Lunawar
  • ANASAYFA
  • Archivio di Ekim 2009

    global metal

    Cuma 30 Ekim 2009

    Sam Dunn’ın yeni projesi Global Metal‘i de izledik sonunda.. antropolog (ya da antropoloji öğrencisi?) olan Dunn metal dünyadaki seyrini izlemek için yollara düşmüş..

    röportajlar genelde gidilen ülkelerin ünlü yerel gruplarıyla, müzik yazarlarıyla yapılmış.. röportaj yapılan isimlerin arasında Max Cavalera, Lars Ulrich, Marty Friedman, Bruce Dickinson ve Kobi Farhi de var..

    sırasıyla Brezilya, Japonya, Hindistan, Çin, Endonezya, İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde gerçekleştirilmiş..

    açıkçası Metal: A Headbanger’s Journey kadar heyecanlı izlemedim bu seferki belgeseli.. “aynı göğün altında” olduğumuzu bir önceki belgeselde hissetmiştim ancak Global Metal’de aslında “birşey”lerden ne kadar uzak olduğumuzu gördüm.. bir de sormadan edemeyeceğim.. Kobi Farhi’nin bahsettiği, seyircilerin Orphaned Land sahnedeyken ellerini dua eder gibi açtıkları konser hangi konser? bilen var mı?

    kaderin kızı

    Cuma 23 Ekim 2009

    okumaya kıyamadığım Isabel Allende kitapları var.. onlardan biriydi Kaderin Kızı.. istemeye istemeye bitirdim işte yine.. Allende’nin kurduğu dünyalar beni benden alıyor desem yeridir..

    Şili’de Valparaiso adlı liman kentinde şehrin ileri gelenlerinden bir ailenin evlatlığı Eliza’nın hikayesi..  Eliza neredeyse tüm Allende kadınları gibi özel yetenekleri olan bir çocuktur.. tazı gibi bir burnu vardır (sadece bir kez koklamayla bir yemeğin tüm malzemelerini sayabilir) ve istediğinde istemediklerine görünmeyebilir.. küçük bir hanımefendi olmak için yetiştirilir.. piyano çalmayı, kafasında kitapla dik yürümeyi, Fransızca’yı öğrenir.. ancak 17 yaşına geldiğinde bir gün kendi sınıfından olmayan birine aşık olur  ve onun peşinden yollara düşer.. 1850ler.. Amerika’da altına hücum’un yaşandığı yıllar.. tarihte yaşanmış olayların arasında Eliza ve akıl hocası - kader arkadaşı Çinli şifacı Tao Chi’en’in başlarından geçenler etkileyici bir dille anlatılıyor.. yine diğer Allende kitaplarında olduğu gibi hikaye sedece kitabın kahramanı etrafında dönmüyor.. Eliza ile birlikte bir dolandırıcının, müstehcen hikayeler yazan bir kadının, bir kanun kaçağının, bir genelev patroniçesinin, bir şifacının ve daha nicelerinin hayatlarının nasıl değiştiğini görüyoruz..

    Allende bu kitapta bazı yerlerde ileride olacaklardan da bahsetmiş.. hani, flashforward gibi.. olaylar gerçekleşene kadar hikayenin oraya nasıl geleceğini hayal bile edemiyorsunuz..

    şimdi yeni bir Allende kitabı okumadan önce yine bir süre başka kitaplar okuyacağım.. ki elimdeki Allende’ler hemen bitmesin..

    the boat that rocked

    Pazartesi 19 Ekim 2009

    bugün ilk iş filmin müziklerini indirmek oldu.. 2009 yapımı filmi gördüğüm gibi edindim ve ilk fırsatta izledik.. bugün de müziklerini dinlemeye başladım..

    film annesi tarafından hayat hakkında tecrübe edinebilmesi için, okulundan kovulmuş Genç Carl’ın (Tom Sturridge) manevi babası Quentin’in (Bill Nighty) yanına gönderilmesiyle başlar.. Quentin ise korsan yayın yapan Radio Rock’ın sahibidir.. (Bill Nighty’yi daha önce Still Crazy‘de yine müzik peşinde görmüştük..) İngiliz hükümetinin rock ve pop müzikten hoşlanmadığı dönemlerde, yerel kanallarda çalınmasına müsade edilmeyen rock ve pop denizden yayın yapan birçok korsan radyo istasyonu tarafından çalınmaktadır ve halkın büyük çoğunluğu bu radyoları dinlemektedir.. Genç Carl’ın gemide bulunduğu süre içerisinde birbirinden ilginç olay gelişir.. hayattı hakkında büyük bir gerçeği öğrenir.. hükümetin baskıları artar.. uyuşturucu turnesinden dönen Gavin Cavanagh (Rhys Ifans) DJ ekibine katılır.. Amerikalı DJ The Count’la (Philip Seymour Hoffman) sorunlar yaşar.. ve daha bir sürü birbirinden eğlenceli ayrıntı..

