Lunawar
  • ANASAYFA
  • tarhana

    ben bu fotoğrafı daha önce kullanmıştım.. ama sitem darmadağın olduğundan bu fotoğrafa ait yazı da diğer iki senelik dertleşmelerim gibi uçtu gitti..

    dün ÖtekiSinema‘da “hayata anlam katan replikler” vardı.. aşağıdaki alıntı Dünyayı Kurtaran Adam’dan.. taa uzayda adamın aklına gelene bak sen..

    bizim ailede tarhana yapan yok.. annem, teyzemler bilir ama tarhanamızı ailemizin başka bir üyesi Sevgi Abla yapar son bir kaç senedir.. ben bu yazıyı okuyunca düşündüm de Sevgi Abla bir gün elden ayaktan kesilse, hasta, yaşlı düşse.. o en sevdiğimiz tarhanayı bir daha yiyemeyeceğiz.. illa ki bulacağız bir yerlerden ama o sevdiğimiz tat bir daha hiç olmayacak..

    benim hayatımdan böyle çıkıp giden tatlar var.. bazen oturup ağlayası geliyor insanın..

    anneannemin yaptığı tost..

    babamın yaptığı balık çorbası..

    eniştemin yaptığı revani..

    benim yemekle imtihanım olmaz.. bunlar acı kayıplar.. bir gün çocuğum olsa hiç Sevgi Abla’nın tarhanasını yememiş olacak mesela ya da babamın balık çorbasını..
    anlatması çok güç.. ama sanırım herkesin hayatında vardır böyle şeyler.. anlamışsınızdır siz çoktan

    “Merkeze duyuru; yükseliyorum.”
    “Bende yükseliyorum Murat.”
    “Korkarım bizi sonsuza kadar uyutacakları bir yere götürüyorlar!”

    “Dünya’da en çok neyi özledin, Murat?”
    “Anamın tarhana çorbasını…”

    Jack’in Kayık Gezintisi

    bugün aşkla ilgili birşeylerden bahsetmek istedi  canım.. aşkın iyileştiriciliği ile ilgili..

    sevgilimin aşkı beni hep daha iyi bir insan olmaya  itmiştir.. şimdi ona her sarıldığımda beynimin seratonin salgıladığını  biliyorum.. annemin aşkı hep gözlerimi yaşartır.. onunla ilgili özlediğim birşey  anlattığımda hep gözlerim yaşarır.. o da seratonin salgılatıyor.. kardeşimin  aşkı ise beni biraz hırçın yapıyor.. hatalar yapmasını, çıkmazlara düşmesini  istemiyorum hiç.. kötü şeyler ona değmesin.. bu yüzden ben biraz ona değiyorum  galiba.. o da bana seratonin salgılatıyor..

    geç oldu ama FilkEkimi’nde gittiğim film Jack’in Kayık Gezintisi tam da bu anlattıklarımla ilgili bir film sanıyorum.. Philip Seymour Hoffman ve  Harvey Keitel arasındaki maymun iştahlılığım sürüyor.. bu filmden sonra Philip  Seymour Hoffman biraz önde gibi.. yaptığı her filmi sevip  şaşkınlıkla izliyorum büründüğü rolleri.. sanki rollere bürünmüyor da içinde  birsürü insanla geziyor.. bu kadar baskın bir tipin bu kadar rahat karakter  değiştirmesi her seferinde beni hayrete düşürüyor.. (tamam Harvey’de “büyük  kurtarıcı”.. her seferinde karizması beni şaşkına çeviriyor ama.. hay allah  bilemedim..) bu film aynı zamanda Philip Seymour Hoffman’ın ilk yönetmenlik  denemesi..

