Lunawar
  • ANASAYFA
  • Archivio di Eylül 2009

    kıvanç ocakbaşı; kaldığımız yerden..

    Çarşamba 30 Eylül 2009

    neredeyse bir sene sonra yine aynı yerdeyiz..

    Kıvanç Ocakbaşı‘nın sokağına vardığımızda Ahmet Abi kapının önünde oturuyordu.. onu görünce içim rahatladı.. herşey yerli yerinde demek.. bir fazlayla.. bu sefer Annie de bizimle..

    kapının önünde sokağa atılmış masalardan birine kurulduk.. bu sefer Ahmet Abi’nin işine hiç karışmadık.. bir tek ne içeceğimizi söyledik.. rakı.. gerisini o halletti..

    ilk önce bostane.. nar ekşili, narlı, cevizli o güzel salata.. anlatırken bile o tatlı ekşi tadı hissetmemek mümkün değil.. (”tabaklar bile aynı” şaşkınlığı bende bu arada.. bir tek sanki güvercinler çoğalmış.. hani güvercinler ve küçük bir yapay şelale vardı kapının önünde.. ) sonra kurutulmuş patlıcan ve biber dolması.. öyle kıyma falan değil.. bıçak arası etle hazırlanmış.. kırmızı biber dolması yanında haydariyle.. şakşuka bir de.. biz bunlara sanki mücevhermiş gibi davranırken, üzerlerine hafif acılı biber salçası sürülmüş sıcak pideler geldi masaya..

    Ahmet Abi bu arada arasıra kapının önüne çıkıp bizimle laflıyor.. rakımıza su veriyor biryandan da.. (rakı suyumuzu masada bırakmadı ısınmasın diye, her seferinde dolaptan getirip bardaklarımızı dolduruyor..) bir de yeni elemanı var.. bir hafta kadar önce Ayvalık’a gelmiş ve şans eseri Ahmet Abi ile tanışmış biri.. sonra Ayvalık’a yerleşmiş.. (”Ahmet Abi efsunlu mu” sorusu kafada..)

    biz bunlardan bahsederken içerden ağır ağır et kokusu gelmeye başlıyor.. derken ortaya karışık kebap.. bir porsiyon Adana Kebap, bir porsiyon patlıcanlı kebap, bir porsiyon pirzola ve bir porsiyon da şiş kebap.. biberi domatesi cabası.. üç kişi, beşinci porsiyon olan bir Adana Kebabı daha istedik desem, yemekler hakkında fikir olur sanırım..

    bu arada Ahmet Abi daha siparişi verirken diyor ki “mırrayı köze koyuyorum..” biz kebaplarımızı yerken elinde üç küçük porselen fincan ve bir bakır cezve içerisinde mırrayla başımıza dikiliyor.. “hazmı kolaylaştırır” diyerek yemek arasında mırralarımızı içiriyor.. bu arada Türk Kahveleri de yolda..

    Ahmet Abi herşeyi öyle bir sistem içerisinde yapıyor ki, zaten herhangi bir aşırı doygunluk hali hissetmek mümkün değil.. kebaplardan sonra bize biraz karışık meyva getirdi.. biz onları atıştırırken küçük bakır kupalarda nar şerbeti ve en son da o güzel fincanlarda Türk Kahvesi..

    bize sunduğu herşey sanki kendisi içinmiş gibi..

    bizi gene iyi dileklerle, dünyanın mutlu varlıkları olarak uğurladı..

    Şaytan Sofrası’nda gün batımına doğru..

    Gümrük Cd. 2. Sk. No:2 (Oyakbank arkası)

    Tel: 266 312 84 82

    **bu arada Ahmet Abi çok güzel çiğ köfte de yapıyormuş ama sipariş üzerine.. beklerse kötü olurmuş.. gitmeden önce arayıp haber veriyorsunuz, O sizin için hazırlıyor..

    click ve bedtime stories

    Pazartesi 28 Eylül 2009

    Adam Sandler’ı çok severim..

