Lunawar
  • ANASAYFA
  • Archivio di Mart 2010

    unutmuşum..

    Salı 30 Mart 2010

    çoraplarınızı giyerken mesela bir an dizlerinizle karşılaşıp çok zaman önce hayatınızda olan bir eşya ya da kişiyle -ama tamamen aklınızdan çıkmış- umulmadık bir zaman ve yerde karşılaştığınızda tüm anıların tüm canlılığıyla geri geldiğinde hissettiğiniz o garip duyguyu yaşar mısınız hiç?

    ensemdeki dövme beni sık sık şaşırtır.. genelde tamamen unuturum onun varlığını.. her gördüğümde ayrı bir sevinirim..

    ama insan dizlerini görünce şaşırmaz ki..

    hergün giyinip soyunurken karşılaşıyoruz oysa ki..

    ne kadar zamandır kendimi dinlemediğimi düşündüm ilk..

    kafamın içinde hiç susmayan sesin bana ait olduğundan şüphe bile ettim bir an..

    ya da ne söylüyor ki hiç susmadan da beni bu kadar uzakta tutuyor kendi bedenimden bile..

    insan kendini ne kadar süre unutabilir.. ne kadar unutturabilir..

    kendimi unutmak ve unutturmak için tek şartım var kendime..

    kameranın arkasında olmak istiyorum.. öyle ki objektif gözüm olsun ve etrafımdaki kimse bunu garipsemesin.. sanırım o zaman, kafamın içindeki memnuniyetsiz ve istediğini alamamış sesin sustuğu sayılı zamanlardan biri..

    nerden nereye..

    dizlerim, sizi yeniden bulduğum için sevinçliyim ayrıca..

    **ha bir de.. fotoğrafın konuyla ilgisi yok tabii ki.. ışığını çok sevdiğim bir fotoğraf olduğu için ve evet.. şimdi o pencerenin önünde oturuyor olmak isterdim..

    biryerlerde aynı güneşin altında

    Pazartesi 22 Mart 2010

    hayal kurmayalı çok zaman olmuş yahu..

    hayaller belli.. gitmek.. ama o kadar belli ki, hatları çizilmiş, sanki herşey hazır da bir tek biz eksiğiz.. hal böyle olunca o hayaller bir süredir gelişmeden yeşermeden gerilere gitmiş..

    dün öğleden sonra yapılan uzun bir yürüyüş hepsini su yüzüne çıkardı..

    hem de alternatif planlarla.. bakalım.. hangileri solacak, hangileri yeşerecek..

    güneşin giremediği tek yer bu plazalar, büyük şehirlerdeki evler..

    yoksa güneş her yerde..

    güneş olduktan sonra üşümeyiz heralde..

    bahar mı geliyor?

    Cumartesi 20 Mart 2010

    çocukluğum güzel yerlerde geçti.. o zaman çok iyi anlayamasam da..

    yukarıdaki resmi Zenith makinamla çekmişim.. resimdeki yer Assos..

    ben öyle bir çokları gibi Assos’a gitmek için zaman ve para ayarlaması gerekenlerden değildim.. bir haftasonu sabahı karar verip, yola çıktıktan en fazla 2 saat sonra (bu kadar uzun olmasının sebebi o birbirinden külüstür dolmuşlar ve onların acaip kalkış saatlari..) Assos’ta denize giriyor ya da kayalara oturmuş şarap içiyor olabilirdim..

    bizim oraların en acaip zamanları bu zamanlardır..

    zaten bunları yazmamın sebebi de sabah camı açtığımda içeri dolan serin hava ve güneş..

    tam da bu zamanlarda denize girmeye başlardık biz.. güzeşin altında kalınca baygınlık geçirecek kadar ısınırsınız ama denize girmeye kalkınca donarsınız.. dışarı çıkınca da o ana kadar farketmediğiniz serin rüzgar sizi titretmeye devam eder.. zaten güneş gitmeye başladı mı sırt çantanızdan kazaklar çıkıverir..

    üstte kazak veya hırka altta şort ve sandaletle yıllar geçirdim ben..

    şimdi en çok aradığım ve özlediğim şeylerden biri bu..

    garip çocuklardık yahu.. yaz kış deniz kıyısında, bir kumsalda ya da kayaların tepesinde ya da bir dalga kıranda geçti mevsimlerimiz.. hep sırt çantalarında taşıdık en önemli eşyalarımızı.. bir kazak ve çorap.. mutlaka okunacak birşeyler ve illaki karalanacak bir defter..

    neyse..

    bugün böyle başladı işte..

    elimde bir fincan kahveyle..

    bir de o zamanlar kahveyi de bilmezdik biz..

    sui’nin doğumgünü

    Salı 16 Mart 2010

    dün sevgilimin doğumgünüydü..