    filmde iki yakın arkadaş limuzin şöföründen Clyde (John Ortiz) ve eşi Lucy (Daphne Rubin-Vega) diğer limuzin şöförü oldukça  asosyal bir portre çizen Jack’in (PSH) yine benzer durumdaki Lucy’nin iş  arkadaşı Connie (Amy Ryan) ile  tanıştırarak belki aralarında güzel birşeyler olmasını planlamaktadırlar.. Clyde  ve Lucy’nin işleri, mutlu bir evlilikleri, hoş bir diyalogları vardır.. ilk  randevunun trajedisi ardından Jack Lucy’ye onu kayık gezintisine çıkaracağı sözü  verir ama sorun şu ki ne yazık ki yüzme bilmemektedir.. işte böylece Jack  verdiği sözlerin ardında durmaya çalışır ve aşkın iyileştirici gücüyle yüzme  derslerine başlamışken Clyde ve Lucy’nin hayatının arka planı da gözler önüne  serilir..

    kimi yerde gözlerim ışıl ışıl, kırpıştırsam iki  damla süzülecekmiş gibi izlerken kimi yerde de kahkahama mukayyet  olamadım..

    velhasıl kelam, Jack’in Kayık Gezintisi çok hoş bir  filmdi.. en kısa zamanda sevgilim ve kardeşimle de izlemek istiyorum.. hatta  annem de olsa süper olur.. burdan yetkililere duyrulur..

    bu arada burdan da fragmanı izleyebilirsiniz..

    bildiğin GÜN

    çocukken yalnız başıma dışarı çıkamazdım.. hele gece hiç..

    sonra okullu oldum..

    o zaman da kapının önünden ayrılamazdım..

    az büyüdüm, kapının önünden ayrılabilir oldum bu sefer de güneş tepedeyken çıkamadım.. geceleri hiç..

    lise bitti.. üniversite..

    gündüz okul gece iş.. hiç çıkamaz oldum..

    üniversite biteyazarken çoktan işim hazırdı bile..

    hem gece hem gündüz.. hem de bayram seyran tatil dinlemeden.. (pazartesiden izin günü mü olur yahu..)

    bir tek sabahları bana aitti.. gözümü açabilirsem..

    bari geceler bana kalsın diye başka iş buldum yıllar sonra..

    bu sefer de maphusluk bir de can sıkıcı ilişkiler barındırmaya başladı bünyesinde..

    haftasonları İstanbul kabus gibi..

    adım atacak yer yok..

    hafta içi bazen, bir şekilde dışarı çıktığımda bütün heyheylerim birlik olup halay çekiyorlar.. bunca insan neden sokakta.. bir tek ben mi çalışıyorum?

    geçenlerde ayıptır söylemesi.. emeklilik yaşıma baktım..

    daha çocuktum ben yahu.. boş zamanlarımda çalışıp para kazanıyordum.. emeklilik de nesi?

    “gün” yüzü göremeyecek miyim ayol?

    bildiğin gün..

    düttürü dünya

    bu resimler için geciktim.. resimlere bakarken aklımdan geçirdiğim bu yazı için de geciktim.. cuma FilmEkimi başladı, mesai yaptım.. şimdi onu anlatmam lazım, onun için de gecikiyorum.. FilmEkimi’ni yazmaya gecikmek çok mühim değil.. ne de olsa anlatacağım filmler.. hem zaten cuma Sihirbaz’da yanıma oturan bayan yazma isteğimi biraz baltaladı.. kendisi sanki bir ödevmişçesine defterini ve kalemini hemen hazır etti ben mısırımla montumla ve çantamla koltuğa sığmaya çalışırken.. sonra izlerken de notlar aldı.. can sıkıcı.. kendi kendimi sadece film izleyebilmek için girdiğim bütün eziyetlerden dolayı tebrik ve takdir ettim.. keşke filmlerin arasında bir saatten biraz daha fazla zaman olsaydı tabii.. zira özellikle 2008′deki FilmEkimi‘nde abondone olmuştum.. (aynı gün içinde bir İsrail – Filistin, bir Miyazaki, bir Kim Ki-duk)

    neyse konumuz FilmEkimi değil..