    Geçtiğimiz günlerde iki tane filmini daha izledim.. her ne kadar Reigh Over Me ve Punch-Drunk Love‘ın yakınından bile geçemeseler de, son dönem, Hollywood’da ne kadar kanka varsa toplayıp yaptığı eğlenceli filmleri izlemekten zevk alıyorum..

    Click biraz daha eski bir film.. (2006) herşey çok komik ve eğlenceli başlamasına rağmen, bir süre sonra herşey kötüye gidiyor ve film komediden drama doğru sert bir geçiş yapıyor.. Reigh Over Me gibi bir filmden sonra filmin daha ne kadar acıklı hale geleceğini tahmin etmek gerçekten çok zor bir hal alıyor.. ama bunu söylemekte sanırım bir sakınca yok, klasik bir geri dönüşle film ilk kıvamına ulaşıyor..

    işine çok bağlı Michael çoğu zaman ailesi ve işi arasında kalıyor ve terfi edip ailesine iyi bir yaşam sunmak istediği için de her seferinde işini seçiyor.. birgün tüm sorunlarına çare olacak adam Morty (Christopher Walken) ile karşılaşıyor ve Morty ona herşeye kumanda edebilen bir uzaktan kumanda veriyor..  burdan itibaren doyumsuz insan bünyesi devreye giriyor..

    filmin kadrosu çok keyifli.. bir kere esrarengiz adam Christopher Walken yardımcı rolde.. Kate Beckinsale ise Adam Sandler’in güzel karısı rolünde.. David Hasselhoff bir diğer süpriz.. bu arada kaçıranlar için söylüyorum (!)Prince Habeeboo rolünde (hani şu kulağının arkasını kaşıtan prens) Rob Schneider var..

    Diğer film ise biraz daha yeni.. Bedtime Stories.. eskiden çocuklarına masal anlatmayı çok seven bir babanın ağzından öldükten sonra, çocuklarının hayatını ve işletmekten büyük zevk aldığı otelinin hikayesini dinliyoruz.. Skeeter (Adam Sandler) babasının otelinde elektrikçi, herşeyi tamir eden adam olarak çalışmaktadır.. Wendy (Courteney Cox) ise onun yeşil(!) kardeşi.. bir iş görüşmesi için şehir dışına çıkması gerekir ve çocuklarını dayıları Skeeter ve arkadaşı Jill’e (Keri Russell) emanet eder.. Adam Sandler, akşamları yeğenlerine masal anlatmaya başlar ve bu masalların ertesi gün gerçekleşmeye başladığını fakeder.. ama küçük bir sorun vardır, masalların sadece yeğenleri tarafından uydurulan kısımları gerçek oluyordur..

    bu filmde de gene şık bir kadro var.. bir kere hiç komedide izlemediğim Guy Pearce baş kötü adam rolünde.. yine ufacık bir rolde Rob Schneider‘ı görüyoruz.. bir de süpriz, ilk kez Forgetting Sarah Marshall‘da izlediğim Russel Barand bu filmde Mickey rolünde ve çok eğlenceli..

    şimdi merakla beklediğim diğer film Funny People.. lütfen biri çevirsin artık..

    döndüm..

    Pazar 27 Eylül 2009

    nerde kalmıştık..

    evet, ben sessiz sedasız gitmiştim..

    sevgilimi de alıp çook uzaklara..

    bu sene bayram en çok bana geldi.. yandaki resimde sevgilim ve ben Şeytan Sofrası’ndan gün batımını izliyoruz.. öncesinde de Kıvanç Ocakbaşı‘ndaydık.. Sonrasında Hanlar’a piknik yapmaya gittik.. sonra Fethiye.. Momo’nun bahçesinden yeşil mandalina (dondurup kolaya buz olarak atmak için), karpuz ve biraz da sebze topladım.. biraz Göcek.. Kaya Köy ve Gemile.. dün, yani cumartesi akşamı İstanbul’a dönmüş bulunuyorum.. sanki Fethiye’den buraya koşmuşum gibi her kemiğim ayrı ayrı sızlıyor.. pişman değilim.. yolda olmak ayrı bir keyif.. yorgunluklara değiyor.. ne kitap okuyabildim ne de internete girebildim.. zaman su gibi akıp geçti.. bol bol yedim.. bol bol içtim.. fotoğraf çekmeye bile ne vakit bulabildim ne elim vardı.. varsa yoksa muhabbet.. ne güzel de ettim.. şimdi anlatacağım.. sırayla..