    müzik dinlemekten hoşlanıyorsanız kaçırmamanız gereken bir film olduğunu düşünüyorum.. hem fonda çalınanlar gerçekten muhteşem, hem de müziğe olan aşkı çok tatlı bir dille anlatmışlar.. (Bob’un plaklarını kaybetmemek için, The Count’un müziği susturmamak için göze aldıklarını bir görseniz..)

    filmin müziklerinden biri de Skeeter Davis’den “The End Of The World” idi.. bu şarkıyı yıllar önce ilk Girl, Interrupted‘da dinlediğimde çok etkilenmiştim.. The Boat That Rocked’da yeniden hatırladım ve sevdim..

    bir de Philip Seymour Hoffman.. benim için Harvey Keitel‘in yerine oynuyor sanırım.. bakalım..

    Çınarlı Han

    Cumartesi 17 Ekim 2009

    ben ne kadar denizi seviyorsam sevgilim de ormanı o kadar çok seviyor.. Körfez tatilimizde O’nu Hanlar‘a götürdüm.. mangal, et, kabak çiçeği dolması, közlenmiş sebzeler salatası, bira ve şarap eşliğinde.. hava zaten soğuktu, bir de ormanda gidince tam bir kış havası yaşadık..

    Hanlar Edremit-Yenice yolu üzerinde.. bu iki ilçe arasında ulaşım için dağları aşıyorsunuz.. minibüsün büyüğü, otobüsün küçüğü araçlar çalışıyor bu yolda.. yol üzerinde birsürü köy var.. rakım arttıkça, köy sayısı azalıyor.. o kadar yükseliyorsunuz ki, kilometrelerce içeride olmanıza rağmen bütün körfezi Ayvalıktan Küçükkuyu’ya görebiliyorsunuz..

    yol boyu adımbaşı çeşmeler var.. piknik yapılabiliyor buralarda ama ateş yakmaya izin yok.. eğer ateş yakılacaksa yol üzerindeki piknik alanlarından birini seçmek gerekiyor.. biz en eskisi olan Çınarlı Han’a gittik.. Çınarlı Han’da ister herşeyi siz getiriyorsunuz, ister “kendin pişir kendin ye” şeklinde tercihte bulunuyorsunuz..  Çınarlı Han’ın diğer piknik yerlerinde farkı, bir alabalık havuzunun olması.. isterseniz alabalık da yiyebiliyorsunuz.. biz herşeyimizi yanımızda geçirdiğimiz için sadece bir masaya örtü yaydırdık ve yerleştik, o kadar..

    sevgilim bize etlerimizi pişrdi, yemeğimizi yedik, içkilerimizi içtik ve sonra ormanda yürüyüşe çıktık.. yol kıyısından biraz uzaklaştığınızda o dev çam ağaçları sanki daha bir irileşiyor ve sıklaşıyor.. görebildiğiniz tek şey ağaçlar ve yerde gitgide yükselen eğrelti otları.. yoldan çok uzaklaşmamış olmamıza rağmen etraftaki dokunulmamışlığı hissediyorsunuz.. insana ait hiç birşey yok.. kısa birsüre sonra yoldan geçen araçların seslerini de kesiyor ağaçtan duvar.. biz şehir insanları için “hiçlik” duygusu işte bu kadar çabuk geliyor.. biraz daha yürüsem belki ne yönden geldiğimizi bile unutabilirim..

    hava kararmaya başladığında daha fazla soğuğa kalmamak için yola koyulduk.. dönüş yolu karnımız da tok olduğu için daha bir keyifliydi.. sanırım Körfez’de yaşıyor olsaydık, her hafta sonu soluğu orada alırdık..

    okyanus kokusu ve angoli mala

    Perşembe 15 Ekim 2009

    tatilde okumanın ayrı bir zevk verdiği kitap oldu benim için Okyanus Kokusu ve Angoli Mala.. kendim de denize, ormana yakın ve kafamı kaldırıp gökyüzüne bakabilecek ruh halindeyken, doğayla bu kadar içiçe geçmiş iki hikaye bulmak çok güzeldi.. doğayla içiçe derken kastettiğim, bolca betimleme değil ama.. burda doğa da diğer karakterler gibi ete kemiğe bürünmüştü..

    kitap iki öyküden oluşuyor.. yazarı Le Clézio’nun ağzından bir not var arka kapakta bu öykülerle ilgili..