    konumuz benim yaklaşık bir ay önce davetli olduğum doğumgününde çekilmiş fotolara bakarken aklımdan geçenler..

    doğumgünü sahibi KüçükAdam.. (her ne kadar bence hiç de “küçük” olmasa da.. koca adam bildiğin..)

    işte ben bu fotoğraflara bakarken ve son günlerde Kafka’nın “dönüşüm”ünü yaşadığımı hissederken “içindeki çocuk”tan bahsedenlere cevaben aklıma bir Türk Filmi sahnesi geliyor.. (bknz. Sultan) Bulut Aras’ın Şener Şen’in Sultan’la evleneceğini duyduğunda verdiği tepki.. ve sonra Ş.Ş.’in de B.A.’a verdiği cevap.. hani Şener Ş. mahalledeki herkesi mahallenin kahvesine toplamıştır ve bekçi İlyas Salman dahil hepsi kutlama babında sarhoş olmuşlardır..

    işte şu çocukların yanında ben kendimi ne zannediyorum ki.. plaza önü sigara içeniyim sadece.. her sigarada ümitlerimi, kendime olan inancımı törpülüyorum aslında .. yoksa ben sigara seven biri değilim.. kokar bi kere..

    tamam bazı benzerliklerimiz var şu yukarıdaki fotoğraftan görüleceği üzere..

    ama mesela küçük Şirinella‘yı mutlu yapan şey sadece babası tarafından havalara atılmak.. annesi tarafından azıcık tepetakla çevrilmek.. normalde yasak olan jelibonlardan özgürce yiyebilmek..

    oysa ben hala bazı şeylerin peşindeyim.. hayat geçip gidiyor.. yakalayamadıklarım o kadar çok ki.. bu sandalyede oturmaya devam ederek de ne yakalayabilirim tam kestiremiyorum..

    tebdili mekanda hayır vardır derler..

    nerde hareket orda bereket derler..

    sıkılan çuval dokuz yerinden patlar derler..

    derler de derler..

    ama bir musibet bin nasihattan iyidir de derler.. di mi?

    şimdi nerde kalmıştık.. bir bakalım..

    nerde bırakmıştık bu işin ucunu..

    korku nerde yerleşmişti içime..

    korku hala durduğu yerde mi.. yoksa o gideli çok oldu da bıçağın girdiği yerdeki yara mı hala acıyan..

    amaaaann.. zaten dünya düttürü..

    bir de ben düt.. düt..

    iyisi mi siz yazıyı boşverin, resimlere bakın.. Denizcim’in geçmiş doğumgününü kutlayın..

    an education – iyiler siyah giyer

    uzun zamandır izlemek istediğim bir filmdi an Education.. yazla beraber ara verdiğim film günlerine bomba bir başlangıç yapmış oldum.. aslında “bomba” kelimesi bu filmin naifliğine yakışmadı sanırım ama içimde sessiz bir bomba patladı izlerken..

    filmimizin kahramanı diyor ki.. “eğer üniversiteye kapağı atarsam, ne istersem onu okuyacağım ve sadece siyah giyeceğim..” bir zamanlar ben de “iyiler siyah giyer” demişim.. ne güzel.. hem de sonbahar ve siyah giyme isteğim yeni gelmişken..

    filmin kahramanı Jenny’de tam bir Audrey Hepburn havası vardı.. zaten 60ların Londra’sı ve Paris’i ister istemez aklıma Audrey ve Breakfast at Tiffany’s’i getirdi.. hatta Carey Mulligan beni o kadar etkiledi ki Natalie Portman’a bile benzettim.. o kadar yani..

    filmin kabaca konusu eski Türk filmlerini anımsatsa da duygusal anlamda beni çok etkiledi.. bir genç kız.. kıza göre yaşlıca bir erkek.. kızlarının hayatına müdahale konusunda baskıcı bir baba.. kadınların hayattaki yerine “klasik” erkek gözüyle bir bakış.. ve kadın gözüyle sonsuz bir romantizim..