    yalnız demeden edemeyeceğim.. geldiğimde dehşete kapılmama bir sebep yeni sansür haberleri oldu.. aklımızı kaçırmış olmalıyız.. böyle hiçbirşey yapmadan durarak.. biliyorum, herkes her istediği siteye girebiliyor.. birçok insan yasaktan etkilenmiyor.. ben bile bazen Youtube’un hala (!) kapalı olduğunu unutuyorum.. erişimimde sorun yok.. başta eğlenceli gelebilir belki yasakları deliyor olmak.. yasakların engel oluşturmuyor olması.. küçükken gizli gizli biryerlere gitmek, gizli gizli sigara içmek gibi.. ama zaman geçtikçe anlamını yitiriyor bu gizlilik.. öğrenmek ve paylaşmak özgüre gerçekleştirilemedikten sonra bir toplum içerisinde yaşıyor olmanın anlamı nedir? o demokratikler bizler değil miydik?

    vampyrer

    Pazartesi 14 Eylül 2009

    haftasonu bir süredir sıra gelmesini beklediğim İsveç yapımı Vampyrer’i izledik sonunda.. Let the Right One In‘den sonra aslında oldukça meraklanmıştım.. eğer vampir filmlerine meraklıysanız vakit kaybetmeden izleyin derim..

    yönetmen Peter Pontikis (aynı zamanda senaryoyu da yazmış..), Let the Right One In gibi farklı bir bakış açısıyla yaklaşmış vampir kavramına.. filmde iki kız kardeş Vera (Jenny Lampa) ve Vanja’nın (Ruth Vega Fernandez) bir gecelik macerasını izliyoruz.. bu kızlar diğer (!) ölümsüzler gibi ne aşırı güzel ne de çok güçlü.. öyle psişik güçleri falan da yok.. bizim gibiler yani.. tek farkları yaşayabilmek için kan içmek zorunda olmaları..

    film bir gece kulübünde başlayıp, sokaklarda bir kovalamacayla devam ediyor.. iç hesaplaşmaları.. birbirleriyle hesaplaşmaları derken bir solukta bitiverdi.. kendi adıma çok etkilendim ve beğendim.. ama IMDB puanının 3,4 olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim.. sonra yanlış olmasın..

    yorgan vakti gelsin artık

    Pazartesi 7 Eylül 2009

    haftasonu Momo’nun aldığı güzel bakır cezvemle abimin hediye ettiği güzel el işi fincanımda (Yıldız Porselen) mis gibi Kurukahveci Mehmet Efendi’nin nefis kahvesinden içtim..

    ama bir eksiklik vardı..

    Annie, ben kahve pişirmeyi sevmiyorum.. kahvem pişsin bana gelsin istiyorum.. anlıyor musun beni..

    bir de kış gelsin artık diyorum.. 1 Eylül’ün o güzel yağmurundan sonra hava bir açıyor bir kapıyor.. genelde bunaltıcı bir sıcak.. yorganlar çıksın, montlar giyilsin.. (geçen kış doyamadığım mor deri montum, yeşil kocaman atkımsı şalım.. sizi çok özledim..)

    bir de.. 50 mm objektif aldım.. çok mutluyum.. cebimde gezdiresim var onu..