    “Okuyacağınız iki kısa roman, ya da iki uzun öykünün arasında on beş yıllık bir süre var. Bana öyle geldi ki, ikisi de aynı şeyi, doğa sevgisini ve kötülüğü anlatıyor. Ama sıra ikisini bir araya getirmeye gelince, hangisinin öbürünün aynası olduğunu çözemedim…”

    kitaptaki ilk öyküde on iki yaşında, babası tarfından terkedilmiş, annesiyle bir hayat süren Nesime ve bir gece teknesine gizlice bindiği ünlü film yönetmeni Juan Moguer’in etkileyici ve garip hikayesi anlatılıyor..

    ikinci öyküde ise yazarın kısmen tanık olduğunu söylediği bir olay var.. beyazlar tarafından büyütülen Kızılderili Bravito’nun kabilesine dönüşü, orada aşık olması, bu aşkın tüm kurulu düzeni bozuşu ve Barvito’nun doğaya dönüşü insanın içine işleyen bir dille anlatılıyor..

    doğaya birazcık olsun yakınsanız en az benim kadar keyif alacağınızı umuyorum..

    bu arada kitaptan haberdar olmamı sağlayan Serablog‘a da çok çok teşekkürler..

    sucuk peşinde..

    Salı 13 Ekim 2009

    BellekKutusu’nda gördüğüm şu yazının ardından heralde gitmeseydim, rahatım kaçardı.. fikri sunduğum hemen herkes geldi.. Win, Momo, Tijin, Annie, Suiwar.. süper bir ekipti.. pazar 12:00 vapuruyla Kabataş iskelede buluştuk.. o kadar kalabalıktı ki, ek sefer koydular..

    adaya vardığımızda manastıra kadar yürümeye karar verdik, aslında yürümek istemeseydik de o kalabalıkta faytona binmemiz de pek mümkün gözükmüyordu..

    hava sıcak, yolumuz uzundu.. Yücetepe Kır Gazinosu’na vardığımızda artık hepimiz iyice acıkmıştık.. manastıra bile uğramadan hemen bir masa bulduk ve yemek sırasına girdik.. orada memnun kalmadığımız tek şey bu sıra oldu.. diğer günlerde de olan birşey mi bu bilmiyorum ama yemek almak biraz eziyetli geldi bize.. müşteriler siparişlerini vermek ve yemek almak için sıraya giriyorlar.. çok kalabalık olduğu için yorucu bir sıraydı.. yarım saatten fazla sürdü.. ama mutlu son için değerdi doğrusu..

    bu bekleyişin ardından, manzaraya karşı, ağaçların altında nefis bir yemek yedik.. Bağcı’nın kırmızı ve beyaz şarabını satıyorlar ve bence kırmızı olan çok lezzetliydi.. bol baharatlı taze sucuğu, taze ekmek ve çoban salata eşliğinde yerken mutluluktan gözlerim yaşardı.. kışın tekrar gelmek üzere planlar yapıldı..

    bu not sevgilime; ada yolculuğu sandığım kadar sıkıcı değilmiş.. kışın tekrar tekrar gidebiliriz diye düşünüyorum.. yolda bulmaca çözüp, kar kıyamette şarap içip sucuk yeriz..

    konfor

    Cuma 9 Ekim 2009

    sinirli olduğum günlerden biri.. ama ne yazık ki sinirlendiğim şeylerin hiçbiriyle bu konuyu tartışamam.. işim, hayatım, zamansızlığım.. hepsi bir arada ve tek ortak noktaları “ben”im..

    bu durumda, hazır hava da serinken 1-2 bira hiç fena olmazdı..

    bu yandaki koltuk Edremit-Hanlar yolu üzerinde.. bir çeşmenin hemen yanında.. çok yakınında bir köy ya da yol ayrımı yok.. ama o orda..

    ben böyle sinirliyken açık ve serin hava iyi gelir.. şimdi orası da öyledir.. bir poşet bira, bir battaniye ve yastıkla oraya ışınlansam diyorum.. bir de kitap güzel olur.. kitabımı bitirene kadar.. Tindersticks ya da Cousteau da fena olmazdı hani.. olmasa da olur..

    ne yazık ki.. alkollülerin hepsi yasak bana.. birsüre.. galiba.. bak yine sinirlendim..

    bulutlar..

    Pazar 4 Ekim 2009

    Körfez‘de ne zaman kafamızı havaya kaldırsak, üzerimize devrilecek gibi bulutlar vardı gökyüzünde..

    sabah uyandığımda telefonun saatine baktım 10:10

    o saate kadar nasıl uyuduğumu anlamadan kalktım.. evde biraz gezindim.. sonra kahve yaptım kendime.. bilgisayarın başına oturdum..

    bir ara gözüm bilgisayarın saatine ilişti; 08:36

    İstanbul’dan da bulut gözükse, belki daha bir değişik olur bişeyler.. ya da herneyse..

    yol

    Cuma 2 Ekim 2009

    yolda olmak çok güzeldi..

    denizle beraber güneşin battığı yere doğru..