    ben filmler ve kitaplar hakkında yazarken çok sıkıntı çekiyorum.. yanlış yönlendirmemek için, filmin canalıcı bir noktasını ağzımdan kaçırmamak için ve bende uyandırdığı duyguları kısıtlı kelime hazinemle dışa vurabilmek için..

    herkes bir kere aşık olmuştur sonuçta.. hani kalbin göğüs kafesine sığmadığı zamanlar vardır ya.. işte bu film bana öyle tatlı hissettirirken bir o kadar heran ağlamaya hazır melankolik bir his verdi.. bu da nefis hikayenin, Carey Mulligan’ın ve Peter Sarsgaard‘ın (tek kelimeyle muhteşem.. hatta o kadar ki.. yolda karşılaşsanız, size ne dese inanırsınız..) oyunculuğunun marifeti.. hatta öyle ki birçok kez film izlediğimi unutup fazlaca keyiflenip fazlaca hüzünlendiğim oldu..

    tabii şimdi filmin bence en canalıcı cümlesini de yukarıda kullandığım için yazıyı toparlayıp bitiremiyorum.. canalıcı cümle yoksa ben de tavsiyeyle bitireyim bari.. kızlar, tam kırmızı şarap filmi.. hatta kız kıza kırmızı şarap filmi.. ardından gelecek muhabbete doyum olmayacaktır.. gözyaşları sel olup akacaktır.. tatlı acı bütün güzel hikayeler su yüzüne çıkacaktır.. ona göre..

    doğuştan yogi

    Cranberries.. yıllar oldu belki de oturup dinlemeyeli.. Umo taktı bu sıralar.. o kadar çok açıyo ki sesini, ondan duyuyorum sonra canım çekiyor.. aman tanrım.. wake up and smell the coffee‘yi ne çok severdim ben.. ne çok dinlerdim.. misafir olduğum iki ev vardı hayatımda o dönem.. benim evimin olmadığı bir zamandı.. ama o iki evde güzel ağırlanırdım.. en keyiflisi de her ne kadar kendi evimden başka yerde uyumayı sevmesem de mis gibi deterjan sabun kokan yataklarda yatmaya bayılırım.. hele bir de yorgunsam.. (ne çok yorulurdum o zamanlar..) işte o iki evde yastıklara gömülüp mis gibi keyifli uyurdum..

    hım, bir de Anya.. harddisc’im tıkabasa dolmuş.. bakayım, silinecekler var mı derken Deep Purple ile karşılaştım.. Anya ne çok sevdiğim bir şarkıydı benim.. unutmuşum.. geçenlerde de Annie, April‘i anımsatmıştı..

    bundan yıllar önce (yaklaşık 14-15 sene hem de) yıllarca mektuplaştıktan sonra tanışmaya karar verdiğimiz bir mektup arkadaşım vardı.. ailesi Edremit’e bırakmışlardı onu, bir haftalığına.. eve geldikten sonra bana demişti ki.. “bazı evlerin kokuları vardır ya.. sizin ev bizimki gibi kokuyor.. burda kendimi evimde hissettim..”

    dün akşam eve dönerken kendi kendime “ben tembel miyim gerçekten yahu?” diye geçirdim aklımdan.. o kadar çok çalışMAmak ister olmuşum ki.. tembellikten mi bu yoksa diye bir kuruntu sardı içimi.. öyle bir içerledim kendime.. sonra iki işte çalıştığım zamanlar geldi aklıma.. kafama yıldırım düşse yıkılmayacak gibi koşardım ben.. (işte o iki evde prensesler gibi ağırlandığım zamanlar..)

    sonra da uzun ve ayakta geçirdiğim çalışma saatlerimden kalma bir alışkanlık buldu beni.. tek ayağımın üzerinde durup diğerini yere bastığım bacağımın iç kısmına yaslayarak ve ayak değiştirerek saatlerce ayakta durabilirdim.. dün akşam bunun aslında bir asana olduğunu öğrendim.. keyiflendim.. işte resimdeki gibi.. tabii ben kollarımı havaya kaldırmıyordum çalışırken..

    bu yazıdan çıkarılacak bir sonuç varsa o da aklın bir KUŞ olduğu.. bazen uçar gider.. (bu yazıda olduğu gibi..) bazen de.. hımm.. o kısmını bilemedim şimdi..

    ha bir de Alpay vardı.. hatırlar mısınız.. onun bir de şarkısı vardı.. “gece saçlı kadınım”.. hay allah..

    ballı ekmek..


    kaç zamandır ekmek yapmak istiyorum ama mutfaktan öyle bir elimi ayağımı çektim ki, içimden gelmedi bir türlü..

    ama aklımda da hep aynı düşünce, sabahları çayın yanında zeytinli ekmek ne güzel gider..

    işte sonunda bu akşam kalktım ekmek yapmaya.. 40fırınekmek‘te gördüğüm tava ekmeği tarifi içinde iki yemek kaşığı bal bulundurduğu için dikkatimi çekti.. ben bir de gözümü karartıp zeytin ekledim içine, hem de bolca.. zeytin yüzünden unu biraz bolca koydum ve gün boyu kabarmamakta direnen hamurum fırına girince birden mutlu olmaya karar verdi..

    sonuç işte bu..

    yarın sabahı iple çekiyorum..

    hoşgörü diyecektim ben..

    cennetlerini evlerinde yaratmaya çalışan bir grup insanız biz..

    birimiz fenalaştıkça evinin bir duvarını boyamaya girişir.. diğeri nefes alan ve insan olmayan her canlıyı (biz haricinde..) ceplerine doldurup gezmek ister..

    işte o ceplerine herşeyi dolduran kız, gittiği yerlere bazen beni de taşır.. bir sürü şey ve bir kaç kişiyle beraber gittiği bir geziden getirmişti şu yandakini.. gerçekten görseniz, küçük parmağımın tırnağı kadar bir şey bu..anlamadınızsa söyliyim.. ağzına kadar dolu bir bira bardağı o..

    geçtiğimiz Mayıs hatta 2010 Mayıs’ı diyeyim de yaşıma uygun olsun (!) bir gece, ruhumu serbest bırakıp, gözlerimi tv’ye dikmiş, geç bir saatte yana yatmış, yapayalnız otururken telefonum çaldı.. (polisye bir giriş oldu.. şimdi esrarengiz bir kadın girip “kocam beni aldatıyor” diyecek sanırım..) bilmediğim bir numara olması dışında (isim çıkmamışsa bilmediğim numaradır ya.. yoksa numaranın destani uzunluğunu farketmemişim bile..) dikkatimi çeken bir şey yoktu.. açtım.. çok uzaklardan “sevinç” dolu bir ses.. GökçeKız daha sonra şu yazıyı yazdığında “tamam” dedim, “ben burda yaşayabilirim..” kesilip gelen ses sayesinde bağarış çağarış konuştuk birkaç dakika.. bana dedi ki “duyuyor musun?” dinledim.. “okyanusun kıyısındayım..”

    İstanbul’a döndükten sonra resimlere bakarken gördüğüm yer gözlerimin dolmasına yol açtı.. O’na dedim ki.. “İngiltere’ye gidersem, tek gideceğim yer burası olacak.. ve ben burda yaşayabilirim..” bana dedi ki.. “biliyorum, seni o yüzden ordan aradım..” işte gene cebindeydim.. canım arkadaşım beni St. Ives’de cebinden çıkarıp birasını içerken karşısına koymuş demek..

    bu bira bardağının resmini buraya koymak için çok bekledim, yanına uygun düşecek satırları toparlamak için.. ama şimdi de yazdıklarımı toparlayıp doğru düzgün yazmayı bırakabilecek miyim diye düşünüyorum.. bu sabahın doğru vakit olduğunu nerden anladığımı sorarsanız, bu sıralar ben de seni çoğu zaman cebimde gezdiriyorum Gökçecim.. o yüzden yaptığına ettiğine dikkat et.. iki gözüm de senin üzerinde.. sonra hesap vereceğin kişi laftan anlamazın önde gideni biliyorsun..

