü, karanlıkta gözüken yıldızlar, tüm haşlanmış mısırlar, buz gibi rakı, tadına doyamadığım kitaplar, mis gibi makarnalar, temiz kokan çarşaflar, uykunun en güzel yeri, taze sıkılmış meyve suyu, işten eve dönmek, bütün uzun saçlar, kalın pofuduk çoraplar, her yaz ilk denize girişler, fotoğraf makinasının sesi, uykudan uyanırken çalan müziklerin hepsi yalan olurmuş gibi.. daha neler neler.. neler neler hatta.. hatta v.s.

    ama işte ben doğdum.. o da geldi beni buldu..

    herkes kurtuldu..

    dünya kurtuldu..

    evren kurtuldu..

    I see trees of green, red roses too. .
    I see them bloom, for me and you. .
    and I think to myself, what a wonderful world..

    taze meyve suyu keyfe iyi gelir mi?

    Pazar 6 Şubat 2011

    bugün keyifsizim..

    uzun zamandır ilk defa güneş açtı..

    keyif alamadım kızgınlıklarım, kırgınlıklarım var..

    aklıma Eminönü’ndeki meyve sucu geldi.. sevgilime “gidelim mi?” dedim.. hemen “olur” dedi..

    atladık arabaya, gittik Eminönü’ne.. doya doya içtik.. vitaminleri depoladık..

    akşam da bir süprizi varmış.. bakalım neymiş..

    200 Pounds Beauty

    Perşembe 3 Şubat 2011

    haftasonu dahil dört günüm yatak döşek geçti.. pek sık hastalanan biri olmadığım için psikolojim de hastalıkla beraber darma duman oldu.. sağolsun sevgilim bana öyle güzel baktı ki en kısa zamanda yeniden hasta olmayı planlıyorum..

    yatak döşek durumunu zevkli hale getirmek için de kendime birkeç film seçtim.. bir tanesi uzun zamandır aklımda olan 200 Pounds Beauty‘ydi.. yaşasın Güney Kore.. eğer bir Güney Kore filmi izliyorsanız espri anlayışlarını sorgulamamanız lazım.. eğre bir Güney Kore filmi izliyorsanız sokaktaki çöpçünün bile iyi bir kung-fu master olabileceğini kabul etmeniz lazım.. ve eğer bir Güney Kore filmi izliyorsanız ağlamamak için direnmemeniz lazım.. çünkü o adamlar sizi ağlatmanın bir yolunu mutlaka bulacaklardır..

    neyse, gelelim filmimize.. başrol oyuncumuz Hanna (Kim Ah-jung) silik ve şişman (!) bir playback şarkıcımızdır.. çok güzel olan sesiyle ünlü bir şarkıcı için playback yapar ama fiziği standartlara uymadığı için o sesini kendi için kullanamaz.. dolayısıyla aşık olunacak hiçbirşeyi yoktur.. ve aşık olmaya da hakkı yoktur.. (bir Güney Kore filmi karaktere acımanızı sağlamayı iyi bilir..) Hanna tüm bunları sevdiği adam Sang-ju’nun (Ju Jin-mo) da ağzından duyunca hayatı yerle bir olur ve soluğu bir estetik cerrahta alır.. biraz şantaj biraz montajla Hanna daimi şaşkın bakan sevimli güzel ağlak bir ördek yavrusu  olur.. yani artık ağlasa bile güeldir.. hatta terlese bile çok güzeldir..

    ben filmi büyük keyifle izledim.. müziklerini çok sevdim.. Hanna’nın salaklığını ayrı sevdim.. şu linkten siz de filmin toplama görüntülerini izleyip Hanna’nın nefis Ave Maria’sını dinleyebilirsiniz..

    yeşil peri gecesi

    Salı 1 Şubat 2011

    başlarken öyle bir solukta bitireceğimi pek de tahmin etmemiştim.. malum bir Allende kitabı sonrasında başladım okumaya.. sonra ilk sayfalar da sıkıcı geçti biraz.. hayatın çemberinden geçmiş üstelik bir de saçlarını kesiverimiş bu kadınceğizin hikayesini dinlemek hiç cazip gelememişti..

    ama hikaye böyle gelişmedi.. hatta nerden girmiştik hikayeye ne zaman gelişti ben çok da takip edemedim..

    zamanlar, mekanlar arasında keskin geçişler yapan Ayfer Tunç‘un hikayesini böylesine bütünlük içerisinde tutabilmesine şaşırdım kaldım.. oysa ki hiç de sevmem şimdi burda birşeyler olurken geçmişte bir anıya gidiverip sonra ortalarda biryerde gezinirken, bir geçmiş daha yapıp şimdiki zamana dönen hikayeleri.. ama Ayfer Tunç bunu bir kez iki kez değil tüm hikaye boyunca öylesine ustalıkla yapmış ki zamanlar arasında geçiş yaparken bölüm bile ayırmamış, sadece bir diğer paragrafa geçmiş.. böylelikle biz kahramanımızın Çatlak Çeşme Sokağındaki evinden bir flashbacki okurken bir paragraf sonra bilmemne yatılı okulundaki maceraya geri dönüveriyoruz.. hem de konu öyle ustaca bağlanıyor ki, şaşırıp kalıyoruz..

    Yeşil Peri Gecesi‘nin beni etkileyen diğer bir yanı da yıllar öncesinde okuduğum şiirleri bana tatlı tatlı hatırlatmasıydı.. öylesine güzel yerleştirilmişti ki satır aralarına bu dizeler.. bazen bir şiirden bir dize okuduğunun bile ayırdına varamıyor insan.. Edip Cansever, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Can Yücel okumuşum yıllar öncesinde ve hepsini unutmuşum.. kirli tozu çıktılar.. hoş bir tat bıraktılar aklımda..

    Ayfer Tunç’un bir de Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek diye bir kitabı vardı eskiden.. kapağını adını çok sevmiştim de alıp okumamıştım nedense.. şimdi daha çok merak ettim.. hem gerçekten ne güze isim o öyle..

    nefis dizeleriyele, kah ağır arabeski kah polisye havasıyla beni içine çekmeyi başardı Yeşil Peri Gecesi.. sanırım karakterlerin bazen ne yapacağını önceden kestirebiliyor olmak da keyif veriyor insana.. bu bence karakterlerin ne kadar geçmişi olan karakterler olduklarını ne kadar oturaklı olduklarını gösteriyor okuyucuya.. sanki roman karakteri değil de gerçek hayattan bir kesit gibi..

    sonuç olarak ben bu “kadınceğiz”in bütün hikayesini birkaç gün içerisinde bitirdim bile.. bitirdiğimde de kitabı rafa koymak yerine oturup hakkında iki satır yazmak istedim..

    herkes hoşlanmaz belki bir rötgenci edasıyla böyle ayrıntılı hayat hikayelerini okumaktan, sıkıcı bile gelebilir belki ama ben bu “kadınceğiz”le beraber kızdım diyebilirim..

    “birbirinden farklı olmasına rağmen neden bu kadar acıklıydı hepimizin hikayesi? Osman’ınki? Benmiki? Gün’ün doğumgününü kutladığımız barı dolduran çoğu arkadaşınınki? Ve nası oluyordu da üçümüz de, üstelik Gün’ün saatlerinin sayılı olduğunu bildiğimiz halde, acıklı hikayelerimizi hiç ağlamadan, gölzerimiz bile dolmadan, sanki hayatın bütün derslerinden yldızlı pekiyiyle geçmişiz gibi birbirimize anlatabiliyorduk?”