    çok eğlendik.. herkes bizleydi..

    Suim.. ben hergün şükrediyorum biliyorsun değil mi?

    durmak ve bir kitap hakkında; sahilde kafka

    Pazartesi 8 Mart 2010

    sadece yarım saat..

    bugün İstanbul’da hava sanki sonbahardan sonra kış geliyormuş gibi.. tam da benim sevdiğim gibi yani..

    öğlen yanlız başıma yemeğe gittim.. noodle ve bir bardak da kırmızı şarap..

    hava kötü olduğu için gittiğim yerde bir tek ben vardım.. bir de dalga sesleri.. yani dalga seslerinden oluşan bir müzik.. aynı mp3 çalarımdaki 40 dakikalık yağmur sesi gibi..

    yanımda bir de kitabım vardı.. elimde oyuncak ettiğim, bitmesin diye sayfa sayfa okuduğum..

    biran kendimi herşeyin dışında hissettim.. sanki uzakta.. ellerim ceplerimde.. soğukta.. yandaki resimdeki gibi..

    “Ellerimi masanın üzerine koyup kendimi kızın odada bıraktığı salınımların içine koyuverdim. Gözlerimi kapatıp kızın kalbinin bıraktığı titreşimleri yakalayıp kalbimin içine hapsettim.”

    yolda yürürken yerleri ıslatan ve yüzümde iğne batışı gibi hissettiğim yağmur damlaları sayesinde alı al moru mor bir şekilde şirkete vardım.. ama içimde serin bir boşlukla..

    “Başımı sallayarak o eski resmi tekrar cüzdanıma yerleştirdim. Rüzgar dönerek esiyor, yağmur arada sırada gürültüyle pencere camlarına çarğıyordu. Tavan lambasının ışığı Oşima ve benim gölgelerimizi zemine düşürüyordu. O iki gölge, ters yüz edilmiş dünyada uğursuz bir sohbete dalmış gibi duruyorlardı.”

    *alıntılar Haruki Murakami’nin Sahilde Kafka’sından..

    *fotoğraf Mert Karamızraklı’ya ait

    ciğer kebap

    Cumartesi 6 Mart 2010

    şimdi durup dururken nerden çıktı bu diyebilirsiniz.. fotoğrafları düzenlerken görünce canım çekti işte..

    Adana’ya ilk gittiğimde de ciğer yemiştim.. tabii ki de tadı damağımda kaldı.. üzerinden bir sene geçtikten sonra Adana’ya giderken aklıma ilk gelen şeylerden biri ciğer oldu gene..

    Adana’da yaşayıp da sağlıklı kalmak benim için pek mümkün birşey olmazdı herhalde.. zira uçakla geri dönerken bile çantamda pişirilmeye hazır içli köfte, 5 litre acılı şalgam, tatlı ve tadı damağımda ağzımda ciğer tadı vardı..

    işte resimdeki ciğerler o ciğerler..

    bir limon bahçeinde yedik kebaplarımızı.. tepemizde limon ağaçları soframız dolup taşmış.. ciğerden sonra başka şeyler de geldi masamıza ama ben kenimi durdurup da başka resim çekmeyi beceremedim..

    giderseniz aklınızda olsun..

    Tülay’cım.. neydi restaurantın adı?

    sangria

    Salı 2 Mart 2010

    haftasonu annecim bir süpriz yaptı ve İstanbul’a geldi.. ben de herşeye bir ara verdim zorunlu olarak.. bana kalsa duracağım yoktu..yetti mi derseniz yetmedi tabii..

    yukarıdaki resimleri bu sefer ben çekmedim.. Nell çekti.. annemi de alarak kuzenlerimin evine gittik yemeğe.. dört kuzen bir teyze olunca muhabbet de tatlı oldu tabii.. ailenin kadınları olarak tüm muhabbetleri mutfakta sandalye tepesinde tamamlamaya bayılıyoruz..

    ben gözüme litrelik votkayı kestirince uzun süredir sözünü verip durduğum sangria’yı sonunda hayata geçirdik..resimleri ben çekmedim ama resimlerdeki eller bana ait..sangria’nın bir çok tarifinden biri benim yaptığımda.. votka+şarap+portakal suyu ve bol meyvadan oluşuyor. bir de servis yaptığım bardakların dibine bir parmak kadar soda koyuyorum.. koca sürahiyi bitirdik.. hatta biraz daha fazlasını..

    şimdi sırada yine uzun zamandır söz verdiğim WhiteRussian gecesi var.. malzemeler hazır.. kızlar da tamam.. geriye kalan tarih belirlemek..