    şimdi şöyle bir gözden geçirdim de yazdıklarımı, yazının başında aklımda “hoşgörü” ile ilgili bir şeyler vardı.. ama şimdi yok.. ama çok hazırlanmıştım.. biz o cennetlerini evlerinde yaratmaya çalışan kızlar çok bahsederiz hoşgörüden.. ama adına “hoşgörü” demeden.. belki St. Ives bana “hoşgörü” dolu gözüktüğü için yazmak istedim hakkında.. ama şimdi toparlayamadım.. ille de olsun diyorum ama.. nasıl olsa bizim kızlar anladı..

    hoşgörü..

    ** bi de keşke ben de seni okyanusun kıyısından ararım Gökçe.. “bugün surf tahtasından düşüp kafamı kayaya çarptım.. surf şeklinde bir yarık oldu kaşımda.. dikişler alınınca oraya surf tahtası dövmesi yaptırmayı düşünüyorum” gibi şeyler söyleyip aklını başından alırım.. ya da hayal değil mi yahu.. mesela 4 senelik bir dünya turuna çıkmış arkadaşlar olarak senede 2 kere St. Ives’de buluşuruz.. (ben 4 senenin sonunda Eden Project‘te çalışmak içim St. Ives’e yerleşeceğim çünkü..) olmaz mı kedilim..

    hoşgörü de şart tabi..

    benim burda ne işim var?

    sonunda Sui ve Win beyler insafa geldi de siteme kavuştum.. bu arada anlatacak şeyler de birikti tabii.. ama ben gel git akıllıyım.. umarım toparlayabilirim hepsini..

    bilgisayarımda müzik kalmamış.. bugün laptopumu getirmek zorunda kalmıştım işyerime.. orda Tolga Bey ve GökçeKız‘a İngiltere’ye gidrler iken hazırladığım “sakine” karışık cdsini buldum.. oysa sabah ilk günün stresini kaldırabilmek için bolca B vitamini almıştım ki şimdi de ağlamaklı oldum.. tatilden döneli birbuçuk gün oldu.. daha yolda girdim strese.. oysa iki gün önce tek derdim mangalda pişmiş sucukların üzerine tatlı suda yüzmeye çalışırsam boğulup boğulmayacağımdı.. üzerine de daha kaç tane mısır yiyebileceğim..

    en sevdiğim ay diye birşey yoktu benim ama bu sene karar verdim ki Eylül’e bayılıyorum ben.. daha 1 Eylül’den itibaren gökyüzü karardı, yağmur yağmaya başladı.. Körfez’de gökyüzü yine çok renkliydi.. yukarıdaki resimi Mehmetalan Köyü’nden dönerken çektim.. öyle tatlı bir rüzgar esiyordu ki anlatamam..

    Mehmetalan Köyü bunca zaman Edremit’te yaşadıktan sonra ilk kez tanıştığım biryer benim.. (facebook sayfası bile varmış.. ) yolu Hasanboğuldu’yla aynı ama Mehmetalan daha yukarıda.. dolayısıyla daha az biliniyor ve suyu daha deli..

    güzel kamp yerleri yapmışlar bu sene oraya.. Fethiye’deki gibi.. ama bunların farkı denizin kıyısında değil nefis bir nehrin kıyısında olmaları.. biz Eylül sakinliğinden faydalanarak hemen mangalımızı yaktık.. (Win yazının bundan sonrası senin için acı verici olabilir ama bana çektirdiklerine say..)

    ben bu sefer sucuğu unutmadım..

    tabii mangalda sucuk olur da kırmızı şarap olmaz mı ki? işte engüzel Kayra Cumartesi resmi..

    bunca zaman mangal yapıp da içimde kalan bir diğer güzellik de işte bu..

    “yediğinde gözüm yok, gezip gördüklerini anlat” derseniz işte o biraz daha tehlikeli..

    Mehmetalan Köyünde akan o nehir var ya, işte o bazı yerlerde havuzlar oluşturmuş ve oldukça büyük havuzlar.. bazı yerler boyu oldukça geziyor.. gittiğimiz kampın sahibi üşenmemiş bir iskele bile yapmış.. yemekten sonra çok çok uzun bir süre o buz gibi sudan çıkamadık.. atladık, yüzdük, kahkahalar attık..

    duru suyun üstüne yatıp da gökyüzüne baktığımda tek gördüğüm nehrin üzerine kapaklanmış ağaçların arasından mendil kadar gökyüzüydü..

    artık üşüdük diye hangimiz sudan çıkmaya kalksa, her seferinde geri döndü.. herkes mutluluktan sarhoş kahkahalarla dağları çınlattık..

    sonra gel de gözlerine anlat İstanbul’da ne aradığını.. gel de yüreğine anlat ağzına kadar çıkmışken nasıl olsa tekrar geri döneceğini.. dün akşam Şirince’den aldığım meyve şaraplarından birini daha içtim rahat uyuyayım diye.. bakalım bu gece nasıl geçecek..

    hem Isabel Allende‘nin yeni kitabı da çıkmış..

    bari ağlamadan önce son bir resim daha gireyim..

    işte bu da yüzdüğümüz yer..

    gittiğimiz yerin adı ise Akaleos Camp.. sitede bilgileri var ama çöp atanı, zarar vereni görürsem döverim.. baştan söyliyeyim..

    pure morning..

    döndüm..

    normalde gitmeden önce de bir iki satır yazardım ama her zamanki gibi işlerimi son günlere bıraktığım için biraz apar topar oldu gidişim.. hoş, söyleyecek birkaç kelimem olsaydı, illa girer karalardım ama olmadı işte..

    bugün bugüne ait bir yazı değil de tatildeyken bir sabah karaladığım birşeyleri aktaracağım.. o sabah şimdi tarif edemeyeceğim bir ruh halindeydim sanırım, günlerden hangisinde olduğumuzu bile ancak parmak hesabıyla bulabilmiştim ve bu beni çok keyiflendirmişti.. tam emin olmamakla beraber sanırım ayın 10′uydu.. yer Kabak Koyu – Reflections Camp verandası.. saat sabahın körü.. cırcır böcekleri mesaide..

    -bulunduğum yer için tarih “yeniay”.. bunun benim diğer hayatımda ne anlamı var bilmiyorum ama şuan bulunduğum yer için “çok yıldız” demek..

    bu sabah burda uyanıp da biraz vakit geçirdikten sonra içime sebepsiz bir umut geldi çöreklendi.. yüreğim göğüs boşluğumdan büyükmüş gibi ama hüzünsüz.. unuttuğum şeyleri hatırladım ve kendimi yenilmez hissettim tüm yaşama karşı.. yaşadığımız hayatın aslında başka bir hayatta yaptıklarımızın cezası olarak bize verilen cehennem olduğu yönündeki tez bir kez daha anlam kazandı..

    (kağıt kalemi elime alıp yazmayalı ne kadar zaman oldu acaba?)

    neden buraya geldiğimde birçok şey anlamını yitirip yepyeni şeyler anlam kazanıyor acaba?