    adventureland

    Cuma 4 Eylül 2009

    üniversite yıllarında her cuma İstanbul’a gelirken hissettiğim bir duygu.. İstanbul’a vardığımda genelde hava yağmurlu/ıslak olurdu.. kış olduğu için her taraf karanlık ama belki de İstanbul’un en hareketli olduğu saatler.. ışıklar.. trafik.. insanlar.. herşey birbirine girmiş olurdu.. otobüs camına vuran yağmur damlalarının ardından tüm bunları izlerken yüzüme bir gülümseme yayılırdı.. özgürlüğün güzel hissi.. çalışmadığım.. ikamet etmediğim.. okumadığım bir şehirde, sadece canım istiyor diye bulunmak..

    bu filmi izlerken, sonlara doğru bunlar geldi aklıma.. keyiflendim ve buruldum biraz..

    filmin başrolünde Jesse Eisenberg (James) ve Kristen Stewart (Em) var.. üniversite ve gelecekle ilgili hayalleri, babasının işleri iyi gitmemesi ve gelirlerinin düşmesi yüzünden sekteye uğrayan James, ailesiyle beraber çocukluğunun geçtiği kasabaya taşınır.. daha önce “çalışmak”tan bir haber olan James, üniversiteye gidebilmek için çalışmak zorundadır ancak o zamana kadar hiç bir tecrübesi olmaması nedeniyle onu kabul edecek tek yer kasabanın lunaparkı Adventureland’dır.. ve orda Em ile tanışır..

    bildiğiniz “gençlik filmi” tadında bir film.. ben sıkılmadan, eğlenerek izledim.. bunun en büyük nedenlerinden biri de soundtrackinin çok başarılı olması olabilir.. Lou Reed’den The Cure’a, The Velvet Underground’dan Crowded House kadar dönemin bir çok hit şarkısı filme anlam katıyor..

    özellikle son birkaç haftadır sıksık dinlediğim The Cure klasiği Just Like Heaven filmin en vurucu sahnelerinden birinde çalınca keyfime keyif katıldı..

    son olarak.. Kristen Stewart’a karşı bazı önyargılarım var.. Twilight’da ortamdaki tek insan olmasına karşı, mutant gibi davranması sayesinde oluştu.. mimikleri çok karakteristik ve abartılı gibi.. rol gereği olduğunu düşünüyordum ama değilmiş.. bu filmde de nerdeyse aynı mimikler ve benzer bir karakterle karşımızda.. Bella’nın farklı bir kasabada farklı olaylar ve insanlar içerisindeki hayatını izliyoruz.. bir kere ellerini saçından çekmesi lazım ki, gördüğümüz kişinin Kristen Stewart değil de Em olduğunu anlayabilelim..

    sonbahar geldi

    Çarşamba 2 Eylül 2009

    dün gece yağmur sesiyle uyandım.. sabah gökyüzü bulut kaplıydı.. bulutların arasından yere inen sabah ışıkları ıslak sokaklarda parlıyordu.. hafif bir üşüme.. evden tedbirli çıkma durumu..

    hiç kimse laf etmesin.. bir çok insan gibi “yaz gelsin” diye bütün kış konuşup, yaz gelince de “of çok sıcak” hatta “ay çok sıcak, kış gelsin” diyenlerden değilim.. kış gelirken sevinirim.. kış giderken üzülürüm.. bu kadar basit.. sınırsız bulutsuz gökyüzü bende bir sıkıntı, bi duygusuzluk durumu uyandırır..

    neyse, dün sabah kalktım.. havada bir sürü bulut bir sürü ışık vardı.. bütün gün de öyle geçti.. mis gibiydi.. akşam Deep‘de yemek yedim.. kapısının önünde serin serin.. bir bardak da beyaz şarap içtim..

    yandaki resim geçen sene bu zamanlarda yapılan yolculuktan.. yolculuğun ucunda muhabbet, muhteşem yemekler (anneminkileri saymazsak, mesela Kıvanç Ocakbaşı vardı..), Ayvalık, Assos ve daha bisürü keyifli yer, zaman vardı.. bu sene de olacak.. daha kısa zaman ve arabasız.. ama yine nefis olacağına eminim..

    şimdi diyorum.. hazır yağmur yağmışken.. gene yola çıksak.. Dire Straits olur mesela..