    (güneş ısıtmaya başladı, bulunduğum yere kadar gelmeden kahvemi bitirmem lazım ki sıcaktan ter dökmeye erkenden başlamayayım..)

    bu sabah kahvaltı edip ekmeği koklarken birçok şey gözlerimde ufalanıp gitti.. hayatımda yediğim hiçbir şeyin gerçekten karnımı doyurmadığını farkettim.. bütün o para ödediğimiz süslü şeyler.. kahvaltımı biraz ekmek, biraz domates ve zeytinle yaptım.. yeniden ekmek yapmaya başlamam lazım.. sanırım o beni doyurabilir..

    biri Vivaldi çalıyor sabah sabah.. Vivaldi elinde olsa dalga ve cırcır böceği sesi de ekler miydi acaba müziğine.. böylesi çok hoş oldu çünkü..

    bu sabah şöyle birşey geçti aklımdan, dün geceki bir konuşma üzerine.. burda beş ay kalmak istediğimden bahsediyordum dün gece.. mayıstan eylüle.. anlatırken düşündüğüm mevsimlerin değişimini izlemekti..

    çocuklar gibi ama bu gözlerle ilk kez.. Chris beş aylık bungalovu kaça kiralar acaba diye bir geyiğe varmıştı muhabbet.. sevgilim “beş ay çok uzun bir süre biliyorsun değil mi?” dedi.. aklıma ilk gelen beş ayda mevsimlerin nasıl değiştiğinden ziyade benim nasıl değişeceğimdi.. tamamen farklı bir insan.. bu sabah bunları düşünürden de farklı bir şey geldi aklıma.. tabii ki kaldığım yerin parasını ödeyebilirim ama burada kalmak ve başka biri olmak için sadece para ödemem tüm bu toprağa, havaya ve suya haksızlık olur ve belki de beni kabul etmek istemezler.. onlar için de birşeyler yapmalı ve minnetimi göstermeliyim.. bu düşünce gözlerimin dolmasına yetti de arttı bile.. tüm bu yazdıklarımı bir hafta sonra okuyunca aklımı kaçırmış gibi mi hissedeceğim (!) acaba? ama şimdi, şuan o kadar büyük ve gerçek ki bu his.. insanların doğada yaşayıp totemlere tapmaması mucize gibi birşey sanırım..

    gün geçtikçe insanın bağımlı olduğu eşyalara ihtiyacı o kadar büyük bir hızla artıyor ki insan gerçekten bir yalanı yaşamanın çaresizliğiyle parçalara bölünüyor.. herşeyi çok basite indirgiyorum, aynasız yaşayabileceğinizi düşünür müydünüz? insanların sizi o gün nasıl göründüğünü bilmeden.. ben buradan ayrılıp da bir aynayla karşılaştığımda şaşkına dönüyorum çoğu zaman.. insan kendi sandığına bu kadar mı yabancılaşır? aynasız olmak insanı “rol”den bu kadar mı çabuk uzaklaştırır? ne kadar acınacak halde olduğumu anlamak şakaklarımın uyuşmasına sebep oluyor.. gözlerim dolu dolu.. bu yazı ben ağlamadan bitse bari.. insan ağaçlara ve denize bakarak kendini görebiliyor.. gerçekten kendini.. sonra herşey bütünlüğünü yitiriyor, beş dakika önce denizi izlerken sonrasında bir bitkinin yeni sürgününe takılıyor gözlerim..

    yeterince uzun süre bakarsam nasıl büyüdüğünü görebileceğimi biliyorum.. tüm bu şeylerin bir arada varolabilmesi ama bizim onların arasında varolamamamız hatta kendi aramızda bile varolamamamız ne kadar acı değil mi?

    denizin enginliği yanında bir bitkinin tomurcuklanması daha büyük bir mucize gibi geliyor şimdi.. mucizelerin bir açıklaması, “neden”lerin bir cevabı var mı bilmiyorum ama öğrenme ihtimaline (bu ihtimal ne kadar küçük olursa olsun) bile razıyım ben.. yeter ki minnetle kurban edeceğim herşeyi alsın benden ve bana bilmediğim (çok az, minicik de olsa) fazlasını versin.. öğrenmeme izin versin..

    güneş yavaş yavaş yakmaya başladı.. üçüncü kahve bitmeyecek galiba..

    bu arada Vivaldi’yi herkes sever heralde.. sevmeyen var mı